MUAMMER AKSOY’UN AYDIN SORUMLUĞU

 

MUAMMER AKSOY’UN AYDIN SORUMLUĞU

Hüsnü MERDANOĞLU

Aydın kişi; kendini aydınlatmış olan ve toplumun bilinç düzeyini artırmak için, aydınlatma görevini kendine görev edinendir. Ülkemizin yetiştirdiği onurlu hukukçulardan ve Atatürkçü Düşünce Derneğinin Kurucu Genel Başkanı olan Prof. Muammer Aksoy, Atatürk’ün aydınlığından yararlanarak, aydınlanmış ve aydınlığını topumla yansıtma onurunu taşıyarak,  31 Ocak 1990 günü bir suikast sonucu yaşamını yitirmiştir.

Biline gerçektir ki; Ulusal Kurtuluş Savaşımız bağımsızlığımıza el koyan emperyalizme karşı yapılmıştır. Yine tarihi gerçektir ki; Kuvayı Milliye koşullarında yapılan anlaşmalar ile Lozan Anlaşması dâhil, Atatürk döneminde yapılan tüm uluslararası anlaşmalar da ve Kemalist Devrimin yapı taşlarının yerleştirilmesi sürecinde, sürekli olarak ülkemizin tam bağımsızlığına öncelik verilmiştir. Muammer Aksoy, Kemalizm için vazgeçilmez olan tam bağımsızlık konusunu iyi anlayan bir aydın olarak, aydınlatma görevini yerine getirirken tam bağımsızlık konusuna ayrı bir önem vermiştir.

 

Türk Devriminin öncüsü Atatürk, günümüzde de anlamını, önemini ve güncelliğini koruyan, tam bağımsızlığı şu şekilde tanımlamıştır:

“Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, ekonomi, adalet, askerlik, kültürel gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir...."

Nitekim kuruluş mücadelesinin ilk yazılı belgelerinden olan Amasya Genelgesi’nde; “yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir” vurgusuna yer verilerek başlanılan kurtuluş ve kuruluş sürecinde, sürekli olarak tam bağımsızlık (esas bağımsızlık) göz önünde tutulmuştur.

Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, kurtuluşumuzu gerçekleştiren, tüm Kuvayı Milliyecileri için; “… Kuvayı Millliyeyi âmil ve iradeyi Milliyeyi hâkim kılmak” formülü, kutsal bir parola olarak benimsemişlerdir.

Tam bağımsızlığa dayalı olarak sürdürülen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başarı ile kazanılması yurdumuzun bağımsızlığını sağlamakla birlikte, emperyalistlerce ezilen, sömürülen uluslar tarafından örnek alınması, onlara “ulus” olma bilincini aşılaması yönünden de anlamlı olmuştur.

Öyle ki, Fransız yazar Pierre Benoit, Anadolu’da emperyalistlerin yenildiğini işiten Arapların tepkilerini şu cümlelerle günümüze aktarmıştır:

“Kudüs’te toplanan on binlerce Arap, minarelere ve kulelere yerleştirilen İngiliz mitralyözleri, zırhlı otomobillerdeki İngiliz askerleri karşısında, semayı dalgalandıran bir gürleyişle coşkun ve korkusuz haykırıyorlardı; Yaşa Mustafa Kemal Paşa.”

Atatürk’ün öncülüğünde yönetilen Türkiye’nin, sömürülen uluslara örnek olması, emperyalist güçlerin huzurunu kaçırmış ve emperyalist güçler, Atatürk’ün O’nun devlet yaşamına yansıttığı Kemalist Devrimin açıktan ya da örtülü düşmanlığını yürütmüşler ve yürütmektedirler. 

Tam bağımsızlık kolay elde edilmemiştir. Biryandan iç ayaklanmalar kışkırtılırken, biryandan Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları için idam fermanları çıkarılmıştır. Biryandan da her dönemde geçerli olan din istismarlısından yararlanılarak Kuvayı Milliyeciler, başarısızlığa uğratılmaya çalışılmıştır.

Ne var ki, Atatürk’ün ölümünü izleyen yıllardan itibaren; ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel yönlerden tam bağımsızlığımız kuşatma altına alınmıştır.

Ülkemiz biryandan kuşatma altına alınırken biryandan da, bağımsızlık bilinci yani ulusal (milli) ruhun gerilemesine göz yumulmuştur. Küreselleşme süreci bahane edilerek ulus ve üniter devlet yapısına gerek kalmadığı dayatılmış, hemen her aşamadaki ulusal eğitim izlenceleri yozlaştırılmıştır.

Oysa Kemalist kadro, bağımsızlığımızın güvencede olması için çağdaşlığı da içinde barındıran ulusal eğitim izlencelini uygulamış, güçlü Türkiye için ulusal gücümüze dayanan güçlü ordumuza önem vermiş, ordumuzu ve halkımızı başkalarına muhtaç etmemek için, Kumu İktisadi Kuruluşlarını işletmeye açmışlar, Sadabat Paktı, Balkan Paktı gibi uluslararası dostluk anlaşmalarını yürürlüğe koymuşlardır.

Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi olarak bilinen ve gelecek kuşaklara vasiyet özelliğini taşıyan metinde; koşullar ne olursa olsun görevin, “Türk istiklâl ve Cumhuriyetini korumak” olduğu vurgulanmıştır. Bunun anlamı tam bağımsızlığı (siyasi ve ekonomik bağımsızlığımız) korumak, elden çıkmış ise yeniden elde etmektir.

Muammer Aksoy, Atatürk’ün tam bağımsızlığa ne denli önem verdiğini, şu yerinde tespitle açıklamıştır:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasındaki hemen bütün konuşmalarında, genelgelerinde, telgraflarında, bildirilerinde asıl amaç olarak, hep bağımsızlık (istiklal) kavramına yer vermiştir. Bütün bu konuşma ve yazışmaları okuyanlar, bir tek düşüncenin perçinleşmesi için “sanki bir demircinin, elindeki çekici, aynı noktaya yüzlerce kez, binlerce kez vuruşunu” görür gibi olurlar. Çünkü Tam bağımsızlık, Atatürk’ün kurmak istediği Türkiye’nin  baş ilkesidir.

            Yurttaşlarımızın; yeniden açık ve örtülü kuşatılmışlıktan, vesayetten ve uyuşukluktan kurtulabilesi için; yöneticilerimiz Atatürk öncülüğünde geçekleştirilen Ulusal Kurutuş Savaşı’nın amacını kavrayarak ve bu Savaşı ruhundan cesaret alarak sorumluluklarının ayırtına varmalıdırlar. Aydınlar bu konuda ısrarla yöneticileri ve toplumu uyarmalıdırlar.

            Toplumun kaderini etkileyecek düzeyde aydın olma görevini yerine getirenlerin aydınlığından, toplumun aydınlanmasını istemeyenlerin rahatsız olmaları da doğaldır. Bu nedenle tarihte, toplumu aydınlatma görevi üstlenmiş birçok aydın insanın canına kıyılmıştır. Muammer Aksoy’da bu aydınlardan biridir. Doğal almayan ise, toplumun aydınlanmasından rahatsız olanlara teslim olarak aydınlatma görevini yapmamaktır. 

Ne mutlu, aydınlatma görevini yerine getirme onurunu taşıyanlara. Ne mutlu, aydınların ışığından yararlanmasını bilenlere.