3 MART 1924 DEVRİM YASALARIN ÖNEMİ

3 MART 1924 DEVRİM YASALARIN ÖNEMİ

             Hüsnü MERDANOĞLU

  Osmanlı, dine dayalı (teokratik) yönetimi benimsediği için, Şer’i ye (din) Bakanlığına yer vermekteydi. Ankara Hükümeti de biri süre bu bakanlığı korumak zorunda kaldı. 1 Nisan 1923 tarihinde seçimlerin yenilenmesi ile oluşan, Cumhuriyeti onayan II. Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 Mart 1924'de Devletimizi için yaşamsal önem taşıyan üç ayrı yasayı yürürlüğe koydu.

            Bu yasalar:

            429 sayılı; “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye Vekâletinin İlgasına Dair” (Din ve Vakıflar ve Genel Kurmay Bakanlığının Kaldırılması Dair) Yasa,

            430 sayalı; “Tevhid-i Tedrisat” (Eğitim ve Öğretimin Birliği) Yasası,

            431 sayalı; “Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Sı­nırları Dışına Çıkartılması” yasasıdır.

             431 sayılı yasa, “Halife halledilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır”  hükmünü yer vererek; Cumhuriyet yönetiminde, halifeliğe yer kalmadığının yasal dayanağını oluşturmuştu.

            429 sayılı Yasanın 1. maddesi, günümüz Türkçesiyle şu içerikte düzenlendi:

      “İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri dini kuruluşların idaresi, yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının ilgi ve yetkisine bırakılmıştır. Çünkü: Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşların eylem ve işlemleri ile ilgili yasa koymak ve bu işlerle ilgili tasarruflarda bu­lunmak Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Onun kurduğu Hükümete aittir.”

DEVAMINI OKU

Altında Atatürk’ün imzası olan bu yasa hükmüne dikkat edildiğinde; Diyanet İşleri Başkanlığına (DİB) verilen görevin; “İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri dini kuruluşların idaresi” ile sınırlı olduğu görülmektedir. Ne var ki, Atatürk’ten sonra Kemalizm’in kuşatılması ve Cumhuriyetin temel yasalarının içeriğinin yozlaştırılması sürecinde DİB yasası yeniden düzenlenmiş ve bu konudaki 633 sayılı Yasanın birinci maddesinde şu hükmüe yer verilmiştir: “İslam dininin inanç, ibadet ve ahlâk esasları ile il­gi­li işleri yürütmek,  konusunda toplumu aydınlatmak ve iba­det yerlerini yönetmek. Böylece DİB verilen “toplumu aydınlatma” göreviyle, fetva yetkisi tanınmış, DİB bir anlamda siyasetin içine çekilmiştir.

Öte yandan; Osmanlı yönetimi her ne kadar, son dönemde Batı anlamında tıbbiye ve harbiye okullarını açmış ise de, eğitimde medrese ve yabancı okullar çoğunlukta idi. Bu durumun farkında olan “Kurucu Baba” Mustafa kemal Atatürk, henüz sıcak savaşın sürdüğü koşullarda (16 Temmuz 1921’de) Maarif Kongresini topalmış ve burada yaptığı konuşmada:

“Eski dönemin hurafelerinden ve doğuştan gelen yeteneklerimizle hiç de ilgisi olmayan, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelen bütün etkenlerden tamıyla uzak, ulusal karakterimize uygun bir eğitim sisteminin uygulanmasına” duyulan ihtiyacı dile getirmişti.

Kurtuluştan sonra Türkiye’nin geleceği için yaşamsal önemde olan ulusal ve çağdaş eğitimin temelleri atılmaya başlanıldığında, “Eğitim Andı” olarak bilinen metin bir genelge ekinde duyurulmuştur. Söz konusu genelgede eğitimin amacı;

“Toplumsal yaşamda, dünya ve ahret cezaları korkusundan doğan ahlak yerine özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” cümleleriyle özetlenmişti.

Gerekçesinde; “… iki tür eğitim bir memlekette iki tür insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamıyla aykırıdır” vurgusu yapılan, eğitim ve öğretim birliği ile ilgili yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte; Osmanlı döneminde geçerli olan ikili yapı ortadan kaldırılması hedeflenmişti. Böylece; ulus-üniter devlet kurmak ve bunu korumak zorunda olan ülkemizde, hem eğitim hem de kültür yönünde, çağdaşlığa yönelmenin yasal zemine kavuşmuştu.

Eğitimin amacı ve verilecek derslerin içeriği; “geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” olduğu için, bu amaç doğrultusunda, çoğunluğu İslami kurallara bağılı toplumumuz için gerekli imam hatiplerin yetişmesine 430 sayılı Yasa’nın 4. maddesi olanak tanıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özgür ve uygar uluslar topluluğu içindeki yerini almaya yönelik olarak diğer devrim yasaları ile birlikte, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konulan yasalar sayesinde ve hepsinden önemlisi; Kemalist ilkelere bağlı yönetim sayesinde çağdaş Türkiye’ye kavuşmaya yönelmişti.

Atatürk’ün yönetiminde ve Kemalist hedefler doğrultusunda yoluna devam eden Türkiye, Batı devletlerinin Rönesans ve Reform ışığında yüzyıllarda gerçekleştirdiği başarıları birkaç yıla sığdırmayı başarmıştır. Cumhuriyetin erdeminin farkında olmayan ve bu gelişmeyi içine sindiremeyen Osmanlı kalıntıları sinsi gayretler içinde iken, Batılı tarafsız yazarlar Türkiye’yi devrimcilik anlamında, Fransız İhtilali'nden ve Sovyet Dev­rimi'nden daha ileride bulmuşlardır.

Onlara gö­re; Sürekli devrim anlayışı, Türkiye' den başka hiçbir ülkede bu denli radikal bir tutumla uygulanamamıştır. Fransız ihtilali, si­ya­si kurumlar arasında sınırlı kalmış, Sovyet İhtilali sos­yal alanları sars­mıştır. Sadece Türk Devrimi, siyasi kurum­ları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları, aile ilişkilerini, ekono­mik yaşamı ve toplumun moral değerlerini ele almış ve bun­ları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenile­miş­tir. Her değişim yeni bir değişime neden ol­muş, her ye­nilik bir başka yeniliğe kaynaklık etmiştir. Ve bunların tü­mü­nün halkın yaşamında yer tutmuştu.

      Egemen güçler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulu olduğu coğrafya, coğrafi, stratejik, yer altı ve yerüstü zenginlikleri yönden olağanüstü üstünlüklere sahip olduğunun farkında oldukları için, Türkiye’yi çok kısa zaman dilimi içinde yeryüzünün en saygın konumuna yükselten Kemalizm’in önünün kesmenin sinsi çalışmasını yürütmekte idiler.

Köy Enstitülerinin kapatılması, Halkevlerinin yok edilmesi, “geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” içerikli eğitim anlayışının yozlaştırılması ve NATO’nun, Dünya Bankası’nın, IMF’nin ve benzeri kökü dışarda kuruluşların Türkiye’ye yerleşmesi, Kemalizm’i dondurması bu çabalar sonrasında oldu.

      Düşündürücü olan ise; Türkiye’yi yönetenlerden daha çok, Türkiye’de gözü olanlar Türkiye’nin farkında idiler.

3 Mart 1924 günü yürürlüğe konulan yasaları ile Cumhuriyet’in niteliği belirlendi.  Buna göre; çağdaş dünyaya erişmek onları da geçmek için çağdaşlığın vazgeçilmesi ola, laik eğitim sistemine yer verilmiştir.

Bugün Türkiye’nin;

-Uluslararası bir saygınlığı var ise,

-Bölgesinde güçlü bir konuma sahip ise

-Avrupa Bilirliğine tam üyelik için başvuruda bulunulmuş ise

Hiç kuşkusuz 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konulan yasaların yadsınılamaz katkılarının olduğundandır.

Bugün Türkiye,

-Bölgesinde kimi tehditlerle karşı karşıya ve uluslararası kuruluşlar tarafından kuşatma altına anlıyor ise,

-Avrupa Birliğine tam üyelik verilen ödünlere karşın geçekleşmiyor ise,

Daha da önemlisi günümüzün Türkiye’si, Atatürk döneminde olduğu gibi uluslararası saygınlığını koruyamıyor, komşuları ile sorunlar yaşıyor ve bölgesinde hak ettiği; ekonomik, siyasi ve askeri üstünlüğe sahip değilse, Bilinmeli ki; Kemalizm’in yasal dayanağını oluşturan, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konulan yasaların ilke ve amaçlarından uzaklaşılmış olmasındandır.  

Dünyanın merkezinde kurulu olan Türkiye’nin, bölgesinde etkin ve saygın bir ülke olma özelliğine kavuşması ve bu saygınlığının sürekli olması için; “geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” içerikli eğitimi gerçekleştirecek siyasi kadrolara ihtiyaç bulunmaktadır.