YENİDEN KIRIM SORUNU

YENİDEN KIRIM SORUNU

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

         Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış süreci Kırım savaşı ile başlamıştır. Birinci Kırım savaşı dünyanın merkezi devletinin yıkılışına giden yolu açıyordu. Bugünlerde yeniden gündeme gelen ikinci Kırım savaşı süreci de, Osmanlı İmparatorluğu yerine kurulmuş olan merkezi devlet olarak, Türkiye Cumhuriyetinin yıkılışına neden olacak gibi görünmektedir. İngiltere ve Fransa sömürge imparatorlukları, yeryüzü kıtalarını bütünüyle ele geçirdikten sonra, dünyanın merkezi coğrafyasına yönelmişler ve böylece on dokuzuncu yüzyıldaki bu gelişme sonucunda merkezi devlet olarak Osmanlı İmparatorluğunun çökertilmesi sağlanmıştır. Kuzeydeki Rus İmparatorluğunun yavaş yavaş Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden güneydeki sıcak denizlere doğru inmeye başladığı bir aşamada, İngiltere ve Fransa devreye girerek, merkezi coğrafyada batı üstünlüğünü tesis etmek üzere harekete geçmişlerdir. Tarihin tam bu aşamasında, Rusların önünü kesmek üzere İngiltere ve Fransa imparatorlukları Osmanlı devletini Rusya’ya karşı savaşa zorlamışlar ve bu doğrultuda Osmanlı’ya kredi açarak, bu büyük devleti borç batağına sürüklemişlerdir. Moskof düşmanından kendisini kurtarmak isteyen Osmanlı devleti, batılı emperyalistlere kanarak oyuna gelmiş ve Kırım savaşına girmek üzere batılı ülkelerden borç para alarak savaşa girmiştir. Çöküş sürecindeki bir devlet olarak Osmanlı böylece borç batağına sürüklenerek yarı sömürge konumundaki devlet durumuna düşürülmüş ve daha sonra da borçların tasfiyesi doğrultusunda, Düyunu Umumiye rejimi uygulanarak imparatorluğun tarih sahnesinden silinmesi gerçekleştirilmiştir.

 

          Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından tam yüz yıllık bir zaman dilimi geçtikten sonra yeniden Kırım sorunu ortaya çıkarılmakta ve bu doğrultuda, tıpkı Osmanlıya oynanan oyunda olduğu gibi dünyanın merkezi devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, Rusya Federasyonuna karşı batı destekli bir senaryo ile kullanılmak istenmektedir. Tarih bilimi açısından bir durum değerlendirilmesi yapılması gerekirse, birinci Kırım savaşının Osmanlı’yı yıkılışa götürdüğü gibi, ikinci Kırım savaşının onun yerini alan Türkiye Cumhuriyetini savaş süreciyle beraber yok olmaya doğru götürebileceği görülmektedir. Kırım sorunu geçmiş dönemlerde tam ve kesin bir çözüme kavuşturulmadığı için, her yeni dönemde farklı boyutlarda varlığını sürdürmüş, yeni dönemlere girilirken, her zaman uluslar arası hassasiyetini korumuştur. Merkezi coğrafyanın en değerli topraklarına sahip olan bu yarım ada, tarihin her döneminde bir çekişme alanı olmuş, dünyaya hükmetmek isteyen emperyal güçler bu yarımada üzerinde her zaman için bir hegemonya arayışına yönelmişlerdir. Asya ve Avrupa kıtalarının kesişme noktası üzerinde yer alan Kırım yarımadası, tarih boyunca göçlere sahne olmuş, doğudan batıya ya da batıdan doğuya göç eden kavimler tıpkı Balkanlar ve Kafkaslar’da olduğu gibi, bu yarım ada üzerinden de geçmişlerdir. Bu yüzden Kırım hiçbir zaman tek bir devletin ya da milletin tam olarak kontrolü altında olmamış, aksine geçmişten gelen nüfus yapıları ile yeni ortaya çıkan devlet girişimleri bu yarımada üzerinde çekişmelere sürüklenmek zorunda kalmışlardır. Merkezi coğrafyanın diğer bölgeleri gibi Avrasya bölgesinin göç yolları üzerinde son derece kritik ve stratejik bir konuma sahip olduğu için, dünya tarihinin her döneminde bir Kırım sorunu çeşitli yönleriyle yaşanmıştır. Dünya haritasının kuzey kısmını bütünüyle kapsayan Rusya, ne zaman sıcak bölgelere doğru güneye inmeye kalksa, ilk olarak adım attığı yer Kırım olmuş ve bu yarımada üzerinden geliştirdiği savaş ve yayılma stratejileri ile batılı emperyalistlere karşı sıcak denizlere doğru yol almıştır. Asıl hedef olarak Antalya’yı ele geçiremeyen Rus İmparatorluğu Ortodoks bağlantısıyla güney Kıbrıs’a yerleşmiştir.

         Son olaylar ortaya çıkana kadar Kırım yarımadasının statüsü Ukrayna’ya bağlı bir özerk bölge olarak sürüyordu. Ukrayna’dan başlayarak Karadeniz’e doğru uzanan ve Karadeniz’i Azak denizinden ayıran büyük bir yarımada konumunda olan bu ülke günümüzde yeniden bir siyasal sorun olarak dünya gündeminde ön plana çıkmıştır. Karadeniz’in tam orta yerinde bulunan bu yarımada, hem Rusların hem de Ukraynalıların tatil beldesi olarak kullanılırken, son gelişmeler üzerine çatışma bölgesine dönüşmüştür. Sovyetler Birliği döneminde, hem Rusya hem de Ukrayna Kırım’dan eşit olarak yararlanırken hiçbir mesele ortaya çıkmıyordu. Ne var ki, Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine bu yarımada Ukrayna’da kalınca, Ruslar eskisi gibi bu yarımadadan yararlanamamışlar ve bu yüzden zaman zaman sorun çıkartarak Kırım’a el koyabilmenin yollarını aramışlardır. Geleceğe dönük olarak hiçbir zaman Kırım üzerindeki haklarından vazgeçmeyen Rus devleti, eline fırsat geçtikçe bu yarımadayı istediği gibi kullanmış ve bir türlü Ukrayna’ya bırakılmasını hazmedememiştir. Ukraynalı bir Musevi olarak Kruşçev Sovyetler Birliğinin başbakanı olunca, Ukrayna devletinin kuruluş yıldönümünü bahane ederek I954 yılında Kırım’ı Rusya Federasyonundan alarak Ukrayna devletine vermiştir. Küresel dengelerin gündeme getirdiği Sovyetler Birliği gibi bir yapılanma içerisinden Rusların elinden alınan Kırım’dan Rusya Federasyonu hiçbir zaman vazgeçmemiş ve son gelinen noktada ortaya çıkan yeni durumdan yararlanarak ve bir oldubitti yaratarak bu yarımadaya uluslar arası hukuku ve karşılıklı olarak imzalanmış olan uluslar arası antlaşmaları hiçe sayarak, tarihten gelen bir Türk yurdu olan Kırım yarımadasını yeniden işgal etmiştir. Rusya’nın yeniden emperyal bir devlet olarak dünya sahnesine çıkmasına bütün dünya ülkeleri protesto ederek açıkça karşı çıkmışlardır.

         Kırım tarihi incelendiği zaman, bu yarımadanın tarihin her döneminde çeşitli işgal ve saldırı olaylarına sahne olduğu ortaya çıkmaktadır. Türk asıllı kavimlerin orta Asya üzerinden gelerek batıya doğru göçler yolu ile büyük imparatorluklar kurmaları sırasında, önce Kimmerler, daha sonraları da İskitler, Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Kumanlar, Kıpçaklar ve Moğollar Karadeniz’in kuzeyi ile birlikte Kırım adasının da sahipleri olmuşlardır. Hazar devletinin dağılmasından sonra, geride kalan Türk boyları Altınordu imparatorluğu çatısı altında bir araya gelmişler, daha sonraları da Rusların ve Arapların saldırıları karşısında Altınordu devleti çökertilince, ortaya bağımsız hanlıklar çıkmıştır. Bu aşamada bağımsız bir Kırım hanlığı kurulmuş ve böylece Türklerin Kırım ile tarihsel birlikteliği geleceğe dönük bir biçimde kurumsallaştırılmaya çalışılmıştır. Hıristiyan Rusların batıdan, Müslüman Arapların ise güneyden gelen saldırıları, Hazar krallığını dağıttığı gibi daha sonraki aşamada hem Altınordu imparatorluğunun hem de Kırım hanlığının çökmesine yol açmıştır. On sekizinci yüzyılda güçlenen Rus Çarlığı Kırım’ı Çariçe Katerina zamanında işgal ederek, bu yarımada üzerindeki Türk devleti olarak Kırım hanlığına son vermiştir. On dokuzuncu yüzyılda Kırım üzerinde Rus ağırlığı artırılmış ve yarımadanın nüfus yapısını değiştirmek üzere kuzey bölgelerinden getirilen Ruslar, Tatarların yanı sıra Kırım’a yerleştirilmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Rus Çarlığı çökünce, Kırım’da Tatarlar bir özerk cumhuriyet oluşturarak Sovyetler Birliği içinde yerlerini almaya çalışmışlar ama gene de Rus baskısından bir türlü kurtulamamışlardır. Savaş sırasında yarımadayı kısa bir süre Almanlar işgal etmişler ama Sovyetler Birliği kurulunca geri çekilmişlerdir. İkinci dünya savaşı sırasında Hazar bölgesini fethetmeye yönelen Hitler orduları önce Kırım’a gelmişler ve bu yarımadaya yerleşerek, Volga kıyılarında yapılan Stalingrad savaşlarını yürütmüşlerdir. Bu aşamada Almanlar ile işbirliği yapan Tatarlar, diğer Kafkas kavimleri ile birlikte işgalci Rus emperyalizmine karşı Alman gücünden yararlanarak, daha bağımsız bir düzen peşinde koşmanın cezasını Stalin rejiminin sürgün uygulamaları ile ödemek zorunda kalmışlardır. Yarım milyona yakın bir Kırım nüfusunu Ruslar ülkenin değişik bölgelerine dağıtarak, zorunlu bir göç uygulamasıyla Tatarları soykırıma tabi tutmuşlardır.

         Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine ortaya çıkan yeni durumda Rusya gözünü Kırım yarımadasına dikmiş ve bu doğrultuda baskılarını artırmıştır. Birinci Dünya Savaşı döneminden kalma Rusların askeri üsleri Sivastopol kıyılarında varlığının korurken, Rus Komünist Partisinin üst düzey yöneticilerinin yazlık villaları ya da Rusça adıyla Daçaları Kırım’ın sahillerinde geniş alanlara yayılmış, böylece Ruslar yarımada üzerinde hem askeri hem de kitlesel ağırlıklarını artırmışlardır. Sosyalist rejim sırasında beş yüz bin civarında Kırımlı Türk yarımada dışına çıkartılırken, ülkenin nüfusunu değiştirmek üzere zengin Ruslar’ın bu ülkeye yerleşmeleri devlet politikaları ile desteklenmiştir. İki asır önce Kırım’ı Türk hanlığının elinden alan Rus emperyalizmi, sosyalist rejim dönemini iyi kullanarak adanın toplum yapısını değiştirmiştir. Stalin gibi bir diktatörün uygulamaları ile Kırımlılar Kuzey kutbu civarında yok edilirken, ülkenin ve devletin ileri gelenlerinin yarımadaya yerleşmeleri ve burada ev sahibi olmaları hem özendiriliyor hem de devlet politikaları ile destekleniyordu. Böylece, yirminci yüzyıl boyunca bir milyon civarında Rus kökenli insanın Kırım’da kendine yer edinmesi gibi bir emperyal oluşum tezgâhlanıyordu. Sosyalist dönemde parti yöneticilerinin elde etmiş olduğu avantajların daha fazlası, küreselleşme döneminde öne çıkan Rus zenginlerine tanınıyor ve böylece yarımada tam anlamıyla bir Ruslaştırma operasyonu ile karşı karşıya getiriliyordu. Ülkenin geçmişi ile ve tarihi ile bütün bağları kesilirken, yeni getirilen Rus nüfus ile Kırım Rusya’nın tatil cenneti olarak yeniden yapılandırılıyordu. Başta Putin olmak üzere, bütün Rus devletinin üst düzey yöneticilerinin Kırıma yerleştirilmesiyle, yarımada kopmaz bağlar ile Rusya ile bütünleştiriliyordu. Ruslar adaya geldikçe geçmişten kalan Tatar Türkleri burada azınlık halinde kalıyordu. Türkler tarihten gelen yurtlarında azınlık durumuna düşürülerek Rus emperyalizmi tarafından dışlanıyorlardı.

         Yarımada aslında Ukrayna’ya özerk bölge olarak bağlı bir konumda olmasına rağmen Ruslar emperyal tutumlarından vazgeçmeyerek buraya özgürce gelerek yerleşiyorlar ve askeri üslerini de bölgedeki diğer nüfusa karşı bir güç faktörü olarak kullanıyorlardı. Aynı şeyi Ukraynalılar yapamıyor ve bu yarımadadaki Rus-Tatar çekişmesi karşısında etkinlik sağlayamıyorlardı. Hazar döneminden kalma bölgedeki Musevi toplulukların bir kısmı da, Kırım yarımadasında yaşamayı tercih ediyorlar ve bu doğrultuda Ukrayna Yahudileri ile yakınlaşarak, Rus emperyalizmine karşı ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Kırımın çok kültürlü toplum yapısı, yarımadanın geleceği açısından bir çekişmeli ortam yaratıyordu. Ruslar, Kırım’ı bir Rus ülkesi haline getirmeye çalışırlarken, Hazar döneminden bu yana Tatarlar ile birlikte hareket eden bölgedeki Musevi toplulukları da, Rus emperyalizmine direnerek hem adadaki varlıklarını korumaya, hem de bu yarımadayı gelecekte İsrail’in alternatifi olabilecek bir çizgide ikinci bir Yahudi devletinin ülkesi haline dönüştürmeye çalışıyorlardı. İsrail devletinin üçüncü kez dağılması riskine karşı, Rusya ve Ukrayna Yahudilerinin Kırım’da bir yeni İsrail devleti kurma plan ve projeleri ile hareket ettikleri ve bu yüzden de Ruslar ile zaman zaman karşı karşıya gelerek çatışma içine girdikleri görülmektedir. Böylece Kırım üzerinde geleceğe dönük bir biçimde yeni bir siyasal düzen kurma doğrultusunda Yahudiler de, Tatarlar ve Ruslar arasındaki çekişmelere üçüncü bir taraf olarak giriyorlardı. Kırım halkının Hazar döneminden gelen farklı nüfus yapılanması nedeniyle, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar bu ülkede uzun yıllar birlikte yaşamışlardır ama tarihsel dönüm noktalarında farklı dini gruplar arasında çatışma ve çekişme olayları yaşanmıştır. Tatarların bir kısmının Musevi olması Yahudiler ile Tatarlar arasında yakınlaşma sağlamış, böylece bu iki topluluk Rus milliyetçiliğine ve emperyalizmine karşı dayanışma içerisinde direnerek, varlıklarını bugüne kadar korumuşlardır. Ayrıca dünyayı yönlendiren Musevi lobileri içerisinde Hazar kökenli temsilcilerin etkin bir biçimde bulunması da Tatarların Ruslara karşı direnişinde önemli ölçülerde destek sağlamıştır. Ülkesel dayanışmanın uluslararası alanda da destek bulması üzerine, Rus emperyalizminin yarımadayı bütünüyle Ruslaştırmasının önüne geçilmiştir.

         Kırım sorunu son dönemde Ukrayna’da yaşanan olaylar üzerine gündeme gelmiştir. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir Ukrayna devletine bağlı bir özerk bölge olarak yönetilen Kırım yarımadasının yeni dönemde bir Rus işgali ile karşı karşıya kalması, Kırım sorununun yeniden bir siyasal mesele olarak öne çıkmasına yol açmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilmiş olan dünya haritasında bir tampon devlet olarak yer alan Ukrayna ‘nın yavaş yavaş bu durumundan çıkarak, Rusya ve Avrupa arasında bir çekişme alanına dönüşmesiyle birlikte, Kırım’ın bu ülkeden kopması gerçekleşmiştir. Rusya’yı Avrupa’dan uzak tutmak için yaratılan bu büyük tampon devlet, soğuk savaş sonrasının sıcak çekişme ortamına daha fazla dayanamayarak, dağılmaya doğru pupa yelken bir gidiş sergilemiştir. Ülkenin doğu bölgesindeki Rus nüfusu kendi ülkesine bağlamak isteyen Rusya baskısını artırdıkça, ülkenin batısında yaşamakta olan Avrupa kökenli topluluklar, bir an önce Avrupa Birliği’ne tam üye olarak Rus çizmeleri altında ezilmekten kurtulmak için çaba göstermişlerdir. Asıl hedefi azalmakta olan nüfusunu Ukraynalı Ruslar ile artırmak olan Rusya devleti, ortaya çıkan olaylardan yararlanarak Kırım’ı kendisine bağladığı gibi, ikinci adımda da Rus çoğunluğun yaşadığı Doğu Ukrayna bölgesini de yeni bir eyalet olarak Rusya Federasyonu çatısı altına almaya yönelmiştir. Avrupa ile aradaki tampon kalkarken, Rusya’nın daha fazla Avrupalı bir devlet haline gelmeye çalıştığı görülmüştür. Ruslar Avrupalı olmak için mücadele ederlerken, Asya kıtasına arkalarını dönmüşler, Rusya’nın Asya toprakları üzerinde yaşamakta olan Türk ve Müslüman topluluklarından uzaklaşma noktasına gelmişlerdir. Bu aşamada Kırım ters bir örnek olarak gündeme gelince, hemen bu ülkenin nüfus yapısının değiştirilmesine öncelik verilmiştir. Orta Asya ülkelerinde yaşamakta olan yarım milyondan fazla Tatar’ın Kırım’a dönmesine izin vermeyen Rus emperyalizmi, Kırım’ı Ruslaştırarak, Karadeniz’in tam ortasındaki bu yarımada üzerinden güneye doğru yeni bir sefere doğru yönelmiştir.

         Kırım halkı Ukrayna karışıklıkları üzerine ayaklanınca Rusya bu fırsatı değerlendirerek yarımada üzerinde işgal hareketine kalkışmıştır. Rusların tarihten gelen saldırgan işgalciliğine karşı dünyanın her bölgesinde var olan Kırım göçmenleri harekete geçmişler ve Rusya’ya karşı bir çizgide lobi çalışmalarını sürdürerek, uluslararası insan hakları protokollerini ayağının altındaki çizmeler ile çiğneyen Rusya’ya karşı hür dünyanın tepkisini örgütlemeye çalışmışlardır. Tatarların bulundukları ülkelerde çeşitli gruplar halinde örgütlü olmaları ve özellikle büyük batı ülkelerinde güçlü lobilere sahip olmaları yüzünden, Ruslara karşı giderek yayılan bir tepki rüzgârı bütün dünya ülkelerinde yayılmıştır. Hazar döneminden başlayan göçler ile Avrupa ülkelerinde etkili bir yere sahip olan Tatar grupları, Birinci Dünya savaşı sonrasında Amerika kıtasında da örgütlenmeye ağırlık vererek etkili lobicilik uygulamışlardır. Rusya Federasyonu gibi güçlü bir büyük devletin emperyal saldırısına karşı dünya Tatar lobileri hızlı hareket ederek, batılı ülkelerin Rus devletine karşı sert tepkiler göstermesinin önünü açmışlardır. Rus devletine karşı birçok batılı devlet yaptırım uygulamasına giderken, özellikle ekonomik alanda Rusya’yı güç durumda bırakabilecek bazı ambargo kararlarının uygulanması da gündeme gelmiştir. Avrupa Birliği ekonomik ilişkileri keserken, NATO, barış için ortaklık uygulamasını bir süre için durdurabilmiştir. Rusya üzerinden batılı ülkelere sevk edilen petrol ve doğalgaz uygulamalarında da bazı ülkelerin tepkileri devreye girmiş ve Rusya’ya karşı alternatif ülke arayışları kamuoyunda tırmanmalar göstermiştir. Sosyalist sistem sonrasında çok kısa zamanda çok zengin bir ülke konumuna gelen Rusya Federasyonu, geçmişten gelen emperyal politikalar ile bir yerlere gidilemeyeceğini, batılı ülkelerin gösterdiği tepki ve ambargo uygulamaları ile anlamak durumunda kalmıştır. Rusya’nın bazı uluslar arası birliklerden çıkartılması ya da uluslar arası protokollerin uygulama alanının dışında bırakılması gibi, ağır düzeydeki tepki yapılanmaları, zamanla devreye girmiştir.

          Dünya konjonktürü açısından Kırım sorunu ele alınırsa, bugün yaşanmakta olan sıcak olaylar ile birlikte konuları değerlendirmek gerekmektedir. Geçen yıla kadar Orta Doğu’da İsrail merkezli estirilen rüzgârlar, Suriye savaşı üzerinden İran’a yönelik bir üçüncü dünya savaşı çıkartma komplosuna dayanıyordu. Ne var ki, İslam dünyasına karşı açılacak olan bu savaşın arkasında İsrail’in bulunması ve Hristiyan batı dünyasının böylesine bir Siyonist plana alet edilmesi girişimleri karşısında, Vatikan Hristiyanlık açısından kutsal bölge olarak görülen Suriye’de bir savaşa girişmeyi uygun görmemiş ve bu durumun uzantısı olarak Amerika Birleşik Devletleri Irak’ta düştüğü hataya sürüklenmeyerek Suriye savaşına kalkışmamıştır. Bir dünya savaşı isteyen büyük lobiler, bu doğrultuda olayları tırmandırırken, ABD tam bu aşamada Rusya Federasyonu ile yeni bir diyalog oluşturarak Orta Doğu savaşını önlemiştir. Bu durumda, bir dünya savaşı arayışı içerisinde olan büyük finans lobilerinin, yeni dönemde kuzey bölgesi üzerinden bir savaş konjonktürünü dünya gündemine oturtarak amaçlarını gerçekleştirmeye çalıştıkları görülmüştür. Ukrayna’nın dışarıdan gönderilen ekipler ile karıştırılmasıyla başlayan olaylar sonucunda Rusya Federasyonu için uygun bir ortam doğmuş ve Putin yönetimi durumu değerlendirerek, Kırım bölgesini ilhak etme yoluna gitmiştir. Bir anlamda, Kırım Rusya’ya ikram edilmiştir. Uluslar arası gelişmelerin sonucunda ortaya çıkan beklenmeyen durumdan Rus emperyalizmi yararlanmasını bilmiş ve güvenlik gerekçesi ile bu eski Türk yurduna asker sokarak olayları kontrol altına almasını bilmiştir. Rusya’nın denetimi altında Kırım önce bağımsızlık ilan etmiş ve daha sonra da gene Rusya baskısı ile Moskova patronajı altındaki federasyona bir cumhuriyet olarak katılma kararı almıştır. Bir hafta içinde bütün bu gelişmeler hızla tamamlanarak, Rus işgali öncesinde bin yıllık Türk vatanı olan Kırım yarımadası, Rus emperyalizminin yeni yaşam alanı olarak kuzey hegemonyasının denetimi altına girmiştir.

         Kırım’ın bir Türk yurdu olmaktan çıkarak Rus ülkesi olması, Osmanlı İmparatorluğunun zayıflamasıyla başlayan bir süreç olarak bugüne kadar gelmiş ve Türk asıllı Tatar nüfus her yol denenerek bu ada üzerinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Birinci Kırım savaşı sonrasında başlamış olan Ruslaştırma her geçen yıl daha da hızlandırılmıştır. Kırım tarihi inkâr edilirken, jeopolitik bir hegemonya düzeni bu yarımada üzerinde yaşayan topluma dayatılmıştır. Rusya’nın çeşitli bölgelerinden insanlar devlet desteği ile buraya getirilip yerleştirilirken, Kırım hanlığının uzantısı olarak bu ülkede yaşayan Tatar Türkleri çeşitli baskılar uygulanarak kaçırtılmıştır. Savaş dönemlerinde soykırım benzeri girişimler Türklere yönelik tırmandırılmış, diğer zamanlarda ise bilinen yöntemler ile bu bölgenin nüfus yapısı devlet merkezli değiştirilerek,  Türk vatanı olan Kırım Ruslaştırılmıştır. İkinci dünya savaşı sırasında Alman ordularının Kırım’a girişini bir türlü unutamayan Rusya bu durumun intikamını alırcasına Tatarları uzun süreli sürgüne göndermiştir. Stalin’in dağıtma operasyonu Kırım Tatarlarını bir daha toplanamayacak bir duruma düşürmüş ve Sovyet sisteminin çöküşünden sonra bu ülkeye Tatar nüfusun hepsi dönememiştir. Rusya’da yaşamlarını sürdürmekte olan Tatarların ancak üçte biri dönme şansını elde ederken,  Kırım nüfusu içerisinde ancak yüzde on beşlik bir ağırlık elde edebilmişlerdir. İki milyona yakın insanın yaşadığı bu ülkede yüzde on beşlik bir nüfus ağırlığı ile yeniden Tatarların Kırım hanlığı dönemine geri dönebilmek mümkün görünmemektedir. Kırım’da yaşamlarını sürdüren Ukraynalı, Polonyalı ve Musevi asıllı toplulukların da varlığı dikkate alınırsa, gelecekte çok kültürlü bir nüfus yapısı ile Kırım’ın varlığını sürdürebileceği anlaşılmaktadır. Tatarların bütün boyları bir araya gelseler bile, Kırım toplumunun yeniden Türkleştirilmesi mümkün görünmemektedir, ama Moskova baskısı ile zaman içerisinde bütün Kırım nüfusunun Ruslaştırılabileceği de açık bir ihtimal olarak ortaya çıkmaktadır.  Başka ülkelerde yaşamlarını sürdürmekte olan Tatarların, uzaktan  yürütülecek girişimler ile Kırım’ın Ruslaştırılmasını önleyemeyeceği de son gelişmelerle açıkça ortaya çıkmıştır.

         Küreselleşmenin tırmandırıldığı aşamada, ABD eski Sovyet alanındaki üç ülkede turuncu devrimleri destekleyerek Rusya’yı çevirme harekâtına kalkışmıştı. Ne var ki, bu durumu anında değerlendiren Rusya’da hemen yakın çevre doktrinini ilan ederek, eski Sovyet Cumhuriyetlerindeki geçmişten gelen haklarını koruyacağını ve gerekirse bu ülkelere girerek ya da dışarıdan müdahale ederek, kendisine yönelik tehditleri önleyeceğini resmen ilan etmişti. Bir yanda ABD Ukrayna, Kırgızistan ve Gürcistan’daki turuncu devrimler ile Rusya’yı yeniden kuzey bölgesine hapsetmeye çalışırken, Rusya kendisi için örülmekte olan yeni demir perdeyi yıkıp atma doğrultusunda yakın çevre doktrini ile geleceğe doğru hazırlık yapmaktaydı. Rusya’nın kararlı tutumu sayesinde önce Ukrayna’da, daha sonraları da sırasıyla Kırgızistan ve Gürcistan’daki turuncu devrimler çökertilerek bu ülkelerde Rusya’ya yakın duran yeni iktidarlar işbaşına getiriliyordu. Kazakistan ve Özbekistan gibi ülkelerde Sovyet döneminden gelen siyasal yönetimler desteklenerek korunuyordu. Eski çizgiden sapma gösteren Türkmenistan gibi ülkelerde ise yönetimler tasfiye ediliyordu. Rusya ABD ile turuncu devrimler üzerinden hesaplaşırken, Putin üç kez güney Amerika kıtasına giderek Brezilya, Venezuella ve Bolivya rejimlerini Amerikan emperyalizmine karşı destekliyor ve böylece ABD’nin arka bahçesindeki geçmişten gelen hegemonyasına son verdiriyordu. Son dönemde Ukrayna’da yaşanan gelişmeleri ve bunun doğal sonucu olarak gündeme gelen Kırım’ın el değiştirmesi sürecini, geçmişten gelen olaylar dizisinin yeni bir halkası olarak görmek mümkündür.

         Sovyetler Birliği döneminde yeraltından komünizmi batı ülkelerine ihraç edemeyen Rusya, küreselleşme dönemine geçildikten sonra bu kez yer altından petrol ve doğal gaz ihraç ederek kısa zamanda dünyanın önde gelen zengin ülkesi konumuna geliyordu. Yeni aşamada, ısınmak için nükleer enerjiden vazgeçen Avrupa ülkeleri ısınma sorununu Rusya’nın yardımları ile çözmeye yöneliyordu. Bu nedenle, Ukrayna bir terminal ülke konumuna geliyor ve sürekli olarak Avrupa ile Rusya arasında kalarak petrol ve doğalgaz sorunun kilit ülkesi olarak öne çıkıyordu. Bu durumu affetmek istemeyen Rus emperyalizmi zaman zaman boru hatlarını kapatarak bazen da zam yaparak Ukrayna üzerinden bir Avrupa hegemonyası oluşturmaya çalışıyordu.  Avrupa kıtasının üç misli büyüklükte bir geniş alanı kontrol eden Rusya Federasyonu, batıya açılma döneminde Avrupa ülkelerindeki etnik çekişme ve çatışmaların etkisi altında kalarak sertleşme yollarına gidiyordu. Ciddi bölünme sorunları yaşayan İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya ve Almanya gibi büyük Avrupa ülkeleri bu aşamada Kırım meselesine uzak durmayı tercih ederek belirli bir tavır koymaktan kaçınmışlardır. Ukrayna’nın bölünmesini gündeme getiren Kırım sorunu, bir açıdan Avrupa ülkeleri için yeni bir kriter yaratırken, diğer yandan da Rusya gibi büyük bir devletin yeni emperyalist siyasetini öne çıkarıyordu. Kırım meselesi Avrupa kıtasını yeni dönemde kaşıyarak sarsıyor ve giderek sıcak bir noktaya gelen etnik çatışmalar ile bölünme konusunun yeniden düşünülmesi için bir fırsat yaratıyordu. Avrupa ülkeleri Kopenhag Kriterleri doğrultusunda kendi bütünlüklerinin derdine düştükleri için, hem Ukrayna’nın bölünmesine hem de Rus emperyalizminin yeniden Kırım’ı işgal etmesine karşı çıkmayı kendi üniter devletlerinin çıkarları açısından uygun görüyorlardı. Bu yıl içinde, referanduma giderek ulus devletlerin çatısı altından kurtulmak isteyen İskoçya, Katalanya, Korsika, Padanya, Flamanya ve Bavyera eyaletleri Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılması karşısında sessiz kalmayı tercih ederlerken, yeniden Rus işgali altına girmesini ise kabül edemediklerini itiraf etmek zorunda kalıyorlardı. Kırım sorunu yeni ortaya çıkış biçimi ile, dünyayı beş yüz yıl yönetmiş olan Avrupa kıtasını altüst ediyor ve batı uygarlığının beşiği olan bu bölgeden Kırım sorunu ile ilgili doğru dürüst bir ses, ya da yaklaşım ortaya çıkamıyordu. Konunun sadece insan hakları ya da üniter devlet bütünlüğü  gibi tek yönlü bakış açılarıyla değerlendirilemeyeceği gerçeği, Kırım sorunu ile kesinlik kazandığı için, Avrupa ülkeleri gelişmelere seyirci kalmayı kendi çıkarları açısından uygun görüyorlardı.

         Kırım krizi, sadece siyasal gelişmeler açısından değerlendirilemeyecek ama aynı zamanda uluslararası hukuk açısından da ele alınacak kadar önemli bir sorundur. İkinci dünya savaşının bitişi sırasında ABD, SSCB ve Büyük Britanya İmparatorluğunun başkan ve başbakanları Yalta Konferansı ile yenidünya düzeninin kurarlarken, Kırım’da bir araya gelerek hareket ediyorlardı. İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan yenidünya düzeninin çıkış noktası da Kırım yarımadasıdır. Böylesine önemli bir ülke olan Kırım’ın bugünü ve geleceği, dünyanın içine gireceği yeni yapılanma açısından önem taşımaktadır. Uluslararası hukuk açısından Kırım sorunu ele alındığında ezici bir Rus baskısı yüzünden Kırım halkının özgürce hareket edemediği gerçeğini öncelikle vurgulamak gerekmektedir. Birleşmiş Milletlerin tekelinde olan kuvvet kullanma yolunun Rusya tarafından hiçbir uluslararası karara dayanmadan kullanılması, uluslararası alanda ciddi tepkilere yol açmış ve batı merkezli bir Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi güçler bu durumu protesto ederek, Rusya’ya karşı, hem G-8 grubundan hem de Barış için ortaklık birlikteliğinden çıkarılma yaptırımı uygulanacağı resmen açıklanmıştır. Rusya’ya yakın çevreler de ABD’nin Kosova’ya müdahalesinin uluslar arası hukuka aykırı olduğunu, bu nedenle ABD’nin önce Kosova’daki emperyalist işgal düzeninden vazgeçmesi gerektiğini vurgulamışlardır. İnsani müdahale gerekçesinin her zaman geçerli olamayacağı, istenirse her an için böyle bir müdahaleyi gerektirebilecek yapay koşulların yaratılabileceği öne sürülmüştür. Rusya’nın Kırım konusunda, ancak Birleşmiş Milletler sözleşmesinin 51. Maddesinde belirtilen meşru müdafaa durumunda kullanılabilecek kuvvet kullanma yoluna emperyal amaçlı olarak yönelmesi, bütünüyle çağdaş hukuk düzenine ters düşmekte ve bu yüzden geçerliliği tartışma konusu olmaktadır. Konu Birleşmiş Milletler çatısı altında ele alınarak genel kurul kararı ile bir sonuca bağlanmak durumundadır.

         Birleşmiş Milletler çatısı altında bütün üye ülkeleri kapsayan bir ortak güvenlik düzeni varken, hiçbir devlet güvenlik sağlama bahanesi ile bir başka ülkeye müdahale edemez ya da askeri işgal yoluna gidemez. Büyük devletlerin sınır komşusu olan küçük ülkelere yönelik bu gibi girişimleri bütünüyle hukuka aykırı olduğu için, Kırım sorununda Rusya tümüyle uluslararası hukuka aykırı bir emperyalist hegemonyacı tutum izlemiştir. Birleşmiş Milletlere üye olan bütün devletler gibi Ukrayna devleti de hem iç işlerine karışılmama,  hem üniter bütünlüğünü koruma hem de sınırlarına dokunulmama haklarına sahip bulunmaktadır. Rusya Fedrerasyonu emperyalist işgal girişimi ile Ukrayna devletinin bu haklarını görmezden gelerek açıkça uluslararası hukuka aykırı davranmıştır. Rusya işgalci bir devlet durumuna düşerken, Kırım halkı açısından da bir self-determinasyon yolu ile gelecek belirleme uygulaması hukuka uygun bir biçimde gündeme getirilmemiştir. Kırımlılar, Ukrayna’daki karışıklıkların etkisiyle hareket etmişler ve Rusya’nın baskıları ile federasyona katılma kararı almışlardır. Bölünmüş bir topluma sahip olan Kırım’da yeterli bir ulusal bilinç oluşmadığı için, küçük halk toplulukları büyük emperyalist Rusya’nın baskı ve yönlendirmeleriyle hareket etmiştir. Bu yüzden gerçek anlamda bir referandum yapılamamış ama dış baskı ve tehditler yolu ile zoraki bir katılma kararı elde edilebilmiştir. Self-determinasyon hakkı ile burada ülke bütünlüğü ortadan kaldırılmış ve siyasal bağımsızlık hakkı ihlal edilmiştir. Kırımlılar Ukrayna çatısı altında sorunsuz ve güvenlik içinde yaşarken, birden dışarıdan kışkırtılan olaylar zinciri ile, bu ülkeden ayrılma ve emperyalist bir işgal ile başkasına katılma noktasına geldikleri için, gelinen nokta tümüyle hukuka aykırı bir durum göstermektedir. Kosova’nın Sırbistan’dan koparılmasına benzer bir durum Kırım’ın Ukrayna’dan koparılması aşamasında yaşanmaktadır. Kosova’da emperyalist ABD kazançlı çıkarken, Kırım’da da bir başka emperyalist devlet olarak Rusya kazançlı çıkmaktadır. Kosova bugün ABD’nin bir eyaleti konumuna gelirken, Kırım’da Rusya’nın yeni eyaleti olmaktadır. Ukrayna’nın bir parçası olan Kırım’ın, başkent Kiev’den izin almadan yaptığı referandum da hukuken geçersizdir. Birbiri ardı sıra yapılan birçok işlem hukuken geçersiz olduğu için, Kırım sorununun Birleşmiş Milletlere taşınarak her yönü ile tartışılması ve bu kurumun çatısı altında yayınlanmış olan uluslar arası hukuk belgelerine uygun bir çözüm üretilmesi gerekmektedir.