ASIL SAVAŞ PASİFİK’TE

 

ASIL SAVAŞ PASİFİK’TE

 

         Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 

         Dünya tarihi, savaşlar ve barışlar süreci içerisinde bugüne kadar gelmiştir. İnsanlığın günümüzde gelmiş olduğu aşamada geçmişten gelen bu iki olgu bugün de karşı karşıya gelmiş durumdadır. Bir yandan yedi milyarlık dünya nüfusu kalıcı ve güçlü bir barış arayışı içerisine girmişken, diğer yanda dünyanın patronları geçmişten gelen hegemonya düzenlerini devam ettirebilmek için savaş arayışı içerisine girmiş görünüyorlar. Orta çağ sonrasında başlatılan emperyalizm saldırısı bugün de devam etmekte ve küreselleşme görünümünde daha güçlü bir biçimde yeni bir sömürgeciliğe doğru dönüştürülmeğe çalışılmaktadır.  Bal tutanın parmağını yaladığı bir dünya da, sömürgeciliğin tadına varmış olan iş çevrelerinin egemen konumlarından vazgeçmek istemedikleri ve yedi milyarlık insanlığı gene eskisi gibi bir patronaj düzeni içerisinde kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmek üzere,  insanlığı esir alacak ya da korkutacak bir savaş arayışı içerisine girdikleri görülmektedir.  İki dünya savaşı ile yetinmek istemeyen egemen güçlerin yeni dönemin koşullarında çıkarlarını güvence altına alabilme doğrultusunda yeni bir cihan savaşı kışkırtmağa çaba gösterdikleri iyice açığa çıkmıştır.  

 

        

Yirminci yüzyıldan gelen dünya düzenini beğenmeyen para babaları, bütün dünya ülkelerini gene eskisi gibi hegemonyaları altına alabilme doğrultusunda, merkezi coğrafyayı ele geçirme çabası içine girdikleri görülmektedir.  Özellikle Siyonist lobiler küçük İsrail’i büyüterek dünyanın merkezi alanını tümüyle Büyük İsrail Projesine tahsis edebilmek üzere çaba gösterirlerken, bu doğrultuda hareket eden petrol şirketleri, silah şirketleri ve otomobil firmaları kapitalist sistemi içine sürüklenmiş olduğu bunalımdan çıkarabilmek ve Kafkasya üzerinden Hazar havzasına girerek yer kürenin en önemli yer altı kaynaklarının olduğu bu bölgeye el koyabilme doğrultusunda, ciddi bir savaş olgusunu dünyanın gündemine getirebilmek için çalışmaktadırlar.  Küresel sermayenin büyük bir çoğunluğunu elinde tutan bu lobiler, üçüncü dünya savaşı çıkartarak hem devletleri parçalamak hem insan nüfusunu azaltmak, hem de kapitalizmin dünya imparatorluğunu kurmak üzere ellerinden gelen her yolu denedikleri görülmektedir.  Bu doğrultuda geliştirilen birçok proje çeşitli yollardan devreye sokulmakta,  insanlığı yıkacak bir üçüncü dünya savaşı çıkartılabilmesi için farklı yollardan provakasyonlar öne çıkartılabilmektedir.  Küresel sermayenin baronları bu doğrultuda kesin emirlerini vermekte ve kendilerine bağımlı çalışan siyasal kadrolar bu doğrultuda çalışmalarını yoğunlaştırmaktadır. Küresel sermayenin kamuoyu oluşturma araçlarına haline dönüşmüş olan basın ve yayın organları her türlü savaş çığırtkanlığını yaparken aynı zamanda çeşitli komplo ve kışkırtmalara alet olabilmektedirler. Bütün amaç üçüncü dünya savaşını bölgesel savaşlar üzerinden çıkartmak olduğu için, dünyanın çeşitli ülkelerinde sıcak çatışmalar emperyalizm ve onun gizli servisleri aracılığı ile kışkırtılarak,  ya da gene gizli servislere bağlı çalışan uluslar arası terör örgütlerinin kanlı eylemleri ile hedefe giden yollar aşılmağa çalışılmaktadır.  

 

         Soğuk savaşın sona ermesinin hemen ertesinde bir provokasyonu kullanarak Amerika Birleşik Devletleri Orta Doğu’ya askeri güç olarak gelmiş ve bugüne kadar İsrail’in güvenliğini sağlama doğrultusunda kalmıştır.  Önce körfez savaşı Kuveyt’in işgali bahane edilerek yapılmış daha sonra da İsrail için en büyük Arap milliyetçiliği tehdidi olan Saddam rejiminin yıkılması doğrultusunda Irak savaşına girişilmiştir.  Üç yıl süren Irak savaşı sırasında iki milyon masum insanın öldüğü görülmüş, on yıla yakın süren Amerikan işgali sırasında bölgeye barış değil ama her aşamada terör ve savaş gelmiştir.  Amerikan askerleri camilerde Cuma namazı kılan Müslümanları baskınlar yaparak öldürmeyi hegemonyanın gereği olarak görmüş,  batılı gizli servisler her gün bomba yüklü kamyonları karşılıklı adreslere göndererek bir Şii-Sünni savaşı çıkartmak için çok çaba göstermişler ama bölge halkı bu emperyal savaşa alet olmamak üzere her türlü kışkırtmaya kapalı bir tutum izleyerek yan yana kardeşçe yaşam düzenlerini sürdürmeğe çalışmışlardır. Haksız bir saldırı ve işgal sayesinde Irak üçe bölünmüş,  benzeri bir durum bölgedeki bütün Arap devletleri üzerinde baskılar uygulanarak geliştirilmeğe çalışılmıştır.  Orta Doğu’da Osmanlı dönemi sonrasında kurulmuş olan bütün Arap devletlerine dışarıdan terör getirilerek ülkeler karıştırılmağa çalışılmış ve terör olayları sonrasında da iç savaşlar çıkartılarak bu devletler parçalanarak,  İsrail’in güvenliği sağlanmağa çalışılmıştır.  

 

         Ne var ki, merkezi coğrafyaya batılı güçlerin tam olarak egemen olabilmesi doğrultusunda çeşitli jeopolitik sorunlar bulunduğu için istenen amaçlar elde edilememiş ve bu durumda Türkiye’nin batılı emperyal hedefler doğrultusunda merkezi coğrafya da kullanılması gündeme gelmiştir. İsrail’in çok küçük bir devlet olması, Amerika Birleşik Devletlerinin on bin kilometre ötede çok uzak bir konumda bulunması, Avrupa Birliğinde ise üye devletlerarasında farklı yaklaşımların bulunması nedeniyle,  batı dünyası Orta Doğu’da istediği gibi bir hegemonya düzenini tam olarak kuramamış ve bu yüzden Türkiye’nin komşularına karşı kullanılması seçeneği gündeme gelmiştir. Türkiye bu doğrultuda komşuları ile pupa yelken bir savaşa doğru sürüklenirken,  iki yıl önce Tunus’ta başlayan Arap baharı rüzgârları daha güçlü bir biçimde esmeğe başlamış ve bölge ülkelerini karşı karşıya getirmiştir.  Batılı gizli servislerin Tunus’ta bir seyyar satıcıyı sokak ortasında öldürmeleri üzerine başlayan Arap kalkışması kısa zamanda Tunus’tan Libya’ya geçmiş, bu ülkeyi batılı ülkeler koalisyon kurarak işgal ederek devlet başkanını öldürmüşlerdir.  Libya olayları sırasında Mısır’da karışıklıklar çıkmış günlerce süren meydan işgalleri üzerine bu ülkedeki diktatörlük düzenine son verilmiştir.  Ne var ki,  böylesine bir değişim Mısır’da yeni bir düzenin kurulmasını sağlamamış ve olaylar birbiri ardı sıra devam ettikçe bu en büyük Arap ülkesinde bir türlü anlaşmaya varılamamış ve yeni bir düzen kurulamamıştır. Bugün de birbiri ardı sıra çeşitli gel git olaylarının yaşandığı Mısır’da yakın zamanda ne olacağı meçhul bir durumdadır.  

 

         Tunus, Libya, Irak ve Mısır’dan sonra sıra Suriye’ye gelince, Irak savaşında Türkiye’yi komşularına karşı kullanamayan batılı ülkelerin yeni stratejiler geliştirerek Türkiye Cumhuriyetini resmen savaşa sokabilmenin hem arayışı hem de çabası içerisine girmişlerdir. Son zamanlarda yaşanmakta olan günlük sıcak olaylar,  Orta Doğu’nun bütün ülkelerini terör ve savaş tehdidi ile karşı karşıya getirmekte ve emperyalizm ile Siyonizm’im istediği yeni düzen kurulana kadar istikrarsızlık sürüp gitmektedir. Sıcak olaylardan kendini kurtarmak isteyen merkez ülkeleri bu doğrultuda çaba göstermekte ama batılı gizli servislerin yarattığı kışkırtma ortamından kurtulamadıkları için işbirliği yaparak dayanışma içinde alternatif bir düzen kuramamaktadırlar. Irak’ta denenen bomba yüklü kamyonlar ile cemaatların üzerine gitme senaryoları  Suriye’de de uygulanmağa çalışılmış ama istenen sonuçlar elde edilemeyince,  bunun üzerine batılı gizli servislerin dışarıdan getirdiği terör grupları ile bu ülkede resmen iç savaş çıkartılmıştır.  Irak’taki Baas rejiminin yıkılmasından sonra benzeri bir sonuç Suriye’de elde edilmeğe çalışılmış ama bu ülkenin farklı koşulları yüzünden Baas rejiminin ikinci ülkesinde rejim değişikliği yapılamamıştır.  Osmanlı’nın son döneminde Fransa’nın işgal ederek yarattığı bu ülke, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Sovyetler Birliği’nin etki alanı içerisine girmiş ve daha sonraki süreçte de yarım yüzyılı aşkın bir süre bir aile diktatörlüğü biçiminde ülke yönetilmiştir.  Babadan oğla geçen yönetimde bugün babasının oğlu,  babasının kurduğu düzeni Rusya destekli olarak başarıyla götürmekte ve her türlü emperyal saldırıya karşı ülkesi ile devletini koruyarak yoluna devam etmektedir.  

 

         Ne var ki,  uluslararası Siyonizm in ve kutsal kitap mahreçli kıyamet senaryolarının savunucusu ve takipçisi olan merkezler ve çevreler,  1 Haziran 2013 tarihini gelecekte kıyamet senaryosuna dönüşecek bir üçüncü dünya savaşının başlangıcı olarak düşünmüşler ve bütün hazırlıklarını bu doğrultuda yaparak,  geleceğe dönük bir yönlendirmeyi dünya kamuoyuna küresel sermayenin güdümündeki medya ve basın organları ile yürüterek sonuç elde etmeğe çalışmışlardır.  Bu tür senaryoların farkında olan Amerikan yönetimi ,  başkan Obama’nın dikkatli politikaları sayesinde üçüncü dünya savaşına giden yolları keserek,  bütün insanlığı yok edebilecek büyük bir kıyamet senaryosuna karşı harekete geçerek üçüncü dünya savaşına izin vermemiştir.  Kutsal topraklarda kurulyan kutsal İsrail devletini bir büyük merkezi imparatorluğa dönüştürecek bir Tevrat senaryosu doğrultusunda insanlığı Armegeddon savaşına mahkum etmek isteyenler, Amerika’daki Siyonist lobilerin çabalarına güvenirken,  Amerikan devleti dünya barışını kurtaracak adımları Rusya Federasyonu gibi çok büyük bir devleti de yanına alarak atmıştır.  Yeni ABD dışişleri bakanı önce üç kez Türkiye’ye gelmiş ve daha sonra da üç kez Rusya’ya giderek Obama yönetiminin savaşı önleme planını hızlı bir biçimde uygulama alanına getirerek,  I Haziran 2013 tarihli Armegeddon savaşı senaryosunun uygulama alanına aktarılmasını önlemiştir.  Siyonizm’in insanlık tarihinde ilk çıktığı andan itibaren üç yüz yıllık bir kıyamet senaryosu ABD ve Rusya Federasyonu gibi iki dev devletin işbirliği sayesinde önlenebilmiştir. Savaş isteyen Siyonist lobilerin bütün dünya ülkelerindeki güçlü örgütlenmesine karşı gücü yetmeyen ABD yönetimi,  Rusya Federasyonu gibi başka bir büyük güç ile işbirliği yapınca,  dünyanın bir kıyamet senaryosuna ya da üçüncü cihan savaşına sürüklenmesi sürecinin önü kesilmiştir.  

 

         Türkiye sekiz kilometrelik bir büyük sınıra sahip olduğu güney komşusu ile kendisinin olmayan bir savaşa doğru sürüklenirken, her iki ülkede çeşitli provokasyonlar ortaya çıkmış ve Atatürk’ün Cumhuriyetini güney komşusu ile savaşa sokabilmek için savaş lobileri ellerinden gelen her yolu denemişlerdir. İsrail’in kışkırtmaları ve Siyonist lobilerin bu doğrultuda gündeme getirdiği komplolar ile Suriye savaşına doğru çekilmek istenen Türkiye’de devlet ve hükümetin bu doğrultuda batılı servisler tarafından yönlendirilmeğe çalışıldığı birçok kez gündeme gelmiştir. Malezya’da ılımlı İslam tahsili gören bir bilim adamının bakanlığı sırasında komşular ile sıfır sorun politikası sürekli olarak dile getirilmiş ama uygulamada bunun tamamen tersi bir yol izlenmiştir.  Komşularla sıfır sorun dedikçe yeni yeni sorunlar ortaya çıkmış ve sıfır sorundan sıfırlanan dostluğa doğru bir kayış yaşanmıştır.  İsrail ve bu küçük ülkeye bağlı Siyonist lobilerin öncülüğünde Türkiye üçüncü dünya savaşına doğru sürüklenirken,  Amerika Birleşik Devletleri yönetimi bu duruma daha fazla seyirci kalmayarak müdahale etmiştir.  Çeşitli ülkelerden getirtilen radikal İslamcı militanların El Kaide kamplarında yetiştirildikten sonra Türkiye üzerinden Suriye’ye gönderilmesi bardağı taşıran son damla olmuş ve Suriye’deki Baas rejiminin başı konumundaki cumhurbaşkanı Türk devletini Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte batının taşeronu olarak ilan etmiştir.  Kendi ülkesini korumak ve teröre karşı mücadele ederek ülkede güvenliği yeniden tesis edebilmek için çok büyük mücadele veren Suriye cumhurbaşkanının,  batı emperyalizminin dümen suyundaki Arap şeyhlikleri ile Türkiye’yi batının kuklası olarak televizyonlarda ilan etmesi, Türk toplumunda büyük tepkilere neden olmuş ve Irak savaşında olduğu gibi Türkiye’nin Suriye savaşından da uzak durması konusunda bir fikir birliğinin ülke kamuoyunda egemen olması sağlanmıştır.  ABD içine düştüğü zor durumlardan kurtulabilmek üzere her türlü savaştan kaçmağa çalışırken, savaş lobilerinin bu süper gücü kullanarak bütün dünyayı üçüncü bir cihan savaşına sürüklemeye çalışması batı politikalarında çelişkilere yol açmış ama Obama yönetiminin kararlı tutumu sayesinde Suriye üzerinden gerçekleştirilmek istenen kıyamet senaryosunun önüne geçilerek,  Türkiye’nin Suriye’ye girmesine izin verilmemiştir.

 

         Bush döneminde Orta Doğu’da Siyonizm in zaferi için savaşan ABD,  bu savaş yüzünden çok büyük açmazlara düşmüş ve beş trilyon dolar borca batarak ciddi bir ekonomik krizin içine sürüklenmiştir.  İkinci dünya savaşı sonrasında kendine bağlı bir dünya ekonomik sistemi kurmuş olan ABD bu konumundan yararlanmış ve uluslararası ekonomik kuruluşlar aracılığı ile kendi ekonomik krizini Avrupa ülkelerine pas ederek onların çöküşüne giden yolu açmıştır.  Bu durum Avrupa Birliğinin sarsılmasına neden olmuş ve Avrupa’nın bütün güney ülkeleri ekonomik çöküşlere sürüklenerek iflas etmek noktasına gelmişlerdir.  Arap baharı rüzgârları bütün bölge ülkeleriyle beraber Suriye’yi de sarsarken, ABD ikinci bir Irak macerasından uzak durmağa çalışmış ve bu nedenle hiçbir Arap ülkesine doğrudan müdahalede bulunmamıştır.  Suriye iç savaşı üçüncü yılına girerken bütün dünya ülkelerinden,  dışarıdan müdahale için baskılar gelmesine rağmen ABD sütten ağzı yandığı için dondurmayı üfleyerek yemeyi tercih etmiştir.  İsrail’in her türlü kışkırtmasına rağmen Amerikan yönetimi savaşa girmeme konusunda çok kararlı davranarak son aşamada Rusya Federasyonu ile ortak hareket etmiş ve Suriye savaşının yeni bir dünya savaşına dönüşmesini önlemiştir.  Libya’daki Amerikan elçisinin öldürülmesi Kaddafi’nin öldürülmesine karşı bir misilleme olarak gündeme gelince ABD’nin eli kolu bağlanmış ve bu tür maceralardan uzak kalmağa dikkat etmiştir. Eski dışişleri bakanı Clinton Libya olaylarının hesabını Amerikan Kongresinde veremeyince,  Obama yönetimi yeni dönemde daha dikkatli davranarak İsrail’in provokasyonları ile gündeme gelen eski hataları yeniden tekrarlamamaya dikkat etmiştir.  

 

         İsrail’in güvenliğini sağlamak için on yıl süre ile Orta Doğu’ya kilitlenip kalan Amerika Birleşik Devletleri bu süre zarfında dünya kıtaları üzerindeki etkisini yitirmiş ve bu yüzden ciddi bir güç kaybına uğrayınca tek süper güç konumunu elinden kaçırmıştır.  Orta Doğu’ya deve kuşu gibi başını gömen ABD,  dünyadaki gelişmeleri izleyemez bir duruma düşmüş, kıtalar üzerindeki hegemonyasını devam ettirme doğrultusunda gerekli olan girişimleri düzenli olarak yerine getiremeyince giderek çaptan düşmüş ve tek süper güç olarak sahip olduğu konumunu koruyamamıştır. ABD İsrail için Irak’ta savaşırken,  Latin Amerika ABD etkisinden kurtulmuş, Çin dünya ekonomisinde birinci konuma gelmiş,  Rusya Kuzey Buz denizi bölgelerinde hegemonyasını hızla tırmandırarak ABD’nin bu bölgedeki etkisini sıfırlamıştır.  Çin ve Hindistan Rusya ile beraber Afrika kıtasına girerek zayıf Afrika ülkelerinde çeşitli yatırımlar yaparak bu kıtayı da batkının hegemonyası altından çekip almışlardır. ABD, İsrail’in dümen suyunda giderek merkezi alana çakılınca küresel hegemonya sahibi süper güç konumunu sürdüremez olmuştur.  İsrail Irak’ta başlattığı savaşı Suriye’de Armegeddon görünümünde sürdürmek istediği için, ABD kıtalar üzerindeki hâkimiyetini zamanla yitirmek durumunda kalmıştır. Orta Doğu’daki uzun süreli savaş ABD’yi geriletirken, soğuk savaş sonrasında demir perdenin kalkmasından yararlanan dört büyük ülke olarak Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya dünya kamuoyu önünde öne çıkarak ABD’ye ve onun yönetimindeki batı ittifakına meydan okumaya başlamışlardır. Böylesine bir durum ile İsrail yüzünden karşı karşıya kalan Amerikan devleti, Obama yönetiminde kendini toparlamaya yönelerek, yeni dönemde G-20 zirveleriyle kendisine meydan okuyan büyük ülkeleri orta boy ülkeler ile dengeleme ve denetleme yoluna yönelmiştir.  Dünyanın en gelişmiş ekonomisine sahip yirmi ülkeyi bir araya getirerek ekonomi üzerinden dünya düzenini yönlendirmeyi hedefleyen G-20 gruplaşması ABD’nin BRİC ülkelerine karşı bir kalkanı olmuştur.  Daha sonraları da eski İngiliz sömürgesi olan Güney Afrika Birliği de,  batının casusu olarak G-20 ülkeleri arasına dahil edilerek, batının üstünlüğü doğu ülkelerine karşı korunmaya çalışılmıştır.  Yeni kurulan dengeler aracılığı ile ABD üstünlüğünü koruyarak yoluna devam etmek istemiş ama giderek zayıflayan konumu nedeniyle bu yeni planını tam olarak gerçekleştirememiştir.  Yeni büyük ülkeler işbirliği içinde hızlı bir gelişme çizgisine girince ABD yeniden eski üstünlüğünü tesis edememiştir.  

 

         İki binli yılların ilk on yılı geride kalırken ikinci on yılında Çin’in önlenemez yükselişi büyük bir mesafe katletmiş ve bu süreç içerisinde Çin tepedeki ABD’yi zorlamaya başlamıştır.  Bir buçuk milyarlık nüfusu ve büyük bir ülkesiyle Çin devleti geleceğin süper gücü olarak öne çıkmıştır.  Ekonomi uzmanlarına göre ikinci on yılın sonunda dünyanın en büyük ve zengin ülkesi olarak Çin bir numaralı süper güç olacak ve ABD’yi tahttan indirecektir.  ABD için en büyük tehdit Çin iken,  artık ABD’nin İsrail’in güvenliği için Orta Doğu’daki Arap devletleriyle uğraşması ya da çatışması beklenemez.  Çin’in dünya ekonomisinde ön plana geçmesi ve bir numaraya doğru tırmanırken bütün sahilinin kapladığı pasifik okyanusuna öncelikle egemen olmaya yöneldiği iyice belli olmuştur. Başkent Pekin siyasal merkez olarak gelişirken,  Pasifik okyanusu kıyısındaki Şangay kentinin ekonomik merkez olarak öne çıkışı,  Çin’in Büyük Okyanus’taki gelecekteki hegemonyasını ortaya koymaktadır.  Böyle bir durum iki okyanus arasına sıkışıp kalmış olan ABD’nin güvenliği açısından en büyük tehdit olarak öne çıkmaktadır.  Yirminci yüzyılın dünya hegemonu olarak ABD kendi güvenliğini iki okyanusa egemen olmaya bağlamıştır.  İngiltere ile geçmişten gelen bir ortaklık sayesinde Atlas okyanusunu iki büyük ülkenin bir araya gelmesi sayesinde oluşturulan Atlantik insiyatifi ile kuran ABD, Atlas okyanusunda kendini güvence altına alırken benzeri bir güvenceyi Pasifik okyanusunda da kurmağa çalışmıştır.  İki büyük okyanusa egemen olma ile kendini garanti altına alma alışkanlığını ABD İsrail için bir dönem bozunca,  Pasifik okyanusundaki güvenliği tehlike altına girmiştir.  Bu durumda geçmişte yapılan hatalar aşılarak,  yeniden pasifikte güvence arayışının ABD politikasında öne geçtiği görülmektedir.

 

         Çin’in önlenemez yükselişi yüzünden asıl savaşın Pasifik bölgesine kaymakta olduğu görülmektedir.  Çin’in ekonomik bir dev olmanın yanı sıra oluşturduğu Şangay İşbirliği Örgütü Rusya’nın da ortak olması üzerine hem siyasal hem de askeri yepyeni bir yapılanmayı dünya gündemine getirmekte ve bu örgüt üzerinden Çin,  Asya kıtasının büyüklüğünü Pasifik bölgesine taşıyarak öne geçmektedir.  ABD’nin ikinci dünya savaşına girmesine neden olan Japonya’nın Avustralya’yı istila girişiminin bir başka benzerinin bu aşamada yeniden gündeme geldiği ve bu doğrultuda bu kez Çin’in giderek artan nüfusunu besleyemez duruma düştüğü için Avustralya kıtasına taşıyabilmenin yollarını araştırdığı görülmektedir.  Nüfusu iki yüz milyona yaklaşan Japonya’nın Avustralya’yı işgaline izin vermeyen ABD’nin bir buçuk milyarlık Çin’in bu büyük kıtayı istila etmesine hiçbir biçimde izin vermeyeceği açıkça görülmektedir.  Nitekim son bir yıldır Orta Doğu ülkelerinden askerlerini çekmekte olan Amerika Birleşik Devletlerinin bu yıl içinde yüz bin askerlik bir büyük birliği Avustralya kıtasının kritik bölgelerine yerleştirdiği görülmektedir.  Böylece ABD,  ANZUS adlı ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda ülkelerinin birleşimiyle meydana gelen askeri savunma ittifakını devreye sokarak,  Pasifik okyanusundaki Çin yayılmacılığına ve Avustralya’yı işgal planlarına karşı çıkacağı anlaşılmaktadır. Bu arada ABD’nin hegemonyası altındaki ada devleti olan Filipinler’e de geçen ay içinde on bin asker gönderen ABD benzeri önlemleri, Endonezya gibi bir başka adalar ülkesinde de almağa çalışmaktadır.  Başta Pasfiğin ortasındaki deniz aşırı eyaleti olan Hawaii takımadaları olmak üzere,  eski İngiliz, Fransız, Hollanda ve Portekiz sömürgeleri olan adalar üzerinde de yeni askeri yapılanmalara giderek Çin ya da Rusya’nın Pasifik bölgesinde kendi güvenliğini tehdit edebilecek genişlemelere gitmesine karşı önlemler almak üzere ABD’nin ciddi hazırlıklar içerisinde olduğu anlaşılmaktadır.  Böylesine bir görünüm çerçevesinde,  Pasifik bölgesinde Çin-ABD savaşının başlamış olduğu ve dünyanın geleceğini küresel olarak etkileyebilecek üçüncü dünya savaşının, böylesine gelişecek bir Pasifik savaşının olabileceği ortaya çıkmaktadır.  Bu durumda,  dünyanın geleceği açısından asıl savaşın pasifik bölgesinde olduğu, İsrail’in kendi yayılmacılığını bölgede gerçekleştirmek üzere Suriye savaşını üçüncü dünya savaşına dönüştürme senaryosunun mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır.  

 

         Çin Şangay örgütünü genişleterek Asya ülkelerini böylesine bir birliğin çatısı altında toplamasıyla ABD hegemonyasındaki batı ittifakına karşı çıkabilecek bir doğu ittifakı kendiliğinden gerçekleşmektedir.  Medeniyetler teorisine göre her uygarlık temsilcisi ülke bir dönem parlayarak öne geçmekte ve daha sonra sürekli olarak en büyük ülke konumunu koruyamayarak kaybolup gitmektedir.  İnsanlık tarihinde görülmüş olan en büyük imparatorluklar bile en fazla yediyüz yıllık dönemlerde varlıklarını sürdürebilmişler ama devir değiştikçe güçlerini yitirerek dağılma noktasına gelmişlerdir. ABD ise, yüz yıllık bir hegemonyadan sonra gücünü kaybetme noktasına geldiği için, süper güç olarak konumunu koruyabilmek için her iki okyanustaki gücünü korumak zorundadır.  Pasifik okyanusunda Çin’in egemenliği ele geçirmesi durumunda ABD zamanla Çin’in etkisi altına girerek bu bölgedeki üstünlüğünü yitirmek durumunda kalacaktır.  Geçen yüzyılda Japonya’nın Pasifik bölgesinde yayılmacılığına karşı çıkan ve izin vermeyen ABD’nin bugün benzeri bir tutumu politik olarak Çin’e karşı Büyük Okyanus’ta gündeme getirmesi çok zor gibi görünmektedir. Çin’in sahip olduğu büyüklük ve alternatif politikalar ABD için ciddi tehdit oluşturduğu gibi,  gelecekte Pasifik okyanusundaki var olan ülkelerin konumunu da yakından etkileyerek değiştirecektir.  Bugün, Endonezya gibi bir büyük ülkenin yönetiminde Çin’in büyük etkisi bulunmaktadır.  Hindiçini yarımadasında bulunan diğer ülkelerin geleceğinde de Çin giderek öne çıkmakta ve batının eski sömürgesi olan bu ülkelerde bu kez doğunun sömürge düzenlerini kurmaktadır.  Japonya’ya karşı Kore’yi ekonomik güç olarak öne çıkaran ABD, bugün de Vietnam’ı Çin’e karşı yeni ekonomik güç olarak öne sürmekte, böylece Hindiçin’i ülkelerini Çin’e kaptırmamaktadır.

 

         Halen, Batı Türkistan, Tibet ve Mançu’ya gibi ülkeleri sömürge olarak işgal etmiş olan Çin’in bu işgalciliğine önümüzdeki dönemde Pasifik bölgesinde devam etmek istemesi, büyük bir Pasifik savaşını da beraberinden gündeme getirecektir.  Üçlü komisyon üyesi olarak batı kapitalizmini Asya kıtasına taşıyan Japonya benzeri Kore ve Vietnam gibi ülkelerin ABD desteğinde bölgesel ekonomik güç haline gelmeleriyle ABD,  Çin’i komşu ülkeler üzerinden çevirerek Pasifik’te yayılmasını önlemeğe çalışacak gibi görünmektedir. Çin Rusya ile Şangay örgütünde birlikte hareket ederken, Hindistan ile de BRİC ülkeleri ittifakından ortak hareket etmektedir. Böylesine bir durumda hem Rusya’nın hem de Hindistan’ın Pasifik bölgesine açılan jeopolitik konumları vardır.  Bu nedenle bu iki dev ülkenin de Çin ile birlikte dayanışma içerisine girmeleriyle beraber, Büyük Okyanus’taki batı hegemonyasına son verilmekte ve doğu hegemonyasının önünü açmaktadır.  ABD var olan konumu açısından böylesine bir duruma kesinlikle izin veremez ve Pasifik okyanusundaki Çin yayılmacılığı yüzünden büyük bir tehdit ile karşı karşıya kalabilecektir. Ayrıca Çin’in BRİC ittifakından ortağı konumunda bulunan Brezilya’nın da bir Güney Amerika ülkesi olarak Pasifik okyanusunda Çin’in ortağı olarak devreye girmesiyle beraber,  ABD’nin Avustralya ve Yeni Zelanda gibi iki büyük güney ülkesiyle olan ortak düzenini yakından sarsabilecektir. Çin’in Brezilya ile olan ittifakına karşı ABD Avustralya ile olan askeri paktını gündeme getirmekte, böylece Pasifik okyanusunda Çin- Brezilya eksenine karşı ABD-Avustralya ekseni ile denge kurulmağa çalışılmaktadır.  Dünyanın en büyük ülgerinden birisi olan Avustralya’nın yirmi beş milyona yakın bir nüfusu olması nedeniyle,  Çin ve Japonya gibi nüfus fazlası olan devletler bu kıtayı yeni yerleşim alanı olarak görmektedirler.  ABD ise bu durumu önlemek üzere yüz bin askerini bu yeni kıtaya göndererek, nüfus kaymasını ve işgali önlemeğe çalışmaktadır.  Ayrıca ABD yeni nüfus kaydırmalarıyla Avustralya’nın nüfusunu artırarak kendisini koruyabilecek bir insan potansiyelini burada yaratmağa çalışmaktadır.  

 

         Pasifik okyanusunda yıllarca Fransa sömürgesi olan adaların karasularını kullanarak atom bombası denemeleri yapmıştır.  Atlantik insiyatifi doğrultusunda ABD ve İngiltere ile ortaklık kurarak Batı hegemonyası için çalışan Fransa’nın atom denemelerine karşı çıkmayan ABD’nin Çin’den gelecek denemelere karşı daha sert davranarak karşı çıkacağı anlaşılmaktadır.  Ayrıca,  atmosferin ısınması nedeniyle ortaya çıkan kutuplardaki erime ve bunun sonucunda gündeme gelebilecek su yükselmesinin Pasifik’teki birçok ada devletini ortadan kaldıracağı uzmanlar tarafından ifade edilmektedir.  Bu gibi durumda,  Endonezya, Malezya ve Filipinler gibi ada devletlerinin ne olacağı belli değildir.  Bu adaların sular altında kalması Pasifik bölgesinde ciddi güvensizlik ortamı yaratacak ve milyonlarca insanın göç etmesine yol açacaktır. Maldiv adalarının sulara gömülmesiyle başlayacak olan yeni süreçte Pasifik’teki ada devletlerini ciddi bir okyanus tehdidi beklemektedir. Böylesine yeni bir durumda Pasifik bölgesinin güvenliği eskisi gibi ABD’den mi sorulacak,  yoksa yeni egemen devlet olarak Çin Şangay merkezli bir yeni siyasal düzeni bölgeye empoze edebilecek      midir? Sorusunun yanıtı daha verilebilmiş değildir.  Endonezya gibi bir büyük ülke de çin ve ABD hegemonyasının çekişmeleri giderek sertleşirken,  yeni dönemde Pasifik hegemonyası yüzünden bir büyük savaşın bu bölgede çıkabileceği  tahmin edilebilmektedir.  Okyanus’ta adalar yaşanmaz hale gelince,  ada devletlerinde yaşamakta olan milyonlarca insanın hangi bölgelere göç edeceği şimdiden tartışma konusudur.  Böylesine tartışmaların sürüp gittiği bir süreçte de,  sonuçlanmayan tartışmaların zamanla savaşlara yol açtığı görülebilmektedir.  

 

         Yirmi birinci yüzyılda dünya ilerlerken ana sorunun küçük İsrail’in Büyük İsrail’e dönüşmesi için bir Kıyamet senaryosu gerçekleştirmek ya da üçüncü dünya savaşı çıkarmak değil,  ama ABD’nin zamanla gücünü kaybederek,  Çin’in en büyük ülke olarak öne çıkması olduğu her geçen daha fazla anlaşılmaktadır.  Bu durumda artık ABD öncelikle İsrail’in değil ama kendi güvenliğini düşünmek zorundadır.  ABD’yi yöneten Obama yönetimi bu gerçeğin farkına vardığı için,  Orta Doğu’dan askerlerini çekmekte ve Pasifik okyanusundaki askeri üslerinin bulunduğu Okinawa gibi adalara sevk etmektedir. Çin-Japon savaşının önlenmesi,  Kuzey Kore’nin nükleer gücünün kontrol altına alınması, Hindiçin’i ülkeleri arasındaki çekişmelerin savaşa dönüşmesinin önüne geçilebilmesi için ABD’nin Pasifik okyanusunda yeniden gücünü artırmasının gerekli olduğu anlaşılmaktadır.  ABD merkezli batı hegemonya düzeninden Çin merkezli doğu hegemonya düzenine geçerken, Pasifik bölgesinde büyük gerginliklerin yaşanacağı ve bu doğrultuda dünya barışı açısından en büyük potansiyel tehlikenin bir Orta Doğu savaşı değil ama bir Pasifik savaşının olabileceği konusundaki öngörüler ve kuşkular giderek artmaktadır. İsrail’in büyümesi için Türkiye’yi Irak, Suriye ve İran gibi Müslüman komşuları ile savaşa sürüklemeğe çalışan Siyonist lobilere karşı,  Türk kamuoyu dünya barışı açısından en büyük tehlikenin Pasifikte yaşanabilecek bir nükleer savaşta yattığını bilerek bölgesel barıştan yana bir tavır almalıdır.  Ayrıca,  Türkiye kesinlikle kendisinin olmayan bir savaşa bulaşarak hiç yoktan bir üçüncü dünya savaşına yol açabilecek bir Armageddon senaryosunun piyonu durumuna da hiçbir zaman düşmemelidir. ABD’nin Rusya Federasyonu ile işbirliği yaparak önlediği bir çılgın savaşa hiçbir zaman meydan vermemek üzere,  Türkiye hızla komşu devletler ile bir araya gelerek,  bir bölgesel güvenlik örgütlenmesi içerisine girmeli ve Avrupa birliği gibi bir bölgesel birliğin merkezi coğrafyada kurulabilmesi için öncülük yapmalıdır.  Unutulmamalıdır ki,  şu an ki dünya konjonktürünün gösterdiği verilere göre asıl savaş pasifik okyanusundadır.  Pasifikteki çekişmeler yerinde izlenmeli ve bu bölgedeki savaş eğilimlerinin merkezi coğrafyaya taşınmasına izin verilmemelidir. Asıl savaş pasifikte olduğuna göre, merkezi coğrafya da uydurma bir savaşa karşı çıkılmalıdır.