SORU VE YANITLARI İLE DERSİM GERÇEĞİ

 

Aşağıdaki yazıda; Tunceli askeri harekâtları ile ilgili bilinmesi gerenler soru ve yanıtları ile açıklanmıştır.

Soruların kimleri şunlardır:

-Dersim yöresi halkının kökeni hakkında neler söylenebilir?   

-Dersim yöresi ayaklanmasına feodal yapının etkisi nelerdir  

-Osmanlı döneminde yöreye yönelik hangi girişimlerde bulunulmuştur?                                                                            

-Cumhuriyet döneminde Dersim yöresi ayaklanmalarının gerisindeki gerçekler nelerdir?                                        

-Cumhuriyet döneminde Dersim yöresi halkını kazanmak için ne gibi uzlaşma arayışları yapıldı?                                                     

-Alevilerin Atatürk’e ve Cumhuriyet yönetimine yaklaşımları nasıl olmuştur?                                                                                      

-Elâzığ’da cem töreni yapılmasının yöre halkı ve Aleviler için anlamı nedir?                                                                               

-Atatürk, yöre halkına yönelik nasıl bir yaklaşım içinde olmuştur?                                                                

-Dersim olaylarının gerisinde hangi dış etkenler bulunmaktadır?

-Cumhuriyet döneminde Tunceli yöresine ne gibi yatırımlar yapılmıştır?                   

-Uzatılan barış eline Dersim yöresi egemenleri nasıl cevap vermişlerdir?                                                                            

-Tunceli’de askeri harekât öncesi ayaklanma olmuş mudur?  

-1938 Dersim Harekâtı günlerinde Atatürk’ün sağlık durumu nasıldı?                                                                                        

-1938 askeri harekâtının sonucu ne olmuştur?                                  

-Dersim olaylarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Kaynak: Hüsnü MERDANOĞLU, Dersim'den Ders Almak, Bilgi Yayınevi, 2013.

 

 

 

SORU VE YANITLARI İLE DERSİM GERÇEĞİ

Kaynak: Hüsnü MERDANOĞLU, Dersim'den Ders Almak, Bilgi Yayınevi, 2013.

 

 

 

 

 

 

Hüsnü MERDANOĞLU

 

GİRİŞ

Türkiye; tarihin ilk dönemlerinden bu yana ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel uyuşmazlıklara sahne olan Avrupa, Afrika, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu gibi bölgelerle komşu konumda olan bir ülkededir.

Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgede egemen olma çabası içinde olan güçler için ülkemiz; “Türklere bırakılmayacak kadar önemlidir.” Ülkemizin bu önemindendir ki, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarımız arasında sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı kışkırtılmış ve kışkırtılmaktadır. Yakın geçmişte, Çorum, Sivas, Kahramanmaraş, Madımak gibi birçok olaylar kışkırtılmış ve kışkırtılmaktadır. Bu kışkırtma ve ötekileştirme sürecinde, üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, “Tarihin çöplüklerini eşeleyerek” Tunceli (Dersim) askeri harekâtı yeniden gündeme taşınmış ve kamuoyu, milli birliğin bozulmasına itilmeye çalışılmaktadır.

Dersim olayları konusunda, kamuoyunun doğru bilgilenebilmesi için; aşağıda soru ve cevaplarla konuya açıklık getirilmeye çalışılacaktır?

Dersim coğrafyası neresidir?

 

Doğu Anadolu bölgemizin Yukarı Fırat bölümünde yer alan Tunceli, doğusunda Bingöl, batısında Malatya, kuzeyinde Erzincan ve güneyinde Elazığ illeri ile çevrili coğrafi alan “Dersim” adıyla anılmaktadır.

 

         Dersim yöresi; Aliboğazı, Kutuderesi, Kalanderesi, Dojikbaba gibi doğal sığınma ve korunma yerleri ile 3.449 rakımlı Munzur sıradağları, Karasu (Fırat), Büyüksu, Murat suyu ve Fırat nehrini de barındırmakla dikkat çekici bir coğrafi konuma sahiptir

Oldukça çetin bir coğrafi yapıya sahip olan Dersim yöresinin %70’i dağlar, %25’i platolar, %5’i ovalar ve düzlüklerden oluşmaktadır.[1]

 

Dersim yöresinin çetin coğrafi koşulları nedeniyle, dünyanın ünlü gezginleri bile Dersim’e uğrayamamışlardır. Dersim’e ilk kez uğrayan ve 1901 yılında “Dersim” adlı kitabı yazanın Ermeni Antranik olması, İngiliz Yüzbaşı L.Molyneux’un Dersime 1911 yılında gezi yapıp notlarını 1914’te yayınlaması[2] da dikkat çekicidir.

 

Yörede dondurucu kış yedi-sekiz ay sürmektedir. Beyaz örtü; yalçın kayaları, göz karartıcı uçurumları, kat kat dağları ve bunların yanında birer kuyuya benzeyen vadileri senenin yarısında kaplamaktadır. Kışla yaz ve gece ile gündüz arasında ısı farkı, kışın zayıf doğan çocukları yaza çıkarmamaktadır.[3]

 

Dersim adı 1935 yılında çıkarılan 2884 sayılı Kanun uyarınca “Tunceli” olarak değiştirilmiştir. Dersim adının “sim=gümüş” kökenli bir ad olabileceği gibi yörede yaşamış olan “Desim” ya da “Dersimanlı” adını taşıyan bir aşiretten de türemiş olabileceği konusunda görüşler bulunmaktadır.

         Hititler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Büyük ve Doğu Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar bölgede devlet kurmuşlar ise de, Dersim’e tam anlamıyla egemen olamamışlardır. Dersim “Hıristiyanlık döneminde mutezile Hıristiyan mezheplerinin, İslâmlık döneminde de mutezile Müslüman tarikatlarının sığındığı bir bölge ol­muştur.”[4] Dersim’in kale konumu, kalenin doğal giriş ve çıkışlarının (boğazların) eli silahlı kişiler tarafından tutularak kontrol altına almasını kolaylaştırmıştır.

Dersim yöresi halkının kökeni hakkında neler söylenebilir?

     Dersim, Orta Asya'dan, Horasan'dan, Hazar'dan gelen akınların kılıcından kurtulabi­lenlerin sığınma yeri olmuştur. Sığınmacılar tek ve zayıf iseler Dersim ağaları bunları köle­leri arasına katmış, eğer toplu ve kuvvetli iseler önlerine gelen bir aşireti de onlar sürüp toprağına, evine hâkim olmuşlar,[5] böylece Dersim güçlü olanın kontrolünde kalmıştır.

Dersim yöresi, Selçuklulara karşı ayaklanan Harezmîlerin, İlhanlılardan kaçan Türklerin, Şah İsmail yanlısı oldukları için Yavuz Sultan Selim’in zulmünden kaçan Alevilerin sığındığı bir bölge olduğu için, bu bölge halkının merkezi otoriteye karşı olumsuz tutumları, Selçuklulardan beri süre gelmiştir.[6]
Dersim yöresi halkının kökeni incelenirken genellikle; Türk, Zaza ve Alevi oldukları şeklinde bir ayrım yapılmaktadır. Oysa ne Aleviler ne de Zazalar ayrı bir millet değildirler.

Kimi tespitlere göre; Dersimliler, IX-X-XI-XII.yy.'larda Hazar Denizi'nin güney kıyı­larında bulunan dağlık Gilân-Deylaman bölgesinden ve Horasan'dan göçüp, Dersim bölgesine gelip yerleşmişlerdir. Nitekim bu halkın kendisine verdiği "Dimli" adı da "Delmik"ten doğmuştur. İran'ın Dalyam ilinin sakinlerine verilen "Daylamit" (Daylamli) adı ile örtüşmektedir. Nitekim bir aşiretler topluluğu olan Dersim yöresinin aşiretleri; Seyit Hasanlılar ve Dersimiler olarak iki ana kümeyi oluşturmaktadırlar. Dersimiler aşiretinin yörenin eski aşireti olduğu bilinmektedir.

 

Deylem/Deyleman/Dileman/Daylam/Delam/Delim; İran'ın kuzeyinde Taberistan, Cibal, Gilan ve Hazar Denizi arasında kalan bölgedir. Deylem öteden beri Ali oğullarının merkezi olmuş, Arabistan'da yaşama olanağı bulamayan Ehl-i Beyt'ten kimseler özellikle Deylem'e sığınmış ve bura halkınca ka­bul görmüşlerdir. Deylem, öteden beri Şii-Alevi inancın merkezi olmuştur. Tarihte ilk kez Şii-Alevi yönetimleri bu­rada kurulmuştur. Şiilik-Alevilik ve bu temelden yükselen türevleri buradan diğer bölgelere yayılma olanağı bulmuş­tur” [7]

Yöredeki şu yer adları Dersim’in Türklüğünün kanıtıdır: Kazankaya, Meydanlıdere, Dolik (Delik) Gediği, Diztaş, Karataş, Kozluca, Analcomu, Sincik Dağı, Kaledere, Sarıoğlan, Kızıltaş, Dirile, Hıdız damı, Ulupınar, Dağmahalle, Şin, Kalosan, Keller Komu, Büyükköy, Gögan, Kafat, … Dersim’in Türklüğünü kanıtlayan kültür kalıntılarından önde geleni mezar taşlarıdır. Koçbaşı, gün, ay, yıldız motifli mezar taşları yörenin Türklüğünün yadsınamaz kanıtlarıdır.

         Dersim yöresi ayaklanmasına feodal yapının etkisi nelerdir?

         Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Devleti’nin sürtüşmesi sürecinde, Şah İsmail’e karşı güçlü olma siyaseti güden       Yavuz Selim’in yayınladığı fermanlarla hem Anadolu halkı arasında bugüne kadar süren ayrıştırma körüklenmiş, hem de derebeyliği özendirmiştir. Devlet mülkiyetindeki topraklar (miri) ağalara, şeyhlere, dağıtılarak, feodal düzenin kurulmasına yardımcı olunmuştur.Yavuz’un oğlu Kanuni Sultan Süleyman da aşağıdaki belgede belirtildiği üzere, aynı siyaseti izlemiştir

         “… İran seferine katılarak Kızılbaşların yenilmesinde yararlıklar gösteren Kürt beylerine, … kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle oğuldan oğla intikal etmek şartıyla kendilerine temlik (mülk) ve ihsan edilmiştir.”[8]

         Böylece; devlet adına, halkı sömüren güçler bizzat Osmanlı yönetimi tarafından desteklenerek güçlendirilmişlerdir. Zamanla “… Halk aşiret başkanının ya da ağanın tam anlamı ile kö­lesi[9] olmuştur. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizi yakın­dan tanıyan Kazım Karabekir, yöre ile ilgili olarak Cumhuriyet öncesi değerlendirme yaparken, oldukça onur kırıcı bir üslupla; “Halk şeyhlerin önünde diz çöküp havlayacak derecede cahil idi” vurgulamasını yapmıştır. [10]

Feodal yapının sürmesi için Osmanlı yönetimi bir de, “Hamidiye Alayı” adı altında yöreye özel birlikler kurmaya öncülük etmiştir.

Yörenin ağa ve seyitlerin yönetimindeki aşiretler, Osmanlı yönetimine karşı birçok saldırıda bulunmuşlardır. Bunlarda kimileri şunlardır:

 -1705 yılında Şeyh Hasanlı aşireti, Malatya’ya bağlı Gerger'de ikamet etmekte iken, Çemişgezek, Pertek ve Sağman ilçelerine bağlı köylere girip halkı sürgün etmişlerdir.

-1751 yılında yine Şeyh Hasanlı aşireti ve Dersim’li eşkıyalar, Çarsancak köylerine saldırmışlar, on üç köy halkını perişan etmişlerdir.

-1872 yılında, yine Şeyh Hasanlılar Ovacık ve çevresine saldırmışlardır.

-1851 yılında, Dersim’deki aşiretler ayaklanmışlardır.

-Dersim yöresi aşiretleri, devlete 1854 yılı vergisini ödememişlerdir.

-1907 yılında,  Dersim'de, Kureyşan aşireti başkanı Ali Çavuş, emrindeki 2.000 kişi ile Kiğı köylerini basmış, Koçuşağı Aşireti Hozat, Şamuşağı ve Resik aşiretleri de Kemah ve Çemişgezek köylerine baskın yapmışlardır.

-1908 yılında Dersim yöresi aşiret başkanlarının ortak kararı ile yeni bir ayaklanma başlamıştır.

-Birinci Dünya Savaşı koşullarında Ruslar, Anadolu’yu kolay elde etmek için feodal yapılardan yararlanılarak, Kürt-Ermeni işbirliğini körüklemişlerdir. Bu kışkırtma sonucunda, 15 Haziran 1915’te Ermeniler Dersim’in Bahtiyar Uşağı ile birlikte Türk birliklerine baskın düzenlemişlerdir.

-13 Ağustos 1916’da Ovacık’ta jandarmalar, Dersimliler tarafından silahları alınarak soyulmuşlardır.

-29/30 Ağustos 1916’da Dersim aşiretleri ile Ermeni çeteleri birlikte Çemişgezek’e saldırmışlardır.[11]

Feodal düzeni güçlendiren Osmanlı yönetimi feodal yöneticilerle başa demeyince, “Dersim, Osmanlı paşalarının ve idarecilerinin değişik yönetim strate­jileri uyguladıkları bir coğrafya olageldi. 1875 yılından sonra, bölge aşiretleri­ni birbirine düşman etme taktiği tecrübe edildi. Birbirine düşürerek idare et­me anlayışı aşiretler arası rekabeti ve düşmanlıkları körükledi, Dersim yıllar­ca kan gölüne çevrildi. Bu uygulama devlet lehine bir fayda da üretmedi.” [12]

Osmanlı döneminde yöreye yönelik hangi girişimlerde bulunulmuştur?

 Feodal düzeni teşvik eden Osmanlı yönetimi zamanla kazdığı kuyuyu düşmüş, yöreye yönelik askeri harekâtlara başlanılmıştır.

     -Derviş Paşa Harekâtı (1862-1866) yapılmış ve Osmanlı başarılı olamamıştır.

     -Ahmet Muhtar Paşa’nın Girişimleri,

1863 yılına kadar Der­sim'e derebeyi Hüseyin egemen olmuş, tutuklanan Hüseyin kaçarak yeniden Dersim’e gelmesine rağmen Osmanlı kendisini yeniden tutuklayamamıştır. O ölünce yerine Ali Bey geçmiş, Ali Bey hükümet tarafından Dersim Umum Mü­dürü unvanı İle Erzincan'da oturmaya memur edilerek, derebeyi karşısında Osmanlı’nın yenilgisi bir anlamda onanmıştır.

1875'te bölgede görevli olan Gazi Ahmet Muhtar Paşa, devlete başkaldıranları önlemek için Dersim'deki ahaliyi birbirine muhalif iki gruba ayırarak zayıf düşürmeyi ve böylece bölgeye devlet etkinliğini taşımayı planlamış ise de, sonuç alamamıştır.[13]

     -1877-1893 Dönemi olan bu süreç, Osmanlı-Rus savaşlarının yapıldığı süreçtir. “Rus devle­tiyle, Osmanlılar yüzünden bozuşmak” istemeyen yöre aşiretleri Hozat’ta bulunan ve Osmanlılar tarafından terk edilen kışlaları tamamen yakmışlar,[14] Ferhatuşağı Aşireti reisleri Alişan, Kemaliye Kaymakamınca tutuklanarak Sinop’a sürgüne gönderilmiştir.[15]

         Zeki Paşa, Dersim yöresinden birçok aşiret liderinin çocuklarını İs­tanbul'da özel olarak kurulan Aşiret Mektepleri'ne göndermiş, okullardan mezun olanları yaver yüzbaşısı rütbeleriyle em­rinde bulundurarak yöreye şirin görünme siyaseti gütmüştür. Zeki Paşa aynı zamanda azılı ve önde gelen kişileri hediyelere boğmuştur. Bu taktik, Dersim’in bir süre yönetime karşı sessizliğini sağlamıştır.

Daha sonraları da Dersim yöresine, Osmanlı yönetimince 1907, 1908, 1909, 1911, 1914 tarihilerinde askeri harekât yapılmıştır.

    Tarihi gerçek şudur ki; Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti Dersim’e birçok kez müdahale etmiş ancak, “devlet Dersim’e sefer eylemiş ama zafer eyleyememiştir”.

Osmanlı döneminde Dersim yöresine yönelik hangi raporlar hazırlanmıştır?

Osmanlı döneminde Dersim yöresi ile başa çıkabilmek için askeri harekâttan başka,  birçok resmi raporlar da hazırlanmıştır. Bunları kimileri şunlardır:

-Şakir Paşa’nın Raporu (1899)

-Mardini Arif Bey’in Raporu (1903)

-Celal Bey’in Raporu (1903-1906)

-Ali Paşa’nın Raporu (1908)

Dersim aşiretleriyle görüşmelerde bulunmak amacıyla Ali Paşa'nın başkanlığında bir kurul oluşturulmuştur. 1908'de oluşturulan bu kurul Dersim'e gönderilmiştir. Ali Paşa ve kurulu İstanbul'a döndüğünde gözlem ve kanılarını bir ra­porla hükümete sunmuştur. Raporda, silahların toplanması, suçluların ya­kalanması, Harput-Ovacık yolunun Erzincan'a kadar yenilenmesi, jandarma gücünün artırılması, memurların değiştirilmesi ve yeni me­murlar atanması önerilmiştir. Ayrıca; “Türklerle Kızılbaşlar arasında” mevcut husumetin şiddetini artırma (teşdit etme)[16] olarak değerlendirilerek, “Türk” ve “Kızılbaş” ayrımı yapılmış, böylece tarihi gerçeklerin bilinmediği resmi raporlara yansımıştır.

Cumhuriyet döneminde Dersim yöresi ayaklanmalarının gerisindeki gerçekler nelerdir?

Kurtuluş Savaşı sürecinde, Dersim yöresi emperyalist güçlerin ve ayrılıkçı girişimlerin odağı olmuştur. Etnik kökenleri körüklemekle görevli İngiliz ajanı Binbaşı E.W.C Neol yöreye sık sık gidip gelmiştir. Noel, 1919 yılı sonlarında Ermeni ve Kürt liderleri arasında bir uzlaşma sağlamıştır.

 

Osmanlı yönetimi Mondros Mütarekesini kabul etmekle, hem Osmanlı’nın sonunu getirmiş hem de Sevr Antlaşması dayatması ile karşı karşıya kalarak, emperyalist güçler tarafından Anadolu’nun bölüşülmesine zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda; Anadolu’nun paylaşılması yanında Ermenistan ve Kürt devletlerinin kurulmasını da kurgulayan egemen güçler,  etnik ayrımcılığı kışkırtmışlardır.

Başta Atatürk olmak üzere, Kurtuluş Savaşı öncüleri yurdumuzun her yöresine gösterdikleri ilgi, özeni Dersim yöresine de göstermişlerdir. Ne var ki, o dönemde yapılan genel seçimlerde CHP listesinde yer alan adayları yörenin feodal gücünü elinde tutan Seyit Rıza kabul etmemiştir. Dahası, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin (Fırkasının) kışkırtması ile Seyit Rıza, Hozat’ı kuşatmıştır.[17] (Söz konusu parti 17 Kasım 1924’te kurulmuş, Şeyh Said isyanı sonrasında 3 Haziran 1925'te bütün şubeleri kapatılmıştır.) Bu durum Dersim’in sorun olmayı sürdüreceği sonucunu doğurmuştur.

Zorlu bir Kurtuluş ve Kuruluş Savaşı verilerek kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, az zamanda olağanüstü atılımlar yapmasını ve bölgesinde ve özellikle İslam âlemi içerisinde örnek ülke konumuna yükselmesini kendi çıkarsal hesaplarıyla çelişir görenler, Kemalist Büyük Türk Devrimi’nin önünü kesmek için, Kurtuluş Savaşı günlerinde olduğu gibi bölücü faaliyetlerini sürdürmüşler ve sürdürmektedirler.

 

Cumhuriyet döneminde Dersim yöresine yönelik hangi raporlar hazırlatıldı?

 

1924 genel seçimlerinde Cumhuriyet yönetimine karşı tavır takınan Seyit Rıza’nın şahsında Dersim yöresinde feodal düzenin sürdürülmesi isteği belirince, Osmanlı’dan beri sorun yaşanılan bu bölgeye Cumhuriyet yönetiminin ciddiyetle eğilmesi gerekmiştir. Yöre halkının Alevi olarak bilinmesi, Alevilerin Ulusal Kuruluş Savaşında Kuva-yı Milliye’yi içten desteklemeleri, Cumhuriyet yönetimine candan bağlı olmaları nedeniyle Dersim’e askeri bir hareket yapmadan önce kimi raporlar hazırlanarak çareler aranmış, iyileştirme çabalarına öncelik verilerek, raporlar hazırlanıp, Dersim kazanılmaya çalışılmıştır.

Bu raporlardan tespit olunanları, aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:[18]

-TBMM Başkanı Abdülhalik Renda’nın Raporu (1925),

-Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in Raporu (2 Şubat 1926),

-Vali Cemal (Bardakçı) Raporu (1926),

-Milli Emniyet Hizmetleri (MEH) Teşkilatının yöre illerine yönelik;  21 Mart 1928, 5 Nisan 1928, 8 Nisan 1928, 9 Nisan 1928, 12 Nisan 1928, 19 Nisan 1928 tarihli raporları,

-Elâziz (Elazığ) Valisi Nizamettin Ataker'in İsmet Paşa'ya sunduğu ra­por (tarihi belli değil),

-Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali Bey'in Birinci Raporu (1930),

-Büyük Erkânı Harbiye Reisliğine (Genelkurmay Başkanlığına) sunulan Rapor (1930 Pülümür Hare­kâtı sonrası),

-1930 Plümer Harekâtının ikinci aşamasını yöneten 3. Fırka Kumandanı Halis Paşa (Korg. Ömer Halis Bıyıktay) Raporu (1930),

-İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Raporu (18 Kasım 1931),

-Birinci Umumî Müfettişi İbrahim Tâli Bey'in İkinci raporu (21 Aralık 1931),

-Jandarma Umum Kumandanlığı raporu (1932),

-Erzincan Valisi Ali Kemâli Bey'in “Erzincan” kitabı (1932),

-İsmail Hüsrev Tökin'in "Türkiye Köy İktisadiyatı" başlıklı ki­tabi (1934),

-Başbakan İsmet İnönü Raporu (21 Ağustos 1935),

-İktisat Vekili Celal Bayar'ın Şark Raporu (10 Aralık 1936),

-İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın Umum Müfettişler Konferansı'nı Açış Konuşması (7 Aralık 1936),

-Birinci Umumî Müfettiş Abidin Özmen'in Umumî Müfettişler Konferansındaki Konuşması (7 Aralık 1936),

-Üçüncü Umumî Müfettiş Tahsin Uzer'in Umumî Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması (7 Aralık 1936),

-Dördüncü Umumî Müfettiş Korg. Abdullah Alpdoğan'ın Umumî Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması ve Raporu (7 Aralık 1936),

-Dördüncü Umum Müfettişliğinin İkinci Raporu (1937 ya da 1938),

-Kütahya Mebusu Naşit Hakkı Uluğ'un "Tunceli Medeniyete Açılıyor" başlıklı rapor niteliğindeki çalışması (1939),

-Kâzım Karabekir'in “Kürt Meselesi başlıklı incelemesi ve öne­rileri,

-Esat Uras raporu,

-Birinci Umum Müfettiş Avni Doğan Raporu (1 Kasım 1943),

-Genelkurmay Başkanı Org. Kazım Orbay'ın emriyle yayımla­nan "Doğu Bölgesindeki Geçmiş İsyanlar ve Alınan Dersler" baş­lıklı çalışma (16 Mart 1946),

-Burhan Ulutan raporu (1947).

 

Cumhuriyet döneminde Dersim yöresini yakından ilgilendiren hangi yasal düzenlemeler yapıldı?

TBMM, açıldığı koşulların olağanüstü olmasına rağmen hukuktan ayrılmamış, eylem ve kararlarını, usulüne uygun yürürlüğe konulan yasalara dayandırmıştır.

Konumuz ile ilgili yasal düzenlemeleri şöyle sıralamak mümkündür:

-25.06.1927 tarihli ve 1164 sayılı Genel Müfettişlik Uygulaması Hakkında Kanun (RG: 16.07.1927-634).

-14.06.1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu (RG:21.06.1934-2733).

-05.07.1934 tarihli Gizli Nüfusların Yazımı Hakkında Kanun (RG:15.07.1934-2752).

 -26.11.1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun (RG: 29.11.1934-2867).

-3.12.1934 tarihli Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (RG:13.12.1334-2879).

-25.12.1935 tarihli 2884 sayılı ve Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun (RG: 02.1.1936-3195).

-08.01.1936 tarihli ve 2887 sayılı Tunceli Vilayeti Halkından Olup da Nüfus ve Askerlik Kanunlarına Göre Kendilerine Verilmesi Lâzım Gelen Bazı Cezaların Affına ve Nüfus Yazımı ile Askerlik İşlerine Dair Kanun (RG:13.01.1936-3204).

Cumhuriyet döneminde Dersim yöresi halkını kazanmak için ne gibi uzlaşma arayışları yapıldı?

Osmanlı döneminin kimi raporlarının, Osmanlı anlayışına uygun olarak mezhepçi, ayrıştırıcı, kin ve nefret içerikli olduğu bir gerçektir. Bir başka gerçek ise; bu “hastalıklı yapı”yı devralan, emperyalizmi yurttan kovan, tam bağımsızlığı, yurttaşlar arasında özgürlük ve eşitliği hedefleyen Cumhuriyet hükümetinin, yurdun bir bölümünün baştanımaz, yasa bilmez, merkezi hükümeti saymaz anlayışına göz yumamayacağı için başta Atatürk olmak üzere, Cumhuriyete kanat geren kadro, önce Meşrutiyet döneminde olduğu gibi nasihat yöntemi ile barışçıl yol denemiş, ancak bu barışçıl denemelerin de sonuçsuz kalmıştır.

1937-38 Tunceli olayları ve askeri harekâtlar öncesinde, bölgenin aşiret reislerinden olan Seyit Rıza, Tunceli (Dersim) merkezini silahlı adamlarıyla işgal etmişti. Devlet yetkilileri sorunu nasihat heyeti ile çözmeye çalışmış olmalarına karşın, isyancılar 1924 yılında Hozat’ı basmışlar ve TBMM'ye nota vermişlerdir. Bununla da yetinmemişler, genç Cumhuriyetimizin altını oymak için gericiliği kışkırtmayı görev edinmiş olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na destek olmuşlardır.

Genel Müfettiş İbrahim Tali; Seyit Rıza ve diğer derebeylerin hükümeti tanımaları yönünde ikna çalışmalarını sürdürmüş, aşiret reislerine biner lira para vermiş, Seyit Rıza'ya ayrıcalık göstererek iki bin lira ile bir sandık hediye göndermiştir. Seyit Rıza, silah bı­rakmadığı gibi Meço Ağa oğlu Hüseyin, Seyit Rı­za'nın damadı olan Aşağı Abbasan Uşağı reislerinden İbrahim Ağa'yı öldürünce; Seyit Rıza silahlı adamlarıyla Hüseyin'in kö­yünü sarmış; onları öldürüp mallarını, mülklerini de yağmalamıştır. Böylece de hükümetle olan yüzeysel anlaşmayı bitirmiş, çevreye saldırılarını şiddetlendirmiştir.[19]

Bu baştanımaz durumlara rağmen Atatürk, 1926 yılında Bektaşi olarak bilenen Ali Cemal’i (Bardakçı’yı) bölgeye göndererek uzlaşma arayışlarını sürdürmüştür.

1927 yılında yine Vali Cemal (Bardakçı) aşiret reislerini yörece kutsal bilinen Munzur Nehri’nin kaynağında toplayarak,  "Ağalar, ben de sizinle sadakatle konuşup, sadakatle hare­ket edeceğime dair bu kutsal Munzur suyundan bir bardak su içmek suretiyle yemin ediyorum", deyip nehirden bir bardakla su içtikten sonra şu konuşmayı yapmıştır:

“Ağalarım, Gazi Paşa'nın sizlere selamı var. Beni size o gönderdi. İçtiğim suyla yemin ederim ki, o Alevidir ve dünya­daki bütün Aleviliği canlandıracaktır. Ben Aleviyim, bu sıfatla size söz veriyorum, yollarınız yapılacak, mektepler açılacak, toprağı olmayanlara Erzincan'da ve Elaziz'de toprak verilecek. Ancak sizden bir hizmet bekliyorum, o da, yakında hükümet kuvvetleri gelecek ve öteden beri Dersim'in adını lekeleyen Koçan aşiretini biraz ıslah edecek, siz bütün aşiretiniz mensup­larıyla bu harekete katılacağınıza şimdi söz vereceksiniz. Bu suretle Koçan aşireti ıslah edildikten sonra, Dersim'de her şey yoluna girmiş olacak, hükümet Dersim'den emin olacak ve Dersimlilerin her türlü isteği yerine getirilecektir"[20]

 

Devletin iyi ilişkiler kurmak isteğine, Seyit Rıza’nın davranışı ne olmuştur?

6 Ocak 19366 Ocak 1936 tarihinde kurulan genel müfettişlik uyarınca bölgeye vali olarak atanan General Abdullah Alpdoğan, ilk iş olarak askeri güç kullanmadan hükümeti tanımayan derebeylerini ikna çabasına girişmiştir. Bu bağlamda Seyit Rıza ile de iletişim kurmuştur. Alpdoğan’ın bu konudaki çalışmaları, Seyit Rıza’nın yanında bulunan Baytar Nuri’nin kaleminden günümüze şöyle aktarılmıştır:

       “Seyit Rıza, General Alpdoğan ile görüşmek üzere,  Elaziz merkezine gelmişti.  … Bir fırsat bularak, ben de Seyit Rıza'yla görüşmeyi başardım. Seyit Rıza bana, General Alpdoğan'ın Dersim hakkındaki düşüncelerini hiç beğenmediğini, bu yüzden de direnmek ge­rektiğini, bundan başka hiçbir çare kalmadığını, Türk ordula­rının Dersimlilerle başa çıkamayacaklarını, fakat her ihtima­le karşı, benim bir an önce Türkiye dışına çıkarak, durumu­muzu büyük ve adil devletlere bildirmemi tavsiye etti.”[21]

Bölge güvenliğini sağlamak, yurttaşları derebeyin güdümünden kurtaracak önemleri almak için 1936 yılında yapılan Sin Karakolu, 21/22 Mart 1937’de seyit Rıza öncülüğünde başlatılan ayaklanma sonrasında yıkılmış, yakılmıştır.

Seyid Rıza “Seyit” midir?

Hz. Muhammed’in, kızı Fatıma ile Hz. Ali’den olma torunları HasanHüseyinZeynepRukiyye ve Ümmü Gülsüm'ün soyundan olanlara “seyit”  denilmektedir.  Hanımlar için “seyyide” sıfatı kullanılmaktadır.

Sünni Müslümanlar, Hüseyin'in soyundan gelenlere Hüseyni ya da Seyyid, Hasan'ın soyundan gelenlere ise Hasani veya Şerif demektedirler.

Seyitliğin, kolay yoldan maddi ve manevi çıkar elde etmek, halkı kandırmak için önemli bir araç olması nedeniyle zamanla “çakma” denilebilecek sahte seyitler türemiştir. Rüşvetle ya da hatır için seyitlik belgesi alanların sayısı çoğalmıştır. Öyle ki; Osmanlı Medine’de hatır için sürekli hüccet veren nakibü’l eşraf Seyit Ahmed’i 1576’da uyarmak zorunda kalmıştır.[22]

Seyit zırhına bürünenlerin çoğunlukla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olmaları da dikkat çekicidir. Başka bir anlatımla iç Anadolu Alevilerinde “dede” esas iken, Dersim yöresini de içeren Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da dedelerin yerini ”seyit”ler almıştır. Dersim yöresindeki seyitler için, 1939 yılında yayımlanan bir kitapta aşağıdaki değerlendirme yapılmıştır:

         “Seyit denen cahil, …okuma yazma bilmeyen, kulaktan dolma bir­takım şiirler ezberlemiş, sihirbazlık, hekimlik ve çalgıcılık gibi sanatları kendisinde toplamış kimselerden meydana gelmiştir. Halkın bu halde kalmasında Dersim seyidinin çok etkisi olmuştur. …

Tarihin karanlığından bugüne kadar ne çeşit insanlar insanlığın aklına girip çıkmış ise, bunların hemen hepsinin döküntülerine bu­gün Dersim'de rastlanır.”[23]

Dersim yöresi seyitlerinin kökenine gelince;

Kerbela kıyımı ve Emevilerin kendileri gibi düşünmeyenlere ve kendinden olmayanlara uyguladıkları insanlık dışı uygulamalardan kaçarak, Dersimlilerin kökenini oluşturan Deylam bölgesine ya da Deylamlılar gibi Dersim yöresine sonradan göçen kimi aşiretlerin, Hz. Ali dolayısı ile Hz. Muhammet soyu ile yapılan evlilikler dolayısıyla bir akrabalıkları olabilir. Bu bağlamda en azından Kureyşanlılar aşireti ile ilgili bir tespit şöyledir:

Horasan’ın Hazar Denizi’nin güneyine ve doğusuna uzanan Gur (Afganistan) bölgesinden gelerek Dersim’e yerleşen Kureyşanlılar, Arapların baskısı karşısında göçmüşlerdir.

Seyit Rıza, "seyid" ailesinden gelmediği halde[24] gücünü diğer aşiretlere dayatmış ve dev­let adamlarıyla ilişkilerini de kurnazca yürüterek; onları sürekli aldatarak, kendisini diğer aşiretlerin gözünde; "Devletin saygı duyduğu/korktuğu adam" gibi göstermesini becermiştir. Seyit Rıza, yağmacı bir yönetim geliştirerek, hem rakip aşiretleri hem de ovalık alan­lardaki yerleşik köyleri ve kasabaları vurarak mal gasp eden bir çete yaratmıştır [25]

Dersim olaylarının önemli ismi olan Seyit Rıza gerçeği tarafsız bir gözle incelendiğinde görünen şudur ki; “Seyit Rıza için Alevilik, zavallı taliplerini kandırmak için kullandığı bir araç olmaktan öte gitmemiştir.”

Alevilerin Atatürk’e ve Cumhuriyet yönetimine yaklaşımları nasıl olmuştur?

 

 

 

 

 

 

 

Tekke ve zaviyelerin kapatılıp da kimi gerici oluşumların Kemalist yönetime tepki gösterdiği bir ortamda, Hacı Bektaş Tekkesi Postnişini (o günkü Hacı Bektaş Tekkesi söz sahibi-temsilcisi) Veliyettin Çelebi, bütün ülkeye dağıtılan 25 Nisan 1339 (1923) tarihli bildirisinde şu açıklamayı yapmıştır:

 

 

 

“Bütün sevenlere duyurulur ki, … İnsanlık âleminin ve Bektaşi yandaşlığının yüzyıllardan beri bekledikleri kurtarıcı (halaskar) ortaya çıkmıştır (zuhur etmiştir.) (Bu kişi) Yüce Cum­hurbaşkanımız Mustafa Kemal Paşa’nın bedeniyle gelen, bütün İslâm dünyasının ve bu arada Alevîlerin (Güruh-u Naci taife­sinin) canları, malları ve huzurları güvence altına alınmıştır. Bu nedenle, tekkelerin var olma nedeni ortadan kalkmıştır. Bizlere düşen kurtarıcımızın yüce buyruklarına uyup bundan sonra dün­ya bilimlerini okutan Cumhuriyetimizin okullarına, insanlık bi­limlerine ulaşmaktır. Hazreti Hünkâr Hacı Bektaşi Efendimiz de eğitimde bu yolu buyurur. Tekkemizi kapatıp kutsal anahtarını Cumhuriyetimizin kurucularına teslim etmek günü gelmiştir. Böy­le de yapılacaktır. Bütün sevenlere duyurulur.”[26]

 

 

 

Alevi yurttaşların tamamına yakınının Atatürk ve Cumhuriyet yanında yer almışlar iken, Seyit Rıza ve onunla birlikte olanların, Alevilerin temsilcisinin söz konusu bildiriye uymamaları feodal düşüncenin bir göstergesidir. Öte yandan Yavuz Sultan Selim’in, Şah İsmail yanlıları oldukları gerekçesiyle Anadolu’daki Alevileri kuyulara acımasız kıyım ve kırım yaparken, “Dersimlileri büyük bir tehlike olarak “ görmemiş, Dersim’e yönelik bir harekât yapmamış[27] olması ayrıca dikkat çekicidir.

 

 

 

Bu bağlamda kimi tespitler şöyledir; “Bektaşilik Anadolu’da yayılmaya başlayıp, Seyit denilen önderlerin bazıları Dersim’e yerleşince; Bektaşilik, Zerdüştlük ve Şiilik karışımı Dersim’e özgü Alevilik ortaya” çıkmıştır. “Her sınıflı toplumda görüldüğü gibi Dersim Alevilerinin ruhani liderleri de kendilerini yüceltmek, halk arasında erişilmez noktada olduklarını kanıtlamak için kendilerini olağanüstü gösterdikleri gibi Halife Ali veya Hacı Bektaş soyundan geldiklerini söyleyerek, halkı etkilemişlerdir.” [28]

 

 

 

Dersimlileri inanç bağlamında değerlendirirken; tek bir inanç sitemine bağlamak mümkün değildir. Yüzyıllardan beri çeşitli inanç ve etnik kökene mensup olanlara ev sahipliği yapmış olan Dersim coğrafyasında; “1915 sonrası, din değiştirerek, bölge haklıya evlilik yoluyla akrabalıklar kurarak da olsa, kimliklerini koruyarak bugüne gelmiş az sayıda Ermeni aile vardır… Bu aileler Sünni Tuncelilerden çok Alevi Tuncelililere yakın olmuşlardır.” [29]

 

 

 

Bir başka tespit ise Dersim başkaldırıları sırasında yaşanan kimi olayların Alevi inancı ile çelişmesidir. Örneğin; bölgenin en yetkili devlet görevlisi olan Abdullah Alpdoğan tarafından milis olarak kullanılan ve Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu olan Rehber adındaki kişi, “ziyaret bahanesiyle, Ali Şer ve karısı Zarife'nin saklandıkları mağaraya girdi ve onları öldürdü (9 Tem­muz 1937). Kesik başlarını ise General Abdullah Alpdoğan'a teslim etti.” [30] Yüzyıllardır, Kerbela da Yezit tarafından kesilen Hz. Hüseyin’in başının yasını tutan, bu insanlık dışı uygulamayı içlerine sindiremedikleri için her vesileyle bu işi gerçekleştiren Yezit’i lanetleyen Alevilerin inancı ile böyle bir işlevi bağdaştırmak mümkün görünmemektedir.

 

 

 

Nitekim araştırmacıların vardığı sonuç; Dersim yöresinde inanç farklılıklarını doğrulamaktadır.

 

 

 

         “Dersim (Tunceli ili ve ona komşu olan Erzincan'ın Kemah ve Tercan ilçeleri ile Bingöl'ün Kığı ilçesinden) ibarettir. Dersimliler, Batı Dersim'in (Çemişgezek ve Pertek'in de kısmen içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat'ın) (Zazaca konuşan) Şeyhhasan aşiretleri ile aralarında hem Zaza hem de Kurmanci dillerini konuşanların bulunduğu Doğu Dersim (Pülümür, Nazimiye, Mazgirt) aşiretleri arasında kültürel bir fark” bulunmaktadır. Ayrıca; “19. ve 20. yüzyıl kaynaklarından öğrendiğimiz kadarıyla, Dersim Alevilerinin inançları ve fiiliyatı, Tahtacı ve İç Anadolu Alevi Türklerinim inanç ve fiiliyatından” farklıdır.[31]

 

 

 

         Kuramsal olarak, ortak aşiretlere rehber ve pir olan Dersimli seyitler, Hacı Bektaş'taki Çelebi’yi Mürşit’leri kabul ederler; ama fiiliyatta diğer soyların seyitlerini pir ve mürşit olarak benimserler ve Hacı Bektaş'la çok fazla ilgileri yoktur.[32]

 

 

 

Alevi yurttaşlarımızın Osmanlı kıyım ve kırımından canlarının kurtarmak için Dersim yöresine yerleşmelerinden önce bu bölgeye, yine Milattan Sonra (M.S.) 700–1258 yılları arasında Hazar Denizi’nin güneyinden gelen, Kerbela kıyımına duyarlı, 10 Muharremi anan Deylemliler, aşiretler halinde yerleşmişlerdir. Kimi kez “Zazaistan” olarak tanımlanan Dersim yöresi halkı, aşiretler halinde yaşamayı ilke edinmişlerdir. Onlarca aşiret gruplarına ayrılmış olan Dersim yöresinde, aşiretler arasında sürekli olarak üstünlük yarışı ve karşılıklı sürtüşme olmuştur. 

 

 

 

 

 

 

 

      Elâzığ’da cem töreni yapılmasının yöre halkı ve Aleviler için anlamı nedir?

 

 

 

     

 

 

 

Atatürk tarafından yöre halkı ile iletişim kurması, Atatürk’ün ve Cumhuriyetin beklentilerini onlara anlatmakla görevlendirilen ali Cemal (Bardakçı) hem yöre ağları ile görüşerek olumlu yaklaşımları sergilemiş hem de Elazığ askeri garnizonunda cem düzenlemekle Alevilere yönelik devletin iyi niyetini göstermiştir.

 

 

 

Tekke ve zaviyelerin kapatılma tarihi 30 Kasım 1925’dir. 1926 yılında devlet yetkililerinin huzurunda cem ayini yapılmış olması, en azından Atatürk dönemi Cumhuriyet yönetiminin Alevilerin cem törenlerine sıcak ilgi gösterildiğini kanıtlamaktadır.

 

 

 

      İlerleyen yıllarda, Cumhuriyet hükümetinin arabulucularından birisi de, Hacı Bektaş Veli Dergâhı önderi ve Anadolu Aleviliğinin dönemdeki en büyük temsilcisi Cemalettin Çelebi olmuştur. 1921'den 1937'ye kadar, Cumhuriyet hükümetinin Dersim aşiretlerine silâha başvurmadan yurttaşlık bilinci aşılama çabaları hep sonuçsuz kalmıştır. 

 

 

 

Tüm bu olumlu adımlara, bir anlamda 1926'da Atatürk tarafından gündeme getirilen Alevi açılımına, Seyit Rıza ve çevresi kendi otoritelerinin yok olacağı endişesiyle karşı çıkmışlardır.

 

 

 

 

 

 

 

Atatürk, yöre halkına yönelik nasıl bir yaklaşım içinde olmuştur? 

 

 

 

 

 

 

 

Yunan güçleri Ankara’ya adım adım yaklaşmaktadırlar. TBMM’nin Kayseri’ye taşınması söz konusu olmuştur. Kayseri Lisesine Meclis kürsüsü yapılmıştır. İşte o günlerde Atatürk, dersim miletvekili ve Seyit Rıza’nın kayınpederi olan Diyap Ağa’ya; “Eğer bir gün Ankara’dan çıkarak Dersim’e gelirsem, mücadelemizin başarıya ulaşması için yüksek dağlarınız ve büyük mağaralarınız var mı?”[33] diye sormuştur. Kuşkusuz Atatürk, Dersim’de yüksek dağların ve geniş mağaraların olduğunu bilmekteydi. Eğer Ankara düşerse gerektiğinde Dersim’de düşmana karşı gerilla savaşı yapmayı planladığı anlaşılmaktadır. Anlaşılması gereken bir başka husus ise; Atatürk’ün Dersim halkına olan güveni olsa gerekir.

 

 

 

Mustafa Kemal Atatürk, sürekli olarak Kürt aşiret reisleri ile iletişim kurmuş; onların ulusal sürece olumlu katkılarını sağlayarak, Kürt Teali Cemiyeti’nin olumsuz girişimlerini önlemeye çalışmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Mebusan Meclisi eski üyesi Kamil Efendi ’ye, 28 Mayıs 1919’da şu telgrafı çekmiştir:

 

 

 

“İşitilenlere göre, … Diyarbakır’da Kürt Kulübü ile Türkler arasında bazı çeşitli muhalefet varmış. Bunun her iki kardeş ırk için ne elim neticelere sebep vereceğini siz çok iyi takdir edersiniz. … düşmanın milli haklarımızı ve bağımsızlığımızı ayaklar altına almaya başladığı bugünlerde ortaya atılmış en büyük bir hıyanet olacağına, vatanın kurtarılması için milli birliğin hedef alınması bakış açısıyla, Kürt Kulübü’ne gerekli öğütlerde bulunulmasını memleket selameti adına rica eder, neticenin yazıyla bildirilmesini beklerim.”[34]

 

 

 

Mustafa Kemal Paşa; Eruh, Garzan aşireti reisi Musa ve Zinya aşiretleri reislerine gönderdiği telgraflarda;

 

 

 

“Kürdistan’ın Osmanlı camiamızın ayrılmaz bir parçası olduğuna, milli bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün savunulması uğruna bütün Kürtlerin Türk kardeşleri ile beraber yaşamlarını feda etmeye hazır bulunduklarına dair hükümete, yabancı temsilciliklere çektikleri telden büyük bir kıvanç duyduğunu belirterek, “Fedakâr Kürt kardeşlerimizin bu hamiyetli ve dini eserlerine şükran arz eyleriz”, “... Kürt ile Türk, bu iki öz kardeş, dindaş, el ele vererek mukaddes birliğini müdafaayla kararlı oldukça, Cenabı Allah’ın yardımıyla şüphesiz vatanımız, bağımsızlığımız kurtulacaktır.” [35] cümlelerine yer vermiştir.

 

 

 

 

 

 

 

Dersim olaylarının gerisinde  hangi dış etkenler bulunmaktadır?

 

 

 

 

 

 

 

Dersim olaylarının gerisned, feodal yapıdan başka birçok neden bulunmaktadır.

 

 

 

Türkiye, Kuzey yarım küresinin 36-42° enlemleri ile 26-45° boylamları arasında, “Dünya Adası” olarak bilinen (Avrupa, Asya, Afrika kıtaları) büyük kara kütlesinde "Heartland”da yani dünyanın kalbinde yer almaktadır. Atlas Okyanusu'nun devamı olan Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz ile Kuzey, Güney ve Batıdan kuşatılmış, "merkezi durum" konumda olan bir ülkedir. Bu konumu nedeniyle ülkemiz olağanüstü bir stratejik öneme sahiptir.

 

 

 

Ülkemizin tek tanrılı dinlerin çıktığı bölgeye ve petrol bölgesine yakınlığı, sınır aşan sulara sahip olması, sınır aşan suların kaynaklarına yakın yerlerin aynı zamanda “vaat edilmiş topraklar”ı içermesi, dün olduğu gibi bugün de Anadolu’muzu emperyalist güçlerin hedef tahtasına oturtmaktadır.

 

 

 

Tunceli (Dersim) ayaklanması Şeyh Sait ve Ağrı ayaklanmalarının ortaya çıkışı ve gelişmesi ile benzerlik göstermektedir. Bu ayaklanmalarda en önemli ortak nokta, bölücülük etkeni olmuştur. 1937 Tunceli ayaklanmasının temelinde, Hatay sorununun da bulunduğundan kuşku duyulmamalıdır. Hatay sorununu kendi çıkarları doğrultusunda çözebilmek isteyen Fransa ve Suriye bu ayaklanmada etkin olmuşlardır.

 

 

 

Yabancı güçler hem feodal yapıyı hem de feodal yapının bir uzantısı olan mezhepsel ayrımcılığı kullanma çabasında olmuşlardır. İslam tarihinin bir kara lekesi olan Emevi yönetiminin insanlık dışı uygulamaları ile Osmanlı döneminin ulusal bütünlükten uzak ayrımcı ve kayırımcı yaklaşımı bölgede zıtlaşmalarda ve devlete karşı tavır almada etken olmuştur.

 

 

 

         Dersim ve diğer ayaklanmaların gerisindeki gerçekleri görebilmek için şu kısa tarihi bilginin yinelenmesinde yarar bulunmaktadır.

 

 

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması sürecinde, biryandan Balkanlar’da etnik milliyetçilik kışkırtılmış, bir yandan da Yavuz Sultan Selim döneminde oluşturulan yapay Kürdistan’da ve Kürt milleti yaratılmaya çalışılmıştır. Böylece; Osmanlı Devleti’ni “Hasta Adam” durumuna getire egemen güçler,  Osmanlı’nın egemen olduğu Orta Doğu topraklarına el koymak için, yani “Şark Meselesi”ni emperyalist beklentiler doğrultusunda çözebilmek için, İmparatorluğun içten yıkılmasının çabuklaştırılmaya çalışmışlardır. Nitekim ABD Başkanının yayınladığı “Wilson İlkeleri” olarak bilinen ve  Büyük ve küçük, bütün devletlere siyasi bağımsızlıklarını” tanımaktan söz eden belgenin 14. maddesi bu doğrultuda hazırlanmıştır. 

 

 

 

Ne var ki, gelişmeler emperyalist beklentiler doğrultusunda gerçekleşmemiş, Kuvayı Milliye’yi örgütleyerek Türk Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı’nı başlatan ve kağnının kamyonu yenmesini gerçekleştiren Mustafa Kemal Paşa emperyalist oyunları bozmuştur.

 

 

 

Ancak dün olduğu gibi bugün de, Türkiye ’yenin Atatürk’ün istediği yönde gelişmesini önlemek için her türlü palan ve projeler devrededir. 

 

 

 

Dersim olayları öncesinde, Rusya Vladimir Minorski ve Bazil Nikitin adındaki iki Rus ajanı Kürtlük konusunda uzmanlaşacak kadar bölgeyle ilgilenmişlerdir.

 

 

 

Şeyh Sait İsyanı, daha sonra 1936 yılı sonlarında Hatay’ın bağımsızlığının ortaya çıktığı günlerde Fransızlar, ajanları İzzettin vasıtasıyla Seyit Rıza ile irtibat kurarak Dersim’de huzursuzluğun artmasına sebep olmuşlardır. İzzettin Mart 1937’de bir isyan için Suriye’deki Fransız gizli teşkilatından Seyit Rıza’ya talimat getirmiş, Dersim olaylarına büyük ölçüde karışmıştır.[36]

 

 

 

Resmi kayıtlarda; Tunceli ayaklanmasının sürdüğü gülerde, yani 15-16 Temmuz 1938 gecesi; Beyrut’tan yüklenen dört kamyonun pestil sandıkları içinde bombalar ve makineli tüfek yüklü olarak Dersim’e gönderildiği, bu işi Fransızların yönlendirdiği bilgi, rapor edilmiştir.[37]

 

 

 

Orta Doğu’da ve Anadolu’da egemen olma çabası içinde olan ülkelerden önde gelenlerden biri de İngiltere’dir. İngiltere 1800’lü yıllardan itibaren Türkiye ve Ortadoğu’ya göndermiş olduğu misyoner ve ajanlar aracılığı ile çalışmalarını sürdürmüştür.

 

 

 

Bilinmesi gereken bir başka etken de, Dersim ayaklanmasında Ermeni etkinliğidir. Ermenistan ve Kürdistan kurdurma hayaliyle HOBUN cemiyeti kurulmuştur. Bunları önce Osmanlı Devleti’ne sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kullanan İngiliz ve ABD Yahudileri, bölgeye kendi kontrollerindeki Irak, İran ve Ermenistan üzerinden korkunç boyutlarda silâh ve mühimmat yığmışlardır. Türkiye’nin komşu ülkeleri ile dayanışma ve güç birliği yapmasını emperyalist beklentileri ile bağdaştıramayan İngiltere, Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı’nı başarısız kılmak için paralar dağıtan ve yurttaşlarımız arasında fitne ve fesat çıkarmakla görevli casus Lawrens’in ismiyle anılan, Yahudi kökenli İngiliz Binbaşısı Edward Noel, Dersim’de her çareye başvurarak isyanın altyapısını oluşturmuştur.[38]

 

 

 

Dersim’de isyan başlamadan hemen önce, Suriye sınırlarından Türkiye’ye kimliği bilinmeyen dört  kışkırtıcının geçtiği bilinmektedir. Bunlardan birisi Hozat’ta yakalanmış, diğerleri Tunceli’ye (Dersim’e) kaçmışlardır. İsyanın ilk hareketi Kahmut Köprüsü’nün yakılması olayında da kullanılan kişinin, Ermeni asıllı Demirci Mustafa olduğu üzerinde durulmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

Cumhuriyet döneminde Tunceli yöresine ne gibi yatırımlar yapılmıştır?

 

 

 

 

 

 

 

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Cumhurbaşkanı sıfatıyla 1 Kasım 1935 günü TBMM’de yaptığı konuşmada doğu yöremiz ile ilgili olarak şu hususların altını çizmiştir:

 

 

 

Sayın arkadaşlar,

 

 

 

İç yönetim kuruluşlarımızı, yurdun doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek gereğini duymaktayız …. Dersim bölgesinde önemli bir reform programının uygulanması da düşünülmüştür. …

 

 

 

Doğu illerimizin başlıca ihtiyacı, orta ve batı illerimize demiryolları ile bağlanmaktır. Doğuya ilerleyen iki ana demiryolunun hızla bitirilmesini ve bunları birbirine bağlayacak yollar dizisine şimdiden başlanmasını gerekli görüyoruz.”[39]

 

 

 

   Dersim harekâtının başlamasından önce, onca yokluk ve yoksulluk içinde devlet tarafından yöreye yapılan yatırımları şöyle özetlemek mümkünüdür:

 

 

 

         - Genç Cumhuriyet 1923-1938 arasında toplam 246.431 aileye, 9. 983.750 dekar toprak dağıtmıştır.

 

 

 

-Cumhuriyet hükümetleri, Kurtuluş Savaşının yaralarını sarıp da, devlet olmanın gereği olarak gelir ve giderlerini denk bütçe doğrultusunda düzenledikçe yurdun her yanına hizmet götürmeyi sürdürmüş, 1936 yılından itibaren Tunceli yöresinde okullaşma çabaları görülmeye başlamıştır.[40]

 

 

 

-Osmanlı döneminde hiç yolu olmayan yöreye, 1928 yılından itibaren yol yapılmaya başlanılmış, ilk etapta Elazığ-Hozat yolu tekerlekli araçlara açılarak yöre motorlu taşıtla tanışmıştır.   

 

 

 

-Pertek-Hozat yolu üzerine yapılan 60 metre uzunluğundaki Singeç Köprüsü bizzat Atatürk tarafından açılmıştır.

 

 

 

-Murat Suyu üzerine 106 metre uzunluğunda Pertek Köprüsü 155.818 lira harcanılarak yapılmıştır.

 

 

 

-Pertek-Mameki yolu üzerine 60 metre uzunluğunda 37.484 lira harcanılarak Taşköprü yapılmıştır.

 

 

 

-Harçik-Munzur Suyu üzerine 80 metre uzunluğunda tahta köprü yapılmıştır.

 

 

 

-Pertek-Mazgirt ilçelerini birbirine bağlamak için yine Harçik-Munzur suyu üzerine 70 metre uzunluğunda Şeyhsu Köprüsü yapılmıştır.

 

 

 

-Kutu Deresi üzerine betonarme köprü yaptırılmıştır.

 

 

 

-Harçik Suyu üzerine 17.957 lira harcanılarak beton köprü yapılmıştır.

 

 

 

         -1925’te -köylüyü ezen- Aşar Vergisi kaldırılmıştır.

 

 

 

         -1925’te 3 milyon lira sermaye ve %50 nispetinde Alman sermayesiyle “Ergani Bakırı Türk Anonim Şirketi” kurulmuştur.

 

 

 

         -1929’da Elazığ’da “Elaziz İpek Mensucat Türk Anonim Şirketi”nin kurulmasına karar verilmiştir.

 

 

 

         Görüldüğü üzere; öncüsü ve kurucusu Atatürk olan Cumhuriyet yönetimi, planlı dönemden önce de Tunceli yöresine yatırım yapmaya başlamıştır. Burada sayılanlar sadece birkaç hizmetten ibarettir.

 

 

 

         Atatürk, 1930’larda doğu Anadolu’da bir “üniversite kurma” talimatı vermiştir. Bugünkü Erzurum Atatürk Üniversitesi bu talimatın uzantısıdır.

 

 

 

        

 

 

 

         Uzatılan barış eline Dersim yöresi egemenleri nasıl cevap vermişlerdir?

 

 

 

 

 

 

 

Her türlü barışçıl girişimler ve yöreye yönelik iyi niyetli yaklaşımlara rağmen, “Cumhuriyetin ilk on yılında Dersim'in ilçelerinden Ovacık'ta % 10, Hozat'ta % 10, Nazimiye'de % 25, Mazgirt'te % 60, Pertek'te % 80 ve Çemişkezek'te % 80 dolayın­da askerlik yükümlülüğü yerine getirilir. Asker kaçağı had safhada sürdürülmektedir. Devlet bu alanda Dersim’le haklı olarak sorunludur, sürtüşmelidir. 1930/31 yıllarında Ho­zat'ta 351 kişi askere gitmiş, 220 kişi kaçmıştır.”

 

 

 

         “Bir yıl içerisinde yalnızca Erzincan'da 229 soygun olayı ol­muş, bu olaylar nedeniyle Mazgirt, Hozat, Nazimiye ve Ovacık ilçelerinde 4680 sanık hakkında soruşturma açıl­mıştır. 1937 Ekiminde Türkiye Hükümeti Dersim'de, 3700 suçluyu silahlarıyla birlikte istemektedir. Bunlar içerisinde Ermeni suçlularıyla, Şeyh Sait olayından Dersim'e sığınmış suçlular da vardır. Kaçaklardan ancak 150'si tutulabilmiştir.” [41]

 

 

 

         İşte, 1937 Dersim ayaklanması, böyle bir ortamda patlak vermiş ve askeri harekât yapılmıştır.[42]

 

 

 

Günümüzün önde gelen tarihçilerinden birisinin konu ile ilgili değerlendirmesi şöyledir:

 

 

 

         “Tunceli’yi çevreleyen şehrin içinden geçen ırmaklar, dereler üzerindeki bazı köprüler yapılmıştı, yenileri de yapılıyordu. Başlıca yollar açılıyor; okul, sağlık ocağı, hükümet konağı, karakol, memur evleri, kışla gibi yapıların da temelleri atılıyor, ya da temelleri atılmış olan binalar yükseliyordu. Bu işler ile Sivas-Erzincan, Elazığ-Bingöl demiryolunda Tuncelililer çalışıyor, ceplerine emeklerinin karşılığı olan temiz paralar giriyordu. … Köylülere toprak dağılımı sürüyor, … halka saygılı muamele ediliyordu.”

 

 

 

         “ … Tarım Bakanlığı köylülere fidan ve tohum dağıtıyordu. Ağaçlar aşılanıyordu. Halk, ağaların, reislerin, seyitlerin ellerinden kayıyordu. Halkı tahrik için birçok yalan uyduruldu.”

 

 

 

         “Ağalar, beyler, seyitler ne yazık ki Tunceli halkının bir bölümünü kandırmış, şaşırtmış, isyana sürüklemişlerdi. İki yıl sabredilseydi Tunceli, yolları, köprüleri, karakolları, sağlık ocakları, mahkemeleri, halkevleri, okuma odaları, okumaya başlayan oğulları, kızları, toprak sahibi olmuş köylüleri, kredi verecek bankaları ile bir Batı ili gibi olacaktı.”[43]

 

 

 

         Bilinmesi gereken bir başka gerçek ise Osmanlı’dan devralınan Anadolu’da özelikle Güneydoğu bölgemizde, sosyal devlet olgusunda yoksun olunmasıdır. geçerli olan koşuları da bilmek gerekir.

 

 

 

 

 

 

 

         Cumhuriyetin yönetim öncesinde Güneydoğu bölgemiz de hangi koşullar geçerli idi?

 

 

 

 

 

 

 

Kimsesizlere kimse olma çabası içinde olan Cumhuriyet yönetimi öncesi Güneydoğu’da şu koşullar geçerli idi;

 

 

 

         -Bölgenin imkânsızlıklarından dolayı, bölgeye yöneticiler ve memurlar gitmek istemiyordu.

 

 

 

         -Bölge halkı hükümet ile eşkıya arasında sıkışıp kalmış ve iki taraflı “korku psikolojisi” içine girmişti. Köylü hükümete eşkıya hakkında bilgi verince, eşkıyanın baskını ile karşılaşmakta idi.

 

 

 

         -Bölgede dikkate değer esnaf, tüccar ve sanat erbabı yoktu. Bu durum halkın mağdur olmasına neden olmaktaydı.

 

 

 

         -Ulaşım imkânları yok denecek kadar azdı.

 

 

 

         - Okuma yazma oranı çok düşüktü.

 

 

 

         -Doğa koşulları oldukça zordu. Bölgenin bazı illerinde kış, 8 ay sürmekte ve yollar ulaşıma kapanmakta idi.

 

 

 

         -Köylü sınırlı da olsa ürettiklerini şehirlere götüremediği için bunlar köylünün  elinde kalarak çürümektedir.

 

 

 

         -Topraklar, toprak ağalarının elinde, köylü (maraba) ağaların hizmetkârı durumunda idi.

 

 

 

         -Ayrıca bölgede özellikle Kurtuluş Savaşı sürecinde ve Cumhuriyet kurulduktan sonar sık çıkan ayaklanmalar, zaten savaştan çıkmış, varın yoğunu harcamış, bir enkaz olarak devralınan ülke ekonomisine ciddi yükler getirmişti. (İngiliz The Times gazetesine göre, Türkiye’nin sadece Şeyh Sait İsyanındaki kaybı 20 milyon Paund olmuştur.) Buna rağmen, genç Cumhuriyet, bölgenin asayişini sağlamak ve bayındırlık hizmetleri götürmek için, uzun yıllar boyunca bölgeye “özel ve olağanüstü” ödenekler aktarmıştır.

 

 

 

         -Cumhuriyet, aşiretlerin ‘Dersim’ini, insan ve yurttaş haklarının ‘Tunç Eli’ne dönüştürmek üzere; yöreyi köprüler, yollar, okullar, hastaneler, sinemalar, tiyatrolar, halk evleri, bankalar, ziraat kurumları, hükümet binaları, adliye örgütü, karakol ve kışlalarla donatmaya başlamıştır.

 

 

 

         -Başka yöreden işçi getirilip çalıştırılması yasaklanmış, yöre halkı ücreti karşılığında çalıştırılmıştır. Böylece yöre yurttaşlarına hem devlet varlığı hem de ağa, şeyh, aşiret reisine boğaz tokluğuna ya da korku belasına ücretsiz çalışılmaması aşılanmış, insan ve yurttaş hakları belletilmiştir.

 

 

 

  

 

 

 

Dersim in egemenleri devlete yönelik hangi iftiraları yapmışlardır?

 

 

 

  

 

 

 

Cumhuriyet hükümetinin tüm iyi niyetini hiçe sayan yasa tanımazlar, yörede kendilerine güç ve dayanak sağlamak için iftira içerikli propaganda yöntemini kullanmışladır.

 

 

 

   Askeri harekâttan önce halk arasında yayılan iftira kampanyası şu içerikte olmuştur:

 

 

 

   “-Aşiret kadınlarının namusu tehlikededir. Bunlar gündüzleri kocalarının, geceleri karakol efradının malı ola­caktır.

 

 

 

         -Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mın­tıkadan sürülecek olan aşiretlere posta mevkii olmak için­dir.

 

 

 

         -Köylerdeki bütün halk, bir yere toplanacak, bir sı­raya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak, bu evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis bek­leyecektir.

 

 

 

         -Ekmek ve odun vesika ile verilecektir.

 

 

 

         -Keçilere verilen meşe yaprağı bile vesikaya bağ­lanacaktır.

 

 

 

         -Halkın bütün kazandığı elinden alınacaktır.”[44]

 

 

 

         -Elazığ halkevinde yaptıkları gibi, kadınlarla erkekleri bir­likte toplayacaklar; sonra da mumları söndürecekler.

 

 

 

         -Ekmek, odun, hatta keçilere toplayacağınız meşe yaprakları bile izin kağıdına (vesika) bağlanacak, bunların vergisini verecek­siniz.

 

 

 

         -Eskiden olduğu gibi Ankara hükümeti de Dersim'in iç işine karışmayacak. Aşiret reislerinin dediği olacak.

 

 

 

         -Seyit Rıza ne derse Ankara onu kabul ediyor; onu Der­sim'in reisi sayıyor.

 

 

 

         -Türk hükümeti istese bile Dersim'e giremez; buna yetecek gücü yoktur; geçmişte de girememiştir.[45]

 

 

 

 

 

 

 

         Dersim’in egemenleri hükümetten neleri istemişlerdir?

 

 

 

 

 

 

 

Hükümete yönelik yapılan propogandalar, aşiretler arasında dayanışmayı artırmıştır. Bu dayanışmadan da güç bulan Seyit Rıza’nın başını çektiği ayrılıkçılar, yedi düvele karşı çarpışarak emperyalist saldırıları geri püskürten Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olduğu Cumhuriyet Hükümetine, Tunceli Kanununun kaldırılmasını, Dersim için özel bir idari yapının kurulmasını iletmek cüretinde bulunmakla yetinmedikleri gibi, aşağıdaki istekleri de bildirmişlerdir.

 

 

 

1-Dersim vilayetinde karakol yaptırmaktan vazgeçeceksin,

 

 

 

2-Köprü yapılmasın,

 

 

 

3-Yeni ilçe ve bucak merkezleri kurulmasın,

 

 

 

4-Aşiretin elindeki silâhlara dokunulmasın,

 

 

 

5-Yöreden, pazarlık usulüyle vergi alınsın.

 

 

 

Seyit Rıza, Dersim merkezini işgal ettikten sonra, Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği bir telgrafla; Ankara'da bulunan ve Dersimliler adına milletvekili tayin edilen şahısların Dersim'i temsile yetkili olmadıklarını, Dersim'in bağımsız bir Kürt idaresi istediğini, bu istek Anka­ra hükümeti tarafından kabul ve resmen ilan edildikten sonra, An­kara ile işbirliği yapabileceğini bildirmiştir.[46]

 

 

 

Devlet tüzel kişiliğinin gereği olarak yürürlüğe konulan bu yasal dayanaklar ve kararlar; yöredeki derebeylerin hükümranlığına son vereceği için ayaklanmayı tetikleyen etkenlerden olmuştur. Bu açıdan bakıldığında, Seyit Rıza ve öbür derebeylerin Alevilik için değil, kendi dağ düzenlerini korumak için ayaklandıkları kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dersim olayı, Cumhuriyete yönelik bir ayaklanma olduğu, bir devletin var olabilmesi ve varlığını sürdürmesi, devlet olgusuna zarar verecek oluşum ve güçleri yok edecek kararlılıkta olmasına bağlı bulunduğu dikkate alındığında; emperyalist işgale karşı verilen onurlu bir savaştan sonra kazanılan bağımsızlık üzerine kurulmaya çalışılan sosyal hukuk devletinde, bölgesel ya da aşiret dayatmasına boyun eğilmesi beklenemezdi.

 

 

 

 

 

 

 

          Tunceli’de askeri harekât öncesi ayaklanma olmuş mudur?

 

 

 

 

 

 

 

Seyit Rıza; Tunceli Yasasının çıkarılması üzerine Kör Seyit Han’ın başkanlığında toplanan Dersim ağaları arasında yer almış ve aşiretlerin aralarında husumet kaldırarak hükümete karşı ölünceye kadar savaşma kararı alınmıştır.[47]

 

 

 

1933 tarihli bir raporda; Seyit Rıza’nın yeğeni Hıdır oğlu Teslim ve 40 avanesinin, Pertek kazasının Şavak nahiyesi Kormosi köyünden 800 davar ve birçok eşya çalmışlardır.[48]

 

 

 

Gelişmeleri kimi münferit olaylar da tetiklemiştir. Henüz Osmanlı zihniyetinden kurtulamayan kimi asker yöre halka yönelik tacizde bulunmuştur.

 

 

 

   Jandarma kayıtlarına göre; Pah bucağı ile Kahmut bucağını birbirine bağlayan Harçik (Darboğaz) deresi üzerindeki tahta köprü 20/21 Mart 1937 gecesi saat 23.00 sıralarında Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılmış ve köprü ile Kahmut arasındaki telefon hattı tahrip edilmiştir.[49] Teğmen İsmail Hakkı ile 33 asker şehit edilmişlerdir.

 

 

 

Dersim isyanının başlatan ilik olay Pah bucağı ile Kahmut’u birbirine bağlayan köprünün yıkılması olmuştur. İzleyen günlerde;

 

 

 

-26/27 Mart 1937 gecesi, Sin Karakolu ile bucağı arasındaki telefon bağlantısı kesilmiş, bucak merkezine ateş edilmiştir.

 

 

 

-26 Nisan 1937 günü, Sin-Hozat yolu üzerindeki Askisor karakolu 100 kadar eşkıya tarafından kuşatılmıştır.

 

 

 

-26/27 Nisan gecesi saat 23.00’te 80 kişilik bir eşkıya 9. Seyyar Jandarma Taburuna saldırmıştır.

 

 

 

-27 Nisan 1937 günü saat 01.00 sıralarında bir grup eşkıya, Şehir köyü civarına yerleşmiş olan 3. Bölüğe baskın düzenlemiştir.

 

 

 

-1/2 Mayıs 1937 gecesi saat 20.00 sıralarında 150 kadar eşkıya Beşik tepede bulunan 9. Seyyar Jandarma Taburuna saldırmıştır.

 

 

 

-Aynı gün 30-40 kişilik bir başka eşkıya grubu 2. seyyar Jandarma Bölüğüne, 50-75 kişi kadar bir başka grubu, Kale Tepedeki Sabit Jandarma Bölüğüne, 90 kadar bir başka grup, Kale Tepe güneyindeki 9. Seyyar Süvari Bölüğüne saldırmışlardır.

 

 

 

-3 Mayıs 1937 günü gecesi saat 20.00 sıralarında 200 kadar saldırgan Mazkir’in kuzeydoğusunda bulunan kıtalara saldırma teşebbüsünde bulunmuştur.[50]

 

 

 

 

 

 

 

1937 Tunceli askeri harekâtı ve sonucu nasıl olmuştur?

 

 

 

 

 

 

 

1937 yılında Dersim’e yönelik askeri harekât emrinin bizzat Atatürk tarafından verildiğinin doğruluğundan kuşku yoktur. Her şeyden önce; harekâta bizzat katılan Sabiha Gökçen’in kitaplaştırılmış hatıraları[51] bu konuda yeterli bilgiyi vermektedir. Ancak Dersim askeri harekâtının, yöredeki feodal düzene yönelik olduğu kadar, uluslararası koşullardan da etkilendiğini bilmek gerekir.

 

 

 

         Her türlü barışçıl yol denendikten sonra, hükümet harekât öncesi bir adım daha atmış, 08.01.1936 tarihli ve 2887 sayılı “Tunceli Vilayeti Halkından Olup Da Nüfus ve Askerlik Kanunlarına Göre Kendilerine Verilmesi Lâzım Gelen Bazı Cezaların Affına ve Nüfus Yazımı ile Askerlik İşlerine Dair Kanun”u yürürlüğe koymuştur.[52] Bu Kanunun 1. maddesi şu içerikte olmuştur:

 

 

 

          “Tunceli Vilâyeti halkından olup da her ne sebebi olursa olsun şimdiye kadar nüfus kütüklerine yazılmamış veya doğum, ölüm, evlenme, boşanma ve kayıp vak'alarını yazdırmamış olanlar hakkında (2576) sayılı kanun hükümlerine göre tayin edilen cezalar affolunmuştur.[53]

 

 

 

Ayaklanmaya katılanların, Seyit Rıza’nın emri ile Hozat’ın Sin köyüne baskın yapıldıktan sonra kendi aralarında toplantıları da sürdürdüklerinin tespit edilmesi, 1937 askeri harekâtının başlamasını kesinleştirmiştir.

 

 

 

3 Mayıs 1937 günü Hava Kuvvetlerine bağlı uçak filosunun, aşiret başkanları toplantı halinde iken Keçiseken köyündeki toplantı yerini bombalamaya başlaması ile askeri hareket fiilen başlamış ise de, askeri birliğin çoğunluğu 12 Mayıs 1937 günü planlanan hedeflere[54] yönelmişlerdir. (Harekât, 13 Eylül 1937’de sona erdi) Bu dönemde başbakan İsmet İnönü’dür.[55]

 

 

 

Tunceli Ayaklanmasının sönmeye yüz tuttuğu sıralarda, Suriye’den bir grup, ayaklanmayı yaymak ve bu yolla Tunceli’deki ayrılıkçılara yardım etmek için Cizre üzerinden Türkiye’ye geçmeye çalışmışlar, bunda başarılı olamayıp geride birkaç ölü bırakarak püskürtülmüşlerdir.

 

 

 

Dersim harekâtı sürmekte iken, olaylarla ilgili olmadıklarını bildirmek için “Demenan ve Abbasananlar”dan hükümet yetkililerine müracaat edenler olmuştur.[56]

 

 

 

Demenan Aşireti Reisi Cebrail, Seyit Rıza'ya adamlar göndererek durumun fena ol­duğunu, aşiretine mensup kişilerin hükümete katılmaya başladıklarını bildirmiştir. Bunun üzerine Halvori'de bir toplantı daha düzenlenmiş, bu son toplantı Dersim aşiretlerinin özel­likle de Seyit Rıza'nın en önemli kozu olmuş[57] ise de, kara ve hava güçleri ile bölgede askeri harekât yürütülürken, 10 Eylül 1937 günü saat 22.00’de, Erzincan Jandarma Komutanlığından Genel Müfettişliğe, Seyit Rıza’nın silahsız olarak yanında iki arkadaşı ile birlikte teslim olduğu bildirilmiştir. Daha sonra Seyit Rıza Elâzığ’a getirilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

Seyit Rıza İngiltere’ye mektup yazmış mıdır?

 

 

 

 

 

 

 

İngiltere’nin amaç ve beklentilerinin farkında olan Seyit Rıza, Dersim ayaklanması sırasında İngiltere’ye aşağıda metni verilen 30 Temmuz 1937 tarihli mektubu göndermiştir.

 

 

 

“Sayın Bakan,

 

 

 

Yıllardan beri Türk hükümeti, Kürt halkını asimile etmeye çalış­makta ve Kürt dilinin gazete ve yayınlarını yasaklayarak, anadillerini konuşanlara eziyet ederek, Kürdistan'ın bereketli topraklarından bü­yük bir bölümünün telef olduğu Anadolu'nun çorak topraklarına, zo­runlu ve sistemli göçler düzenleyerek, bu halka zulüm edilmektedir. Son olarak Türk Hükümeti, kendisiyle yapılan bir anlaşma sonucu, bu baskılardan arındırılmış Dersim bölgesine de girmeye kalkışmıştır. Bu olay karşısında, Kürtler göçün uzak yollarında can vermek yerine kendilerini korumak için, 1930'da Ararat Tepesi'nde Zilan ve Beyazıt Ovasında olduğu gibi silahlarına sarıldılar.

 

 

 

         Üç aydan beri ülkemde, tüyler ürpertici bir savaş sürmektedir. Savaş olanaklarının eşitsizliğine ve bombardıman uçaklarının, yangın ve bombalama ve boğucu gazların kullanılmasına rağmen ben ve ar­kadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direnişimizi Türk uçakları bombalıyor, yakıyor. (...) Zindanlar yumuşak başlı Kürt halkıyla dolup taşıyor, aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor ya da Türki­ye'nin tecrit edilmiş bölgelerine sürgün ediliyor. (...)Üç milyon Kürt, benim sesimden ekselanslarına sesleniyor ve hükümetinizin yüksek manevi etkisiyle Kürt halkım yararlandırmanızı istirham ediyor.

 

 

 

Sayın Bakan, en derin saygılarımın kabulünü rica ederim.

 

 

 

Dersim Generali Seyit Rıza”[58]

 

 

 

Bu mektubun uydurma olduğuna yönelik bir değerlendirme şöyledir, Seyit Rıza'nın bu mektubu İngiltere'ye ulaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın ufukta belirdiği böyle bir ortamda; İngiliz hükümeti; Türkiye ile arasını bozacak böyle bir talebe olumlu ce­vap vermemiştir. İngiltere; İstanbul'daki İngiliz Elçiliği'ne 5 Ekim 1937 tarihli bir yazı göndererek Seyit Rıza'nın destek bek­lentilerinin kabul edilmediğini bildirmiş ve bunun Türk hükü­metine özellikle iletilmesini istemiştir.”[59]

 

 

 

Öte yandan, Seyit Rıza’nın okuma yazma bilmediği, resmi yazılara parmak bastığı ileri sürülerek, altında imza olan bir mektubun Seyit Rıza’ya ait olamayacağını savunanlara karşı, şu sormak gerekir:  Altında “general” unvanı olan ve dönemin süper gücü İngiltere’ye gönderilen mektubun altına parmak basmak abes olmaz mı idi?

 

 

 

  

 

 

 

Ulus devlet yönünden Tunceli askeri harekâtını nasıl değerlendirmek gerekir?

 

 

 

 

 

 

 

  Stratejik ve coğrafi konumu dikkate alındığında; yeryüzünün en sorunlu bölgesinde kurulu ülkemiz için, ulus ve üniter devletin gelişip güçlenmesi gelecek için kaçınılmazdır.  Emperyalizme karşı çok zor koşullarda başarı sağlandıktan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne, başta Atatürk olmak üzere kanat gerenler; Türkiye’nin stratejik konumunu ve bu konumdan yaralanmak isteyen egemen güçlerin niyetlerini bildiklerinden emperyalizme karşı güçlü olmak için; tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, çağdaş ve ulusal-üniter devleti gerçekleştirmeye yönelmişlerdir.

 

 

 

         Ulus devlet; kapitalizme, emperyalizme, küreselleşmeye karşı dik durabilmek için, kendi kaynaklarına dayanarak geleceğini güvenceye alan, ulusal birliğini  koruyarak gücünü artıran devlettir. Ulus devletin her türlü yıkıcı ve parçalayıcı etkiye karşı korunması devlet aklı doğrultusunda yönetilmeyi gerektirir. Devlet aklı; bir tüzel kişilik olan devleti yöneten, yönetme yetki ve yönlendirmesine sahip olan özel kişilerin aklı ile doğrudan doğruya ilgilidir. Devlet aklının; ulusal birlik ve çıkarları, dış ve iç tehditlere karşı koruyabilmek için, etnik ayrımcılığı önlemeye yönelik kullanılması devlet olmanın gereğidir. Etnik ayrımcılığı önlemek ise, yurttaşlar arasında ayrım yapmamayı ve devlet olanaklarından her yurttaşın eşit yararlanmasını sağlama sorumluğunun ve alışkanlığının edinildiği ulusal eğitim içerikli oklarda öğrenilir.

 

 

 

         Bir devletin varlığını ve birliğini koruyup geleceğinin güvencede olması çağdaş eğitim kadar ulusal içerikli eğitimden geçmiş görevlilerin söz sahibi olmalara bağlıdır.

 

 

 

         Ulus devlette; “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” karşı dik durabilmek için; ülkenin sahip olduğu hammaddelerin, enerji kaynaklarının, işgücünün, üretime yönelik her türlü kamu mülkiyetinin, ordu gücünün, hukukun, gümrüklerin, finans kurumlarının, iletişim olanaklarının ülke yararına kullanılması gerekir.

 

 

 

Ulus devletin varlığını sürdürebilmesi; ulusal sınırlar içinde dinsel, mezhepsel, bölgesel, ırksal ve benzeri ayrımcılıkların ortadan kaldırılıp, yurttaşlar arasında birlik ve bütünlüğün sağlanmasına bağlıdır.

 

 

 

Ulus devleti, aynı zamanda üniter devlet olmak durumundadır. Üniter devlet; ülkelerin her yerinde aynı yasaların geçerli olduğu, başkentten (Ankara’dan) yönetilen devlettir.[60]

 

 

 

 

 

 

 

Seyit Rıza için özel idam uygulaması yapılmış mıdır?

 

 

 

 

 

 

 

Bu konuda dönemin Malatya emniyet müdürü (sonralarda dışı işleri bakanı ve cumhurbaşkanı vekili) İhsan Sabri Çağlayangil, kendisine Atatürk’ten gizli olarak özel emir verildiğini, bu emir doğrultusunda Rıza’yı idam ettirdiğini anılarında yazmıştır.

 

 

 

Seyit Rıza’nın, Atatürk’ün incelemelerde bulunmak için Pertek’e gelmesinden hemen önce idam edilmiş olması anlamlıdır.  Atatürk’ün, Elazığ’a gelmesi halinde, Dersimlilerin Seyit Rıza’nın affını istemelerinden çekinilmiş olacağı söz konusudur.

 

 

 

İhsan Sabri Çağlayangil[61], olayı günümüze şöyle aktarmıştır:

 

 

 

“Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensuer Bey bana ‘Atatürk Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Dersim harekâtı bitti. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş. Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Buna meydan vermeyelim’ dedi.

 

 

 

1937 yılında resmi tatil günü cumartesi öğleden sonra Atatürk pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenilen ‘asılacak asılsın’ ve Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.

 

 

 

Savcı yardımcısı arkadaşım bana ‘Sen valiye söyle, savcı gitsin, rapor alsın. Ben senin istediğini yaparım’ dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk.

 

 

 

Savcı rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti.

 

 

 

Mahkeme hâkiminin evine gittim. Gittiğimde hâkim mahkemenin aldığı kararı evinde yazıyordu. Hâkimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldü.

 

 

 

Hâkim bana, ‘Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak pazartesi günü mahkemeyi toplar, kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz’ dedi.

 

 

 

O zaman dördüncü bölgede temyiz hakkı yoktu.

 

 

 

İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına göre Seyit Rıza, 18 Kasım 1937 gecesi, aralarında oğlu ve kardeşinin de bulunduğu 11 kişi ile birlikte idam edilmişlerdir.

 

 

 

 

 

 

 

   1938 Dersim Harekâtı günlerinde Atatürk’ün sağlık durumu nasıldı?

 

 

 

        

 

 

 

         1937 Dersim askeri harekâtından sonra Atatürk, yörede incelemelerde bulunmuştur. Ankara’ya dönerken 17.11.1937 Çarşamba günü Elazığ istasyonunda görevlilere şu talimatları not ettirmiştir:

 

 

 

         -Arazi, su, hava bakımından güç koşullarda yaşayan bölge halkı daha iyi yaşayabilecekleri yörelere nakledilmeli.

 

 

 

         -İyi durumda olan Pertek arazisi ıslah edilmeli.

 

 

 

         -Büyük köyler yapılarak, “kültürü” de temin edilerek yaşam koşulları iyileştirilmeli.

 

 

 

         -Maden yörelerine taşınacak aile sayısı tespit edilmeli.

 

 

 

         -Dağ köyleri, ovalara yerleştirilmeli.

 

 

 

         -Girlayik’te (Erzincan’daki Gürlevik olmalı) pancar ekim sahaları yaratılarak, Tunceli dağ köyleri buralara taşınmalı.[62]

 

 

 

         Atatürk, 27 Mayıs 1938 günü bir daha dönmemek üzere Ankara’dan İstanbul’a gitmiştir.

 

 

 

         -29 Mayıs 1938 günü Atatürk İstanbul’da rahatsızlanmış ve doktorları karnında su toplandığı açıklamasında bulunmuştur.

 

 

 

         -8 Haziran 1938 günü Prof. Dr. Fissenger, İstanbul’a gelerek Atatürk’ü muayene etmiştir.

 

 

 

         -3 ve 4 Ağustos 1938 günlerinde Atatürk’e konsültasyon yapılmıştır.

 

 

 

         -6 Eylül 1938 günü Prof. Dr. Fissenger, tekrar İstanbul’a gelerek Atatürk’ü muayene etmiştir.[63]

 

 

 

         -7 Eylül 1938 günü Atatürk’ün karnından su alınması gerekmiştir.

 

 

 

         -17 Ekim 1938’de gelen koma iki gün sürmüş, 8 Kasım 1938’de girdiği ikici komadan kurtulamayarak, 10 Kasım 1938 günü yaşama gözlerini yummuştur.[64]

 

 

 

   Atatürk, 1938 yılı içinde çeşitli ziyaretlerde ve kabullerde bulunmuştur, ancak yakınındakilerin tespitine göre 1938 yılı başından beri hastadır ve “Atatürk, artık eski Atatürk değildir.”[65] 1938 Dersim askeri harekâtı, 2 Ocak-16 Eylül 1938 tarihleri arasında yapılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

         1938 askeri harekâtının sonucu ne olmuştur?

 

 

 

        

 

 

 

1937 tarihinde Dersim’e yapılan askeri harekât sonrasına rastlayan 20 Eylül 1937 günü İsmet İnönü, Atatürk’ün isteği doğrultusunda Başbakanlıktan çekilmiş, yerine Mahmut Celal Bayar Başbakan olmuştur.

 

 

 

         22 Haziran 1938 günü İstanbul’da Atatürk’ün başkanlığında yapılan toplantıda; 10 Ağustos’ta Tunceli’de askeri manevra ve tarama harekâtı yapılması, gerekli ödeneğin sağlanması yönünde bir karar alınmıştır.[66] Başbakan Celal Bayar 29 Haziran 1938 günü, TBMM’de yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

 

 

 

   “Dersim için tatbik etmek­te olduğumuz programın icabı olarak bu meseleyi süreti katiyede hal­letmek ve Dersim denilen işi sureti katiyede tasfiye etmek için ala­cağımız bir tedbir daha vardır.

 

 

 

Yakında ordumuz, Dersim havalisinde manevralar yapacaktır. Bu, münasebetle ordu,Dersim için vazife alacak ve umumi bir tarama hareketiyle tedip kuvvetlerine müzahir olaraktan, bu meseleyi kökünden söküp atacaktır. (bravo sesleri ve sürekli alkışlar) Arka­daşlar, Dersimliler ne istiyorlar? Dersimli Orta Çağa ait bir zihniyetle orada oturup şekavet yapmak istiyor. Mal çalacağız, diyor. Silahla ge­zeceğim müsamaha edeceksiniz, diyor Vatani mükellefiyetlerimi ifa etmeyeceğim, imtiyazlı bir insan olarak hepinizin muvacehesinde do­laşacağım, diyor. Bilinmesi lazım gelen bir hakikat vardır ki, Cumhu­riyet böyle bir vatandaş tanımıyor. (Bravo sesleri, sürekli alkışlar) Cum­huriyet külfette olduğu kadar nimette, nimette olduğu kadar külfette müsavi ve seyyam muameleye tabi insanlardan mürekkeptir. (bravo sesleri sürekli alkışlar) Bu hakikat anlaşılıncaya kadar, kuvvetlerimiz orada fiilen bulunacaktır. Eğer ellerinde bulunan silahı teslim ederler ve Cumhuriyet'in emirlerine intiyad ederlerse, kendileri için yapacağı­mız şey, muhabbetle göğsümüzü açıp deraguş etmektir. Bu yapılacak­tır. Dersimliler sesimizi işitmelidir.Bu kürsüden akseden bir sadayı, kendi menfaatlerine göre, muhakeme etmelidirler. Bizim sesi­mizde şefkat olduğu kadar, kudret devardır. (Alkışlar) Bu ikisin­den birini intihap etmek, kendilerine aittir. Bilmelidirlerki şefka­timiz de, kahrımız da boldur.

 

 

 

...

 

 

 

Biz Kemalizm karşısında hangi mem­leketten gelirse gelsin, hangi manayı ifade ederse etsin, ister sağ, ister sol, ne isterse olsun herhangi yabancı bir cereyanı yadırgayan insan­larız. Bizim için esas olan şey: Kemalist rejimdir, Türk vahdetidir, Türk milliyetçiliğidir. (alkışlar)"[67]

 

 

 

         Hükümetin bu kararlılığına rağmen, Koç, Resik ve Şamuşağı aşiretleri de civar köy ve yaylalara saldırarak halkın hayvan ve eşyalarına el koymuşlardır. Asilerin yanında yer almadıkları gerekçesiyle de Karaballılar'a ait Karasil ve Ziyal köylerini yağma edilerek yakmışlardır.

 

 

 

         31 Temmuz 1938’den itibaren ordu manevrasına katılacak birlikler harekât sahasına hareket etmeye başlamışlardır. Manevralara Diyarbakır, Tokat ve Kars'taki üç kolordu katılmış ve harekâta 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Kâzım Orbay kumanda etmiş, amaç Dersim’de kanun tanımazlığa son vermek olmuştur.

 

 

 

1938 askeri harekâtı, 1938 Eylülü sonunda, kimi kaynaklara göre 15.000, kimilerine göre 13.160 kişinin ölümü ile sonuçlanmıştır.[68]

 

 

 

İngiliz Dış İşleri Bakanlığı’nın gizli belgeleri arasında yer alan, 22 Mayıs tarihli bir belgede şu bilgilere yer verilmiştir:

 

 

 

Sayılarının 1500'ün üstünde ol­duğu söylenen Kürt asilerinin Türk kuvvetlerine ciddi kayıp­lar verdirmeye devam ettiği ve ellerine düşen subayların vü­cutlarını vahşice parçaladıkları söylenmektedir."[69]

 

 

 

 

 

 

 

         Askeri Yönden Tunceli’nin Stratejik Önemi Nedir?

 

 

 

(Jeopolitik Yaklaşım)

 

 

 

 

 

 

 

Atatürk tarafından arabulucu olarak görevlendirilen Vali Ali Cemal (Bardakçı) aşiret reisleri il yaptığı toplantıda “Atatürk’ün size selamını getirdim, … hükümet Dersim’den emin olmak istiyor” demiştir. Yaklaşan İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Dersim (Tunceli) yöresinin, Türkiye Cumhuriyeti yönünden güvenilir bir bölge konumunda olması ayrı bir önem taşımıştır.

 

 

 

Tunceli yöresinin bu önemi ile ilgili oldukça isabetli bir değerlendirme, o günlerde yayınlanan askeri bir dergide[70] bir kurmay subayın kaleminden aşağıdaki gibi günümüze aktarılmıştır:

 

 

 

 

 

 

 

         Kuzeydoğu Kafkas Cephesi Yönünden;

 

 

 

 

 

 

 

         Tunceli yöresi her cepheden önce, Kafkasya cephesi yönünden önemlidir. Bu önemi şöyle sıralamak mümkünüdür:

 

 

 

-Hudut boyuna yapılan asker sevkiyatında, kuzey bölgesinde bulunan kıta’ların Erzincan ovasına intikalini kolaylaştırır.

 

 

 

-Seferberlik nakliyatında güney bölgesindeki insan, hayvan ve taşıt araçları ile güneydeki kaynaktan kuzeydeki kıtalara yapılacak yardım mümkün mertebe erken yapılarak seferberliğin ikmali kolaylaşır.

 

 

 

-İkmal nakliyatında Diyarbakır, Elazığ, Malatya ve hatta Gaziantep ve Kahramanmaraş bölgelerinde var olan iaşe ve yem maddelerinin Kafkas cephesine kolayca ulaştırılmasını temin eder.

 

 

 

Bu özelliği oldukça önemlidir. Beyazıt, Ağrı (Karaköse), Erzurum, Kars, Ardahan, Trabzon, Erzincan ve Gümüşhane illerini kapsayan Kafkas cephesi; memleketinizin en fakir bölgesini oluşturmaktadır. Güney bölgesiyle büyük ve sarp dağlar ile ayrılan bu bölgenin güneyle olan bağlantısı güç olduğu gibi orta Anadolu ile olan irtibatı da pek mükemmel olmayan bir ya da iki yola bırakılmıştır. Bu bölgenin bu ana kadar memleketimizin en verimli ve sanayi bölgesi olan Marmara havzası ile en emin ve yakın bağlantısı deniz yolu ile ve Trabzon üzerinden yapılmaktaydı. Ancak bu cephede muharebe edilen düşman da bir Karadeniz devleti olduğu için, çok defa olarak deniz yolundan faydalanmak çok zarar, ziyan ve can kaybına neden olurdu. Bu bakımdan kendi yağıyla kavrulmak zorunluluğunda kalan bu uzak bölgemiz, deney ile kanıtlanmıştır ki, şimdiye kadar yapılan bütün seferlerde ancak 3 veya 4 kolorduyu iaşe edebilecek güçtedir. Bundan fazla kuvvet bulundurulduğu takdirde, iaşe ikmali oldukça zorluk gösterir. Sivas-Erzurum demiryolunun hizmete açılmasıyla, bu cepheye yapılacak ikmal nakliyatı önemli miktarda kolaylaşmış olacaktır. Fakat özellikle iaşe ikmali bakımından Tunceli mıntıkasının da mühim yardımları dokunacağı doğrudur.

 

 

 

 Memleketimizin zahire ambarı telâkki edilen Diyarbakır havalisindeki ürünler Tunceli mıntıkasında açılan iki ana yol aracılığı ile kuzeye, kamyonlarla Erzincan ovasına nakledilerek, Kafkas cephesinin iaşe ihtiyacı temin edilmiş olur.

 

 

 

Büyük Harpte (Birinci Dünya Savaşı) bu bölgede yol olmayışı ve bilhassa bu bölgenin asayişinin emin olmaması yüzünden Diyarbakır bölgesinden kuzeye nakledilecek iaşe maddeleri günlerce hayvan ve kağnı sırtında Fırat batısını dolaşarak gönderilememiş idi. Bu yüzden Fırat kuzeyinde muharebe eden kıtalarımız çok sıkıntı çekmişlerdir.

 

 

 

-Üstün düşman kuvvetleri karşısında kuvvetlerimizin Erzurum bölgesini terk ederek, Erzincan mıntıkasına çekilmeleri halinde, bu bölgeye güneyden getirilecek yeni kuvvetler düşmanın yan ve gerilerine taarruz etmek imkânını verecektir.

 

 

 

Ancak bunun için Munzur silsilesinin geçitleri ve bilhassa (Erzincan-Pülümür) yolu ile (Kemah-Ovacık) yolu elde bulundurulmalıdır.

 

 

 

Bu yollar elde bulundurulmadığı ve düşman eline terk edildiği takdirde, durum; düşman için daha faydalı ve bizim için daha çok zararlı olur. Bu takdirde; önce Munzur geçitlerini elde bulunduran düşman kuvvetlerine taarruz etmek mecburiyeti vardır. Bu ise hem güç ve hem de pek az başarı vaat eder. Bu nedenle pek çok önem kazanan Munzur geçitlerinin, kendi kuvvetlerimizin Erzincan doğusuna çekilmeleri halinde mümkün olduğu kadar uzun zaman elde bulundurulması zaruridir. Tunceli’de yapılacak böyle bir hareket kuvvetin derecesine göre sonuç verir. Ancak, kuvvetle yapılacak olursa, düşmanın yan ve gerilerine yapılan taarruz cephe taarruzu ile de birleştirildiği takdirde imha edici bir sonuç verir. Gerçekten Tunceli arazisi ve bilhassa Munzur dağları büyük kuvvetlerle böyle bir imha edici taarruzun yapılmasına o kadar müsait değilse de taarruz düşmanın yan ve gerilerine yapıldığından, küçük kuvvetlerle de yapılsa maneviyat üzerinde önemli etki yapacağı için, yine imha edici sonuçlar alınabilir. Az kuvvetle yapılan mahdut hedefli ve gösteriş taarruzları düşmanın yanına yapıldığı için ümit edilen sonuçtan daha çok başarı verir. Ekseriya düşman maneviyatı üzerinde önemli etkiler yapması kuvvetle muhtemel olan bu yan ve geri taarruzlarının, bir gerilla şeklinde ve bura halkından birleşik küçük kıtalarla yapılması düşmanı daha ziyade yıpratır.

 

 

 

-Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi muhtelif cephelerde üstün düşman kuvvetleri ile savaştığımız takdirde; Kafkas cephesinden ilerleyen üstün düşman kuvvetlerinden bir kısmı Erzurum-Erzincan yönünde ilerlerken diğer bir kısmı da Bingöl dağları güneyinden ve Murat Irmağı boyunca ilerlemesi halinde, Tunceli bölgesinin kıymet ve önemi daha çok artacaktır. Bu halde, iki koldan batı ve güneybatıya doğru akan düşman kuvvetleri arasında Palandöken-Bingöl dağları ile Kiğı dağları denilen Şakşakdağı-Cemaldağı ve nihayet Munzur dağları önemli ve arızası çok birer engeldir. Bu engeller dolayısı ile dış hatlarda muharebe eden düşman kuvvetlerinin birbirleriyle irtibat yapmaları güç olacağından, iki kolun müşterek hareketi temin edilemeyecek ya da zorlukla mümkün olacaktır. Hâlbuki bu düşman kuvvetleri karşısında bulunan ve iç hatlarda muharebe etmekte olan Türk kuvvetleri, Tunceli’de yapılan güzel yollar sayesinde birbirleri ile emin bir surette irtibat kurmayı başaracakları gibi, bir bölgede çok kuvvet toplamak istenildiği takdirde, kuvvet kaydırmak imkânını da bulabileceklerdir.

 

 

 

 

 

 

 

Güneydoğu (Irak) cephesi yönünden;

 

 

 

 

 

 

 

Tunceli bölgesi, eskiden “Serhat darülharekâtı” denilen Kafkas cephesinden sonra, ikinci derecede Irak cephesi ile ilgilidir. Bu cepheye olan yardımları da Kafkas cephesine olan yardımlarının hemen hemen aynıdır. Bundan başka önemli yardımı da şudur:

 

 

 

Irak’tan memleketimizi istilâ için ilerleyecek olan bir ordunun ilk işgal edeceği asker yığınak mıntıkası Diyarbakır havalisi ve ilk işgal edeceği asker yığma hedefi de Diyarbakır şehridir. Bu bölge, düşmanın daha içerlere doğru ilerlemesini kolaylaştıran bir bölgedir. Buradan sonra şu üç ihtimale göre hareket edebilir:

 

 

 

-Eğer Kafkas cephesinde savaştığımız bir düşman ordusu ile birlikte hareket etmek gayesini güdüyorsa; bu takdirde Tunceli Türk ordusu için önemli bir manevra bölgesi olur.

 

 

 

-Eğer Suriye cephesinde savaştığımız bir düşman ordusu ile birlikte hareket etmek amacını güdüyorsa; bu halde şüphe yok ki Elâzığ-Malatya istikametinde ilerlemesine devam edecektir. Bu takdirde de Malatya bölgesinde Fırat Nehri boyunda cepheden tevkif ederken, Elâzığ bölgesine bir kartal bakışı ile bakan ve çok hâkim ve müessir olan Tunceli bölgesinden, yandan etki yapmak imkânı mevcuttur.

 

 

 

-Eğer yalnız başına hareket ediyorsa; bu halde de yine Elâzığ-Malatya yönünü takibe mecbur olacaktır. Çünkü Diyarbakır havalisinden sonra doğrudan doğruya batıya yönelmesi, yolların yetersizliği ve Fırat Nehri’nin batısında Komaken Torosları denilen ve mühim birer engel olan Malatya Toros’larının bulunuşu dolayısı ile kendi harekâtını sonuç alamamak durumuna uğratır. Güneybatıya yönelerek Urfa genel istikametinde ilerlemesi ise hiç bir amaç ve sonuç vermez.

 

 

 

Görülüyor ki, doğu Anadolu’nun tam göbeğinde önemli bir yer işgal eden Tunceli bölgesi askeri yönden önemlidir. Bu nedenle siyasal, idarî ve ekonomik yönden memleketimiz için daha birçok yardımları dokunacağı muhakkak olan bu mıntıkada, Cumhuriyet Hükümetimizin ıslahat yapması ve yollarla mektepler açtırması çok isabetli olmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

         Dersim olaylarını nasıl değerlendirmek gerekir?

 

 

 

 

 

 

 

Dersim askeri harekâtları ile ilgili birçok belge yayınlanmıştır. Bu konuda tarafsız ve bilimsel olanların ortak noktası; Tunceli (Dersim) yöresinde yapılan askeri harekâtın ayaklanmaları bastırmaya yönelik olduğudur.

 

 

 

Öte yandan bu ayaklanma, Osmanlı döneminde zulüm ve kıyım gören Alevilerin haklarını korumaya yönelik değil, ayrılıkçı ve çıkarsal bir içerik taşımasıdır.

 

 

 

Ayaklanmaya yöre halkı, bütünü ile katılmamıştır. Sınırlı sayıda aşiret isyan etmiştir. Ayaklanmaların bastırılması sonrasında, dönemin iktidarı CHP’nin yurttaşlar tarafından desteklenmiş olması ve Atatürk’e saygıda kusur etmemeleri; halkın aşiret baskısından ağa zulmünden kurtulmanın bir göstergesidir.

 

 

 

Seyit Rıza, başkaldırısında Alevilik konusunu değil Kürtlük konusunu önde tutmuştur. Yavuz Selim döneminden beri kışkırtılan Kürt konusu, Lozan Antlaşması sürecinde de emperyalistler tarafından gündeme getirilmiştir. Ancak Türk tarafının gayretleriyle Türkiye sınırları içinde yaşayıp da Müslüman olmayanların dışındakiler “azınlık” sayılmayacağı hükme bağlanmıştır.

 

 

 

Bir Türk boyu olarak varlıklarını sürdüren yöre halkına, Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’e karşı oluşturmak istediği bir tampon bölgeyi “Kürdistan” olarak sunmuştur. İlerleyen yıllarda II. Abdülhamit, "ayır ve hükmet" siyaseti ile Kürt bağımsızlık hareketini kışkırtmıştır.[71] Osmanlı’nın kendi saltanatı için yurttaşlarını yabancılaştırması, ötekileştirmesi siyasetine rağmen Atatürk, Anadolu’da birlik ve bütünlük sağlanmasına çalışmıştır. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmakla kalmamış, onca ekonomik, sosyal, siyasal ve benzeri yaşamsal alandaki yıkıntıyla Cumhuriyet dönemine bir de etnik ayrımcılık etkeni bırakmıştır.  Bulunduğu bölgenin kaçınılmaz gereği olan; ulus ve üniter devlet bütünlüğünü sağlamaya yönelen devlet kurucusu (Kurucu Baba) Atatürk, onca yokluklarla uğraşırken, hem Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı sürecinde, hem de Cumhuriyet döneminde bu etnik ayrımcılık kökenli ayaklanmalarla uğraşmak durumunda kalmıştır. 

 

 

 

Atatürk’e göre; “… Kürtlerle Türkler birbirinden koparılmayı kabul etmez öz kardeşlerdir. Bugün için vicdani borcumuz, Kürtler, Türkler, bütün İslami unsurlar tek vücut ve tek yürek olarak bağımsızlığımızı savunmak ve vatanın parçalanmasını önlemektir.”[72]

 

 

 

         Bu bağlamda; Atatürk’ün güncelliğini korumakta olan şu sözünü anımsatmakta yarar bulunmaktadır:

 

 

 

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri eğitimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce, Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir.”[73]

 

 

 

         Dersim askeri harekâtında kimyasal (zehirli gaz) kullanıldığı yolundaki açıklamaların bir “iftira”  olduğu, İngiliz Devlet Arşivinden elde edilen dönemin gizli belgelerine dayanılarak kanıtlanmıştır.[74]

 

 

 

Belgelere yansıdığına göre; 1937-38 yıllarında Türkiye’nin elinde zehirli gaz olmadığı gibi zehirli gazın silah olarak kullanılacağını bilen uzman bile yoktur. Konu ile ilgili uzman İngiltere’den istenmiş, İngiltere bu isteği ancak 1939 yılında kabul etmiştir.

 

 

 

         “İnsan hakları”, “evrensel haklar”, “uyum paketleri”, “yasal zorunluluk” gibi kılıflara büründürülerek, ülkemize yönelik açıktan ya da çoğu kez örtülü hasımlığın gerisindeki gerçeği görebilmek için; ülkemizin özeliklerini bilmek ve bu özelliklerden kimi güçlerin yararlanmayı beklediklerini unutmamak gerekmektedir. Ülkemizin sadece coğrafi ve stratejik konumu değil, aynı zamanda genç, dinamik, üretici olduğu kadar yabancı üreticiler için tüketici nüfusa sahip olması, üretim olanaklarının devreye sokulması durumunda 400 milyona kadar insanı besleyecek potansiyele sahip olması, İslam ülkeleri içinde demokratik-laik cumhuriyet ile yönetilmekle çevresine iyi bir örnek olması da dikkat çeken etkenlerdendir. 

 

 

 

         Dünyanın sayılı ordularından biri olan Türk Silahlı Kuvvetleri ile savaşacak ölçüde destek gören terörün sürmesinin kimlerin işine yaradığı da doğru yorumlanmalıdır.

 

 

 

         Osmanlı döneminde çıkarılan ayrılıkçı ayaklanmalar dışında, TBMM ve Cumhuriyet yönetimi döneminde bölücü ve gerici içerikli 54 ayaklanma olmuştur. Bütün bu ayaklanmalar, yönetimin kararlı tutumu sonucunda bastırılmış, suçluları cezalandırılmıştır. Halen sürmekte olan aynı içerikli ayaklanmanın da aynı kararlıkla bastırılması gerekir. Aksi halde duvarından taş sökülme süreci başlayan yapının altında yaşam olmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Rıza Zelyut, Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği, Kripto Yayınları, 6. Baskı, Ankara, 2010, s. 37.

[2] M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nujen Yayınları, İstanbul, 1995, s.10.

[3] Naşit Hakkı Uluğ, Derebeyi ve Dersim, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2009, s. 23.

[4] Türk Ansiklopedisi’nden aktaran; Suat Akgül, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanlar ve Gerçekler, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1992, s. 10.

[5] Naşit Hakkı Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2007, s. 28.

[6] Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 3. Kitap, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1996, s. 196.

[7] Baki Öz, Dersim Olayı, Can Yayınları, 2. Baskı, 2008, s. 62-63.

[8] Aktaran; Rıza Zelyut, a.g.y., s. 54-55.

[9] İbrahim Kafesoğlu’ndan aktaran; Mehmet Zülfü Yolga, Dersim (Tunceli) Tarihi, Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı yayını, Ankara, 1994, s. 73.

[10] Kâzım Karabekir, Kürt Meselesi, Emre Yayınları, İstanbul, 1994, s. 11.

[11] Suat Akgül, Amerikan ve İngilizRaporları Işıdığında Dersim,  Yaba Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2004, s. 20-46.

[12] Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi 1937-1938, Kitap Yayınları, İstanbul, 2011, s. 61.

[13] Naşit Hakkı Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2007, s. 147.

[14] M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dêrsim, İstanbul, 1997, s. 94. (Baytar Nuri -Nurettin- olarak bilinen, Kürtçülük ve Dersim olaylarının önde gelen kişilerinden olan Nuri Dersimi’nin kime hizmet ettiği belli olmadığı yönünde eleştiride bulunan kimi yazarlar, bu kişimin yazdıklarının güvenilir olmadığını ima etmektedirler. Nuri Dersimi’nin “Kürditan Tarihinde Dersim” adını taşıyan kitabının; Bakanlar Kurulu’nun 09.10.1952 tarihli ve 3/15723 sayılı Kararı ile o dönem Türkiye’ye sokulması yasaklanmıştır.

[15] Ebubekir Pamukçu, Dersim Zaza Ayaklanmasının Tarihsel Kökenleri, Yön Yayıncılık, İstanbul, 1992, s. 57.

[16] Dersim Jandarma Umum Komutanlığı … s. 164.

[17] Aktaran; Suat Akgül, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanlar ve Gerçekler, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1992, s. 43.

[18] Dersim Jandarma Umum Komutanlığı … s. 13-18.

[19] Rıza Zelyut, Dersim …, s. 290.

[20] A.g.y., s. 206.

[21] A.g.y., s. 263.

[22] Soner Yalçın, Kürtlerin temel sorunu ’çakma seyit’ düzeni, Hürriyet Gazetesi, 23.11.2008.

[23] Naşit Hakkı Uluğ, a.g.y., s. 93.

[24] CHP milletvekillerinden Dersim kökenli Sinan Yerlikaya, 25.11.2011 günü yayınlanan Net Tv de katıldığı “Başkent” programında; Seyit Rıza’nın seyit soyundan gelmediğini, Seyit Rıza’ya “seyitlik” unvanını yörenin pirlerinin-mürşitlerin (ileri gelenlerin) verdiğini açıklamıştır.

[25] Rıza Zelyut, a.g.y., s. 250.

[26] Aktaran; Çetin Yetkin, İktidara Karşı Türk Direniş Ve Devrimleri, Cilt; III, İstanbul, 2003, s. 894.

[27] M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nujen Yayınları, İstanbul, 1995, s. 53.

[28] A.g.y., s. 198.

[29] Mahmut Akyürekli, a.g.y., s. 26.

[30] A.g.y., s. 137.

[31] Martin Van Bruinessen,  a.g.m.

[32] Martin Van Bruinessen, a.g.y.

[33] M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dêrsim, İstanbul, 1997, s. 174.

[34] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 2, s. 336.

[35] 15.1.1220 tarihli telgraflar, Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt 6, s. 148-149.

[36] Suat Akgün, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanlar ve Gerçekler, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1992, s. 101 ve devamı.

[37] 03.08.1938 tarihli ve 39152 sayılı yazı eki, Şam Konsolosluğu şifre yazısı.

[39] Atatürk’ün 1 Kasım 1935 günlü konuşması, http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d1yy.htm (10.10.2011 günü erişildi)

[40] (Derleyenler; Tuba Akekmekçi, Muazzez Pervan), “Doğu Sorunu” Necmeddin Sahir Sılan Raporları (1939-1953), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2010, s. 305-340

[41] Baki Öz, Dersim Olayı, Can Yayınları, 2. Baskı, 2008, s. 135-136.

[42] Yatırım salt ekonomik ve alt yapı yatırımları olarak görmek yanlıştır. Asıl etkili ve kalıcı yatırım ulusal içerikli eğitim yönünde yapılanıdır. Nitekim Köy Enstitülerinin yaygınlaştırıldığı dönemde bu kuruşlardan Tunceli ilimizde yararlanmıştır. Köy Enstitülerinin kuruluş yıllarında, bu kuruşların başmimarı İsmail Hakkı Tonguç, okullarda teftiş yapmak için Tunceli’ye gitmiştir. Bir okulda tebeşiri tutmayı beceremeyen köylü şunları söylemiştir:

“Şu dağların arkasında çobanlık, hırsızlık, eşkıyalık yapar geçinmeye uğraşırdık. Hayvandan farkımız yoktu. Bizi güden çıkmadı. Çok şükür çocuklarımız okuyor. Onlar bizim çektiklerimizi çekmeyecekler, buna kıvanıyorum.” Tonguç’a Kitap, İstanbul, 1961, s.63.

[43] Turgut Özakman, Cumhuriyet Türk Mucuzesi, 2. Kitap, s. 588.

[44] Suat Akgül, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanlar ve Gerçekler, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1992, s. 124.

[45] Rıza Zelyut, Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği, Kripto Yayınları, 6. Baskı, Ankara, 2010, s. 294.

[46] Baytar Nuri’den aktaran; Rıza Zelyut, a.g.y., s. 268.

[47] Malatya Valiliği’nin; 05.02.1936 tarihli ve 155 sayıl şifre yazısı.  BCA Belge No: 030 10 111 743 13.

[48] 25.02.1933 tarihli ve 106/959 sayılı İçişleri Bakanlığı raporu. BCA Belge No: 030 10 128 923 4.

[49] Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları II. Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, s. 54.

[50] A.g.y., s. 54-67.

[51] Sabiha Gökçen, (Anıları kaleme alan; Oktay Verel),  Atatürk’le Bir Ömür, Altın kitaplar, İstanbul, 1994.

[52] Söz konusu Kanun, 13.01.1936 tarihli ve 3204 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

[53] Gizli Nüfusların Sayımı Hakkında 2576 sayılı Kanun; R.G: 17.07.1934-2752.

[54] Ali Kaya, a.g.y., s. 451.

[55]  (İsmet İnönü’nün 8. başbakanlığı; 1 Mart 1935-1 Kasım 1937 tarihleri arsını içermektedir.)

[56] 4. Umum Müfettişliğin 08.04.1937 tarihli ve 491 sayılı yazı örneği. BCA Belge No: 030 10 11 744 2.

[57] Suat Akgül, Yakın Tarihimizde , s. 129.

[58] Aktaran; Ali Kaya, Başlangıçtan Günümüze Dersim Tarihi, Demos Yayınları, İstanbul, 2010, s. 476.

[59] Rıza Zelyut, Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği, Kripto Yayınları, 6. Baskı, Ankara, 2010, s. 304.

[60] Ulus ve üniter devletin halen güncelliğini koruyarak, ne kadar önemli olduğunu; Yugoslavya’nın iç savaşa sürüklenerek parçalanmasına, Irak’ın Sünni, Şii, Kürt ve Türkmen olarak ötekileştirmeye itildikten sonra, ulusal kaynaklarına el konulmasına bakarak anlamak mümkündür.

[61] Seyit Rıza’nın idamını gerçekleştirmesi için özel görevlendirilen İhsan Sabri Çağlayangil (1908-1993); Adalet Partisinin Dışişleri Bakanlarındandır.  Emperyalizme karşı mücadele ettikleri için, 6 Mayıs 1972 günü idam edilen; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam olunmaları yönünde oy kullanan Süleyman Demirel’in genel başkanı olduğu Adalet Partisi Senato üyesi olarak TBMM’nde bulunmuştur.

[62] Sağlık Bakanlığının; 08.12.1937 tarihli şifre notu. BCA Belge No:  030 10 110 738 8. (Ek:9).

[63] Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1992, s. 386-392.

[64] Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 3. Kitap, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1996, s. 216.

[65] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Remzi Kitapevi, 3. Cilt, 3. Baskı, İstanbul, 1969, s. 553.

[66] Genelkurmay Başkanlığı’nın; 21.07.1938 tarihli ve 18379 sayılı yazısı. BCA Belge No: 030 10 111 743 31.

[67] Ali Kaya, Başlangıçtan Günümüze Dersim Tarihi, Demos Yayınları, İstanbul, 2010, s. 512-513.

Bu noktada Celal Bayar’ın, Atatürk döneminde  “Kemalizm’e sıkı sıkıya sarılır görünmesine rağmen, gerçek Kemalist olmadığını; Atatürk’ün ölümünden sonra, toprak reformunu engelleyen kişilerle birlikte hareket etmekle, Atatürk’ün hedefi olan tam bağımsızlığı zedelemekle, dinin istismar edilmesine göz yummakla ve benzeri Kemalist içerikten yoksun siyaset gütmekle kanıtlamış olduğunu hatırlamak gerekir.

[68] Ali Kaya, a.g.y, s. 531.

[69] Rıza Zelyut, Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği, Kripto Yayınları, 6. Baskı, Ankara, 2010, s.303.

[70] Ahmet Hulki Saral, “Askeri Bakımdan Tunceli Hakkında Bir Etüt” (Askeri Mecmua, Genelkurmay Yayını, 1. Kanun (Aralık) 1937, Sayı 107, Yıl 55),  s. 759-769. (Söz konusu makale, A.H. Saral’ın oğlu İsmail Tosun Saral tarafından, günümüz Türkçesine çevrilip özetlenerek, 16 Ocak 2012 tarihli Ulus gazetesinde yeniden yayınlanmıştır.)

[71] Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları I,  Kaynak Yayınları, İstanbul 1992, s. 135.

[72] Atatürk’ün, 16 Haziran 1919 tarihli telgraf, Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, cilt: 2, s. 388-389.

[73] Atatürk, Atatürkçülük, 3. Kitap, İstanbul, 1984, s.32.

[74] Belgeler, Cengiz Özakıncı tarafından elde edilmişi ve Bütün Dünya Dergisinin, Başkent Üniversitesi Yayanı,  Haziran 2012 (Sayı:2012/06)72-77. sayfalarında yayınlanmıştır.