ATATÜRK’E VE ALEVİLERE YÖNELİK SALDIRILARIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

         Eğitim düzeyi ne olursa olsun zaman zaman kimilerinin Atatürk’e, Aleviliğe ve Alevilere yönelik suçlamalarına, saldırılarına tanık olunmaktadır. Cennetin tapusunu kendi tekellerinde gören “kerameti kendinden menkul” ortaçağ zihniyetini aşamamış olanlara sıkça rastlanmaktadır. Asıl düşündürücü ve dikkat çekici olan ise; Atatürk resimlerini cemevlerinden indirerek, ortaçağ uzantılarına ve emperyalizmin işbirlikçilerine örtülü destek olup da, kimi olaylar ve açıklamalar sonrasında timsah gözyaşı dönenlerin durumudur.

        Aleviliğe ve Atatürk’e yönelik olumsuz yaklaşımlar, şu tarihi geçmişleri akla getirmektedir:

         Gülağ Öz’ün, İslamiyet Türkler ve Alevilik adındaki yapıtında tespit edildiği üzer; Yavuz Sultan’ın Padişah olduğu dönemde (1512-1520 ) yayınlanan ve altında “Müftü El Hamza” imzası olan fetvada şu cümleler yer almıştır:

“Kızılbaşlar kâfir ve dinsizdirler. … Bunların hâli kâfirlerin hâlinden daha fena ve çirkindir. Zîrâ bunların kestikleri ve avladıkları ister doğanla, ister ok ile ve av köpeği ile olsun, murdardır ve nikâhları gerek kendilerinden, gerek başkasından alsınlar, bâtıldır ve de bunlara kimseden mîras yoktur. … Osmanlı Padişahı'na gerekir ki bunların (Kızılbaşların) ileri gelenlerini öldürüp mallarını ve kadınlarını dahî ve çocuklarını İslâm gâzilerine taksim ede ve bunları ele geçirilince tövbeliklerine ve pişmanlıklarına inanmayıp öldürülmeli ve de bir kimse ki vilâyette olup onlardan olduğu bilinirse ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmeli ve tüm bu toplum hem dinsizdir ve hem bozguncudur, iki yönden katledilmeleri vâciptir. Ey Allah'ım! Dîne yardım edene sen de yardım et ve Müslümanları hor göreni sen de hor gör, (bu fetvâyı veren) Sanı Görez adıyla meşhur el-Müftü Hamza."

Kanuni döneminin (1520-1566) Şeyhülislamı Mehmet Ebussuud’un (Hoca Çelebi’nin) (1490-1574) verdiği fetvalardan birisinde;

         “Kızılbaşların katlinin helal olduğu, Kızılbaş katledenin gazi olacağı, Kızılbaşlarca öldürülenlerin şehit sayılacağı, Kızılbaşların mallarının ve ırzlarının helal olduğu” yazılmıştır.

         Anadolu’nun paylaşıldığı günlerde ülkemizin bağımsızlığına sahip çıkan ulusalcıları “asi” olarak nitelenmekle emperyalizme hizmet etmiş olan, Şeyhülislam Dürüzade Abdullah’ın fetvası işe şöyle denilmiştir:

         “Elebaşılar ve yardımcıları ile bunların peşlerine takılanların dağılmaları için çıkarılan yüksek emirlerden sonra bunlar, hâlâ kötülüklerine inatla devam ettikleri takdirde işledikleri kötülüklerden memleketi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak, dince yapılması gerekli olup, Allah’ın “öldürünüz” emri gereğince öldürülmeleri şeriata uygun ve farz mıdır? Beyan buyrula...

         Cevap: Allah bilir ki olur” cümlelerini içermiştir.

         Yukarda örnekleri verilen fetvalar ve daha nicelerinin tamamı siyasi içeriklidir. Hamza El Müftü’nün fetvası, Çaldıran Savaşı öncesinde Anadolu Alevilerinin katledilmeleri ve Şah İsmail ile işbirliği yapmalarının önünün kesilmesi için kaleme alınmıştır. Nitekim söz konusu fetva; “Müslümanlar! Bilin ve öğrenin ki şu Kızılbaş toplumunun başkanları Erdebil-oğlu Şâh İsmail'di.” cümlesi ile başlamıştır. Şah İsmail yanlılarının Anadolu’ya geçerek Osmanlı İmparatorluğu’nun otoritesini sarsılmasını önlem için de, Ebussuud’un fetvası yürürlüğe konulmuştur.

         Dürüzade’nin fetvası ise Osmanlı’yı yıkan Anadolu’yu işgal eden ırz ve namusu, ulusal onuru ayaklar altın alan işgal güçlerine karşı, düşmanı yurttan atarak tam bağımsızlığı kazanmak için Kuvayı Milliye’yi (ulusal güçleri) örgütleyen Mustafa Kemal Paşa’ya ve O’nun yakın arkadaşlarına karşı kaleme alınmış olmakla ayrı bir utanç belgesidir. Fetva metinleri; “Allah bilir ki” diye bitirilerek, Tanrı şahit gösterilmiş yani egemen güçlerine yaranmak için “Allah ile aldatmak” siyaseti ihmal edilmemiştir.

         Halkı aldatıp toplumu, halkın çıkarlarına ters yöne yönlendirmek için Tanrının adını bile kullanmaktan çekinmeyenlerin tutuları doğal karşılanabilir. Çünkü onların genel özeliliği; zalim ile işbirliği, emperyalizmi ile amaç birlikteliğidir. Yıllardan beri cemevlerinin en görünür yerinde asılı duran; Hz. Ali, Hacı Bektaş-ı Veli ve Atatürk resimleri bunmakta iken, son yıllarda bu değerlerden Atatürk’ün resmini, kimi cemevlerinden indirme uygulamalarını doğal karşılamak hiç mümkün değildir.    

         Tarihin derinliklerden beri kendi benlik ve kültürlerini koruyan Aleviler, Osmanlı döneminde, “Teslim olmadan sürdürülen esaret de, bir ulviyettir” anlayışı içinde yaşamışlar, Kurtuluş Savaşına ve Atatürk’e özveriyle destek vermişlerdir. Atatürk de, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olma onurunu taşıyan her yurttaşlarımıza olduğu gibi Alevi yurttaşlarımıza, yurdunda yurttaş olma yolunu açmıştır. Bu bağlamda; saltanat ve hilafet kaldırılıp, Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak,(Atatürk dönemindeki Diyanet İşleri Başkanlığı ile günümüzün fetva kurumu durumuna dönüştürülen Diyanet karıştırılmamalıdır. Atatürk döneminde Aleviler Diyanetten hiç şikâyetçi olmamışlardır. Atatürk döneminde Diyanet’e; "dinsel kurumların yönetim ve düzenlenmesi" görevi yüklenmiş iken, Atatürk’ten sonra; “din konusunda toplumu aydınlatmak” görevi yüklenerek, Aleviler ve cemevleri hakkında fetva verecek kadar siyasallaştırılmıştır) laik düzen yaşama geçirilmiştir. Alevi inancının temelini oluşturan; yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan Vahdet-i Vücut (varlıkların birliği) anlayışının önün açıldığı gibi, yasal yoldan birlik ve beraberliğin sağlanarak, her türlü demokratik hakların kullanılması sağlanmıştır.

         Ne var ki, Aleviler söz ve amaç birliği yapamadıkları için, söylem ve beklentileri çeşitlenmiş, sorunları çözümsüzleşmiştir. Örneğin, kimi Alevi kuruşları Diyanet İşleri Başkanlığı’nda yer edinmek isterken, kimileri Diyanet’in kapatılmasını istemektedirler. Böylesi belirsiz ortam da Alevilere ve Aleviliği yönelik saldırılar yanında Alevileri elde ederek kendi amaçları doğrultusunda kullanmak isteyenler de çoğalmaktadır. Örneğin, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olma sürecinde Alevileri “azınlık” olarak gösterme çabalarına, beyinleri kontrol altına alınmış olan kimileri yardımcı olmuşlardır. Bu bağlamda; cemaat ve tarikatların her yerde etkili oldukları bir ortamda, amaç ve söylem birliği oluşturup, kendilerini Osmanlı zulmünden kurtaran Atatürk ilkelerine sahip çıkacakları yerde, kimi Alevi kuruluşları cemevlerinden Atatürk resmini indirerek, emperyalizme Atatürk düşmanlarına yaranma yarışına girmişlerdir.

                Bu durumun bir örneği 16 Aralık 2012 günü Şarkışla-Kaymak köylülerinin Ankara-Dikmen, Hürriyet Caddesindeki cemevinde yaşanılmıştır.

Zulme ve ayrımcılığa canı pahasına direnen Pir Sultan Abdal’ın;

“Kadılar, müftüler fetva yazarsa

İşte kement, işte boynum asarsa

İşte hançer, işte kafam keserse

         Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.”

Dizelerini özümseyen Kaymak köylüler, Atatürk’ün resmi yerine yerleştirildikten sonra cem ibadetlerine başlamışlardır.

         Emperyalizme yaranma yarışana girenler, Osmanlı özlemini duyanlar ile aynı amaca hizmet etmek, yayınladıkları fetvalarla binlerce Alevinin ölümünü gerçekleştiren zalimlere hizmet etmek demektir.

         Bilinmeli ki, cemevlerinden Atatürk resmini indirmek isteyenler, Atatürk’ü ve O’nun başarılarını içlerine sindiremeyen, Türkiye’nin bölünüp parçalanmasını isteyen emperyalist güçlerdir. Başta Başkent Ankara olmak üzere, yurdun her yerinde isteyenler, cem ibadetlerini yapılabiliniyorsa bunu sağlayan Atatürk’tür. Elbette Alevi yurttaşlarımızın da çözülmesi gereken sorunları vardır. Sorunların çözümü emperyalizmin güdümüne girmekle değil, yurduna ve Atatürk’e yaraşır yurttaş olmakla ve Hacı Bektaş-i Veli’ni yüzyıllar önce öğütlediği; “bir olalım, iri olalım, diri olalım” özdeyişini yinelemek yerine, bu söze uygun davranmakla mümkündür.

         Unutulmamalıdır ki, hiçbir gelecek yabancı planları ile aydınlığa çıkmaz. “Tarih böyle bir gerçeği kaydetmemiştir!”