KÖY ENSTİTÜSÜ ÖĞRENCİLERİNDE DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞ

 

"BİZİM KÖY"ÜN YAZARI MAHMUT MAKAL'IN KALEMİNDEN KÖY ENSTİTÜLERİ

(Alıntı: Edebiyat Nöbeti Dergisi, Mart-Nisan 2016 sayısı. s. 43-49.)

KÖY ENSTİTÜSÜ ÖĞRENCİLERİNDE DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞ

Mahmut MAKAL

Eğitim yaşamla iç içe olması gereken bir kavramdır. Yaşamın dışında düşünülemez. O yüzden, eğitim programlan bireyi, toplumu ve çevreyi dengelemek, gerçekçi olmak zorundadır. Çünkü, eğitim uygulamalarını yaşamsal ve dünyasal kılmazsak, toplumu etkilemeden, hatta ters yönde etkileyerek sürüp giden ezberciliği yürütmüş oluruz... Yaşamsal ve toplumsal eğitim derken, eğitim ve çağa ayak uydurmamızı sağlayacak demokratik bir eğitimi söz konusu etmek istiyoruz. Bu, yüzyıllardır alışılmış karatahta ve ders kitabının dışına çıkan, yeni insanın yetişmesinin yolu demektir. Değerlerin yaratıcısı olan insanı yetiştiremezseniz, yasalarla, yönetmeliklerle, söylevlerle hiçbir yere varamazsınız.' Pir Sultan Abdal, “Çok keramet var insanda” diyor. Ben de diyeceğim ki, “Çok keramet var insanın elinde ve insan kafasında!” Yapılması gereken de, elle kafayı birleştiren eğitim,..

Köy Enstitüleri uygulaması, eğitim yoluyla köyü canlandırmak, toplumu etkilemek, yetiştirilecek yeni insanların çabalarıyla çağdaş uygarlık kervanının ardından yetişmek ereğine dönüktü. O yıllarda Falih Rıfkı’nın' yazdığı gibi, “Tonguç Baba ve arkadaşları alınlarının teriyle, bol yemiş verecek bir ağacı sulamaktaydılar,” Bu ağacın meyveleri, bilimsel olarak saptanmış olan “İnsanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni arasında kurabileceği uyumla doğru orantı olduğu.,,” gerçeğine uygun biçimde yetişmişlerdir... Tonguç’a göre, eğitimin asıl ereği, halk kaynağını ele geçirmek, üstündeki karanlığı kendisinin atmasını sağlamaktır. Bu, lafla olmayacağı için, halk çocuklarının bu anlamda eğitilmesi gerekir. Bunun dışında bir yolu yoktur toplumsal bilinci yaratmanın. Sağlıklı, yenilikçi bir eğitim uygulamasıdır ki, vatandaş etkinliklerini toplumsal yaşamın, devlet örgütünün temeli durumuna getirir. Köy Enstitülerinin kurucusuna göre, iş eğitimi, eğitim işinin temel taşıdır, “îş içinde eğitim” demek ise, iş eğitimi yoluyla İnsanı donatmak, deyim yerindeyse, yaşam için, toplumsal sorunlarla savaşım için insanı pişirmektir,,.

Halk kaynağının harekete geçirilmesi, üstündeki karanlığı halkın kendisinin atmasıdır erek...

O yıllarda, devletin ve Eğitim Bakanlığının üst düzey yöneticileri, kırtasiyeciliğin üstünde düşünen kişiler olarak, bu öğrencilerin kişilik sahibi, düşünen, konuşan insanlar olarak yetişmelerini istiyorlardı. Bu durum, “Köy Enstitüleri” konusunda çıkarılan yasalarda, yönetmeliklerde ve yönergelerde açık açık görülür. Dersler ve işler angarya olarak değil, öğrenci bilinçlendirilerek, neyi niçin yaptığına inandırılarak yaptırılacaktır. Öğrencileri değerlendirme notları, bir silah olarak kullanılmayacak, verilen eğitimin bir değerlendirilmesi olarak ve öğrencinin de bilgisi içinde verilecektir. Bu yüzden öğretmenlerde olan not defterinin aynısı öğrencinin cebinde de vardır. Yani öğrencilerin şu ya da bu nedenle ezilmemeleri için her önlem alınmıştır. Erek, “yeni insan”ın yetişmesini sağlamaktadır.

“Köy Enstitüleri”nin yasa taslaklarını, yönergelerini hazırlayan ve bu eğitim sitelerinin kurucu olan İsmail Hakkı Tonguç, bilen, uygulayan, düşünen, konuşan, güçlükleri göğüsleyen, direnen, köyün eğitim yoluyla canlanması için çalışan “yeni insanın”ın yetişmesinin sağlanmasını istiyordu. Tonguç, Köy Enstitülerinin açılmasıyla varılmak istenen ana ereği şöyle Özetlemişti: “Köy meselesi, bazılarının sandıkları gibi mihaniki bir surette (düşünülüp planlanmadan) koy kalkınması değil, anlamlı ve bilinçli olarak köyün içten canlandırılmasıdır. Köy insanı, öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirilmeli ki, onu hiçbir kuvvet, yalnız kendi hesabına ve insafsızca sömüremesin. Köyün sakinlerine köle ve uşak muamelesi yapmasın. Köylüler, bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi, köyde eğitim sorunları da içinde olmak üzere, bu demektir,,. ” *

Tonguç, çok zor koşullarda kendini yetiştirmiş, öğretmen okuluna girmek için, İstanbul’da Maarif Nazın ile görüşmüş, sonra da yaya yapıldak İstanbul’dan Kastamonu’ya günlerce yürümüş ve halk çocuklarının, okuma yolunda kendi durumuna düşmemeleri için yaşamını adamaya yemin etmiş bir eğitkendir. Onun bu inanmışlığını, ilk kez yüz yüze geldiğimizde görmüştüm: 1943 yılı Nisan’ının ilk haftası. Okula gireli on gün oldu. Okul kuruluş halinde olduğu için duvarın güneşli yanında açık havada ders yapıyoruz. Yanında beş altı Bakanlık yetkilisiyle birlikte Tonguç geldi. Öğretmenimiz Mümtaz Sayın,, dersin Yurt Bilgisi, konunun da devletin vatandaşlara karşı görevleri olduğunu söylendi. Öğretmene, beklemesini söyledikten sonra beni kaldırdı. Devletin vatandaşlara karşı görevlerini saymamı istedi. Bu büyüklerimin karşısında dilim tutuldu. Hiçbir şey söyleyemedim. Ama fazla beklemeden, Tonguç konuştu öğretmenimize dönerek: “Bunlar yüzyıllardır susturuldukları için konuşmaları kolay olmaz. Derslerinizde ve derslerin dışında üstünde duracağınız ilk şey bunların dilinin çözülmesi, konuşmalarını sağlamak olmalıdır...”

Düşünme alışkanlığı çok önemli bir konu. Ne yazık ki okullarımızda bilim, mantık ve felsefe dersleri bu alışkanlığı yaratıp yerleştirmekten uzak. Üstelik felsefe dersleri kaldırıldı... Zaten eğitim düzenimizin temel yaklaşımı, çocuklarda öğrenme, bilgi edinme ve bilgi üretme hevesi uyandırmak yerine, başkalarının hazırladığı hazır bilgileri onların kafasına doldurmaktır. Çocuklarda bilme, düşünme isteği uyandırmayan, onlara yapılan işin sevgisini aşılamayan bu eğitim düzeninden geçenler, hiçbir, “bilim kültürü” kazanmadan okulu bitiriyorlar. “Köy Enstitülerini sözünü ettiğimiz bu eğitim düzeninden ayrı tutuyoruz. Çünkü bu yerleşik eğitim düzenine de örnek olacak biçimde, kuruluş yerleri, kuruluş ilkeleri ve iş eğitimi de içinde olmak üzere eğitim uygulamaları çok değişiktir. Zaten bu değişiklik yüzünden dikkatleri üzerine çekmiş, rahatı ve çıkarı kaçacak olanların hışmına uğramışlardır. Bu kurumların oluşmasında Atatürk’ün direktiflerinin çok etkisi vardır. Bu da bilindiği için, “Köy Enstitüleri”ne karşı olanlar, Atatürk devrimlerine de karşı olmuşlardır. TBMM Başkanı olarak Enstitülerin kapanmasında rol oynayan Karabekir’in şu sözü işin özetidir: “Atatürk’ü gençliğin vicdanında söküp atmadıkça bu ülkeye huzur gelmeyecektir.”** Bunun anlamı, Cumhuriyet öncesi uykuya dönülmesini istemekti. Köy Enstitüleri gitti, Atatürk devrimleri de neredeyse bitti.

Öğrencilerin daha ilk yıllarda bu kuramlarda edindiği düşünme alışkınlığına ve ürettikleri düşüncelere bakmakta yarar var:

Köy Enstitülerindeki özgür düşünme ve tartışma ortamı, öğrencilerin toplum sorunları üstünde düşünmelerine ve kafalarında soruların yığılmasına yol açıyordu. Yeri geldiğinde, çekinmeden düşüncelerini açıklıyorlardı, yazıyorlardı. Köydeki haksızlıkları önleyeceklerini, köylünün eğitim yoluyla uyandırılıp haklarına sahip çıkmasını sağlayacaklarını, çağa uygun bir yaşam düzeyinin sağlanması açısından düşünsel ve ekonomik yeniliklerin köye girmesi İçin uğraşacaklarını söyleyip yazıyorlardı, O yıllarda çıkan dergiler bu öğrencilerin kısalı uzunlu yazı ve manzumeleriyle doluydu. Bunlardan bazı örnekler vermek, dediklerimi doğrular sanırım:

“Şu ağa imiş, şu akraba imiş demeden, görevde hiç hatır gönül tanımayacağım." A. Ali Ergül

“Yolum doğruca bu kutsal kuruma düştü ve beş yıl köy aşkı ile dolu temiz havasını en küçük hücrelerime kadar emdim. Bugün, kerpiç yığını köylerden uzaklaşmak şöyle dursun, ona koşmak, onu yeniden kurmak, imar etmek istiyorum...“ Mehmet Ünver.

“Beş yıllık Enstitü hayatımızda aldığımız iş eğitimi, programlı ve teknikli çalışmalarımız bize, işin kolay ve kullanışlı taraflarını öğretti Enstitü’ye gelinceye kadar, bu memleketi kurtaracakların iyi elbise giyenler olduğunu sanıyor, ben de onlar gibi olmak istiyordum. Sonradan anladım ki alınan görevin mutlak ve zamanında yapılması gerekir, İşte biz kendimizi ona göre yetiştirdik.” Kadir Aytekin

“Ben bu kuruma beş yıl önce; bütün arkadaşlarım gibi, memur olmak, hayatımı daha rahat bir şekilde geçirmek için geldim. Daha ilk yıllarda bu anlayış değişmeye başlamıştır, Bunun yerine, köylülerime yararlı olmak için neleri öğrenmeliyim, onları daha ileri bir düzeye ulaştırmak için hangi bilgilen almalıyım, düşüncesi kafamı işgal etmeye başlamıştır.” Ali Özcan.

“Yüzyıllardır köleleştirilmiş, son zamanlarda da uyuşturucu sözlerle afyonlaşmış insanların uyarılması, görevini bilir, hakkını arar, alır olmaları; çevresine olduğu kadar doğaya da egemen olabilecek düzeye yükselmeleri görevini üzerimize almış bulunuyoruz.” Veli Demiröz.

“Kültür esas olmak üzere iş eğitimi de aldığımız muhakkak. Bir iş karşısında zaman ve zemin düşünmeden o işe sarılmamız bunu gösterir. Kışın dondurucu soğuğu altında eksi on derecede çatıda çalışmamız, bentte buz kırmamız, yollara kum dökmemiz bunun örnekleridir. Hiç unutmam, bentte buz kırarken ağabeyimin gelip ağlamasını ben gülerek karşılamıştım. O zaman anladım ki, beni oraya sürükleyen, ağlayanlar karşısında beni güldüren, Enstitümüzün bana verdiği İş eğitimidir.” Tahsin Saynur.

“Evet, yine memur olacağım; fakat, kesesini dolduran bir memur değil içinde yaşayacağı toplumun ‘refah ve saadetini’ düşünen, bu sonuca varmak için onlara yol gösteren, onlarla çalışan, onlar için çalışan, neşe ve hüzünlerini paylaşan, ‘onların olan’ bir memur çıkmak üzereyim.. ” İsmail Açıkgöz.

"Olayların içinde ben de yaşadım, fakat bu kötülükleri, bu gerilikleri, bu haksızları ben ancak bugün görebiliyorum. İşte bana, bu görüşleri kazandıran Enstitü'dür.” Ali Bayrak.

“Yurdun cennete çevrilebilmesi, milletimizin ileri milletler düzeyine çıkabilmesi için kafayla elin aynı düzeyde 'yetişmesi’ gerekir. Fikrin alın teri, el nasırı ile karışması şarttır. Fikir eser haline sokulmadıkça, başkalarına yarayacak şekle girmedikçe bence sıfır ve sıfırdır.” Durmuş Ali Uğur.

“İlkokuldaki müzik derslerine nüfus memuru kemanıyla gelecek de bize şarkı öğretecek diye kapıya bakıp durduğum halde, şimdiki müzik bilgim ve mandolinimle, sabahtan akşama kadar türkü, şarki ve oyun öğretecek kudretteyim.” İsmet Kutluk.

"Benim için en büyük mutluluk, insanların, milletimin, yüzleriyle, binleriyle değil, milyonlarıyla gülmesi, eğlenmesi, rahat yaşaması ve dünya nimetlerinden aynı derecede tatmasıdır.” **** Hayrettin Özer.

Enstitümde işlerin, derslerin getirdiği birikim sonucu öğrencilerin kafasında oluşan düşünce filizlerini örnekledikten sonra, ilköğretim seferberliği sürerken köylere yetkili uygulamacı olarak giden öğrencilerin anılarından da örnek vermek İsterim, Ali Yılmaz’ı dinleyelim:

“Okulu bitirmeden, yaz tatilinde İlköğretim Genel Müdürlüğünün planlaması sonucu Musa Çınar'la Bozkır ilçesine gittik. Muhtarlar toplantısında kaymakam yan çizmeye başladı: Bu müfettiş arkadaşlar, Ankara'dan bizim ilçedeki okulları yaptırmaya geldiler. Ama hani biz daha önce konuşmuştuk. Herkes Aydın, İzmir ve Söke'ye çalışmaya gitti. Köylerde çalışacak kimse kalmadı, değil mi?” Toplantıya ara vererek muhtarlarla özel konuşurlar, okul yapımında anlaşırlar ve kaymakamı da süresiz izne çıkmaya zorlarlar. Dereköy okulu yapılırken, işlik kapısının köşe bağlantısının şakulden kaçıklığı gözüne bakar.“ ‘Usta, lentoyu atma, o köşe kaçık. Bağlantıları da olmamış, duvarı şişirmişsiniz’ dedim. Attan atlayıp kapının köşesini yıktım. Başladım taşla köşeyi yapmaya. Baktım iki usta aralarında konuşuyor. ‘Yahu, çocuk ustaymış. Taşı attığı gibi duvara oturtuyor.’ Bir daha şişirme yapmadılar.

“Golden starking elmalarından aşı kalemleri seçtim. Hale şeftalisinden de uygun birer demet kalem hazırladım. Çantama paketler halinde yerleştirdim. Ertesi gün köyüme hareket ettim. Kalem aşısının mevsimiydi. İkiardıç yöresindeki ağaçlara kalem aşısı yaptım. Meyveler görmeye değerdi... Yaz tatilimde mezuniyet tezimle ilgili olarak, ekin tarlalarındaki otları topluyordum, ‘Anadolu Ekin Tarlalarındaki Arsız Otlar’ adıyla tezim basıldı. Milletvekili Feridun Fikri Düşünsel okula gelince gördü. Bu iş Ziraat Fakültesinin işi, Köy Enstitüsünün işi değil, dedi. Sonra bodrumdaki kitaplığa girdik. Orada da ‘Bu kitapları öğrenciye nasıl verirsinizi?’ diye bağırdı. Kitapları tehlikeli görüyordu besbelli. Kitaplık yöneticisi Âli Rıza Efecan, sıfatını falan düşünmeden kovdu kitaplıktan. Ben de laboratuvara geçtim...

“Köy Enstitülerinin ruhu ve de programları değişiyordu. Reşat Şemsettin Sirer bakandı. Bize uygun öğretmenlerimiz alınmış, bazı liselerden bize öğretmenler atanmıştı. Hasanoğlan kan ağlıyordu. Bu yeni öğretmenlerden Salih Bala, ‘Defter kaleminizi hazırlayın, konuları size anlatacağım, siz de not alacaksınız’ dedi. Lise biyoloji kitabını dikte ettirmeye başladı. Dedik ki: ‘Biz bu dersi dört yıl önce okuduk. Söyledikleriniz de yanlış. Kök biyolojisi de dediğiniz gibi değil. Epidermis dokusundan oluşan kök ile kambiyum tabakasından oluşan kök ayrı şeylerdir. Bize yanlış şeyler öğretmeyin. Salih öğretmen bir tek bitki bile tanımıyordu. Bir ara iki çiçekli bitkiyi elime aldım, ‘Şu Liliaceae familyasından, Fagea Arvencis'tir; şu da Resedaceae familyasından Rzeda lutea'dır’ dedim. Salih Pala şaşırdı ve sustu. Tonguç'un yerine gelen yeni Genel Müdür Köni’ye yakınmış sonra. Koni geldi Ankara’dan , ‘Bunlar senin başının altından çıkıyor‘ diye bana çattı. Dedim ki: ‘Ben derslikte arkadaşlarımı frenlemeseydim, arkadaşın Salih Pala hiç de ders yapamazdı. Yolladığın bu öğretmenler Yüksek Köy Enstitüsünde öğretmenlik yapamazlar, yetersizler. Kendiniz girin dersleri izleyin. Sonra ‘Botanik-Bitki Biyolojisi’ dersini ben verdim. Bir gün bir Amerikalı dersimi dinledi, seni benim üniversiteye götüreyim dedi, gitmedim.” ****

Birkaç örnekle, Enstitülerin hayata atıldıktan sonra öğretmenlik uğraşı içinde davranışlarından da söz etmek yerinde olacak:

İsa Sarıaslan anlatıyor: “Yenifakıliya Bakan Tevfik ileri geldi. Bir toplantı oldu. Boğazlıyan-Yenifakılı arasındaki yol için 50 bin lira geldi. Ama iyi kullanılmadı. Çukurlara toprak dolduruldu. ‘Bu işle lütfen ilgilenin. Buğdayımızı, hastamızı götüremiyoruz’ dedim. Vali Cenap Aksu ve ileri gelenler, ‘Bu CHP’yi tutar, kendi görüşlerini söylüyor dediler. Bu buradan gitmezse Demokrat Parti Ölür’ Bana bir başka Fakılı arandı ve Sorgun’un Ahmetfaktli köyüne sürdüler...”

M. Asaf Aktan: “Rıza'nin kahvesinde altı öğretmen oturuyorduk. Demokrat Parti milletvekilleri Ali İleri ve Vacit Asena geldiler. Hepimizin Köy Enstitülü olduğunu öğrenince, Enstitüleri kötülemeye başladılar. Arkadaşımız Mahmut Denizci ‘Siz Enstitülerin nasıl çalıştığını gördünüz mü, görseydiniz böyle konuşmazdınız. Peşin hükümlerle gelmişsiniz. Siz, öğretmenlerin çalışmalarım değerlendirecek durumda değilsiniz’ dedi. Hakkımızda soruşturma yapmışlar, köylüler öğretmenlerden hoşnut olduklarını söylemişler...”

Mustafa Akın: “Yıl 1955, Erzurum Dumlu’da askerim. Tabur 15 gün tatbikata gitti 15 gün az zaman değil. Bu süre içinde çay kenarında konut yapmak düşüncesiyle 110 bin kerpiç kestirdim. Döndüğünde dağ gibi kerpiçleri gören Kumandan Mehmet Bayülken duygulandı, boynuma sarıldı. ‘Hocam, sizin gibi vatanını seven kişilere az rastlanır. Bir de Köy Enstitüsü mezunu olmasaydın, seni bu orduda general yapardım’ dedi. Aynen şu yanıtı verdim: ‘Binbaşım, eğer ben Koy Enstitüsü mezunu olmasaydım ne bu kerpiçler kesilir ne de buraya subay evleri yapılırdı. Bana bu iş eğitimini veren o okuldur. Her Köy Enstitüsü mezunu en az benim kadar her yönlü, iş yapmada ve kültürel konularda bilgi sahibi’ Tabura, blok şeklinde sekiz tane subay lojmanı yaptırdım. Bir takdirname ve bir saat verdiler. Ayrıca, blokların üstüne mermer üzerine ‘Bu konutlar Teğmen Mustafa Akın tarafından yaptırılmıştır’ cümlesini yazdılar.”

Nedim Şahhüseyinoğlu: "Akşamüstü, karayolundan köye doğru bir cip döndü. Çocuklar cipin arkasından koşarak okula kadar geldiler. Cipten üç kişi indi. Önce çalışmaları izlediler. Sonra bir çocuğa 'Öğretmen nerede?’ dediler. Çocuk beni göstererek işte çatıda çalışıyor’ dedi Çatıdan indim. Üzerimde iş elbiseleri, elimde testere ve keser...

“Öğretmen misin?”

“Evet, öğretmenim. Siz kimsiniz, tanışalım?”

“Ben Milli Eğitim Müdürü’yüm. Böyle öğretmen olmaz. Sen öğretmen misin, işçi misin? Köy Enstitülüsün, ne olacak, Enstitülerden böyle Öğretmen çıkar...’ (Sonra bir sağ partiden Elazığ senatörü oldu.)”

Ahmet Duman, ameliyat olacağına ilişkin imza da vermişti. Dr. Baha önce yastığının altından aldığı Bizim Koyu Önüne tuttu: “Bu kitabın yazarı için kötü düşünceli diyorlar. Sen de onun gibi misin, yoksa milliyetçi vatansever bir öğretmen misin?” Ahmet Dumanın yanıtı: “Evet, Makal gibi milliyetçi ve vatansever bir öğretmenim... Gözkapakları ağırlaşmıştı. Bedeni gevşedi ve derin bir uykuya daldı. Dalış o dalış, bir daha uyanmadı…

Mustafa Gül: “Okulun bahçe duvarı yoktu. Köylüye imece yöntemiyle taş çektirdim. Fakat köylü ekin biçme işine girince yalnız kaldım. Taşlar da ortada kaldı. Duvarı yalnız başına örmeye başladım„ Duvar ördüğüm günlerden birinde okulun önüne bir cip geldi. Baktım, inen Milli Eğitim Müdürü Hakkı Rodop, Hoş geldiniz Müdür Beyi’ dedim. Şöyle bir gözden geçirdi beni, ‘Karşıma bu kıyafetle çıkmamalıydın’ dedi. Dedim ki: ‘Ben okulun bahçe duvarım örüyorum; kendi işimi yapmıyorum. Kravatla da duvar örülmez. Bu mevsimde yaz günü hangi köyde öğretmen bulabilirsiniz?...3”

Osman Kaya: “Kay Enstitüsünün sağlık kolunu bitirdim. Köyler Grubu sağlık memuru olduğum için köyde oturuyorum. Bir gün bir hasta, üstünde MSB yazılı bir tablet göstererek * Bu hangi hastalığa iyi gelir?” diye sordu. Dr. İsmet vermiş fakat kendisine iyi gelmemiş. Muayenehanesine gidince ilaçtan 1000 tabletlik şişeler gördüm. Üstünde de Ordu Haç Fabrikalarında İmal edilmiş olup sivillere satılamaz, yollu yazı vardı. Durumu C. Savcılığına bildirdim. Savcılık o ilaçlan götürdü. İş mahkemeye düştü. Mehmetçik adına haber verici olduğumu, ilaçların, MSB’nin bir yerinden çalınmış olduğunu... söyledim. Sen çalıntı diyorsun, bunlar değil diyorlar, ne dersin, diye sordu yargıç. Yanıtım şu oldu: ‘Sayın yargıç, bir kamyon dolusu öğütlenmiş insandan çok daha doğruyu ve gerçeği söyler savcılığın getirdiği ve elinizde bulunan cansız ak ak tabletler...”

Hamdı Akçaoğlu: “Bir 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde salon ağzına kadar dolu. Öğretmen okulunun öğrencileri, konuklar, vali, eğitim müdürü vb. okulun tarih öğretmeni kürsüde. Köy Enstitülerinin komünist yuvası olduğunu, kız öğrencilerin çocuk düşürdüğünü söylemeye başladı. Bunun üzerine yerimden fırladım ve mikrofonu elinden aldım. Bu okul benim mezun olduğum eski Gölköy Enstitüsü idi ‘Sen Köy Enstitülerini bilmiyorsun., Bu okulda para babalarına hizmetkâr, ağalara çoban yetişmiyordu. Burada adam yetişiyordu, adamlar diye bağırdım... “ *****

Köy Enstitülerinde 17.431 erkek, 1.398 kız olmak üzere 18.839 öğretmen yetişti. 8.636 erkek ve 39 kız olmak üzere 8.675 eğitmen yetişti. 1.774 sağlık memuru, 53 köy ebesi yetişti. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünden de 14 kız, 197 erkek olmak üzere 211 öğrenci mezun oldu.

--

Deli Memedin Türküsü (Literatür Yayınları, Nisan 2008).

*Eğitim Yoluyla Canlandmlacak Köy, s. 85, İ. Hakkı Tonguç.

**Abece dergisi, sayı: 79, Mart 1993,Mustafa Coşturoğlu.

***Öğrenci Gözüyle Köy Enstitüleri, Görkem yayınlan, 1992, Seyfi Koryürek-Hayati Tahsin Yılmaz.

****İlk Köy Enstitülü, Ali Yılmaz.

 

*****Bozkırdaki Kıvılcım, s.160 M, Makal.