TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANLIĞI

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANLIĞI

 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 

         Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti,   yüzüncü yılına doğru emin adımlarla ilerlerken,  yeni bir köşe başında kritik bir dönemeci aşmak zorunda kalmıştır. Yirmi birinci yüzyılın içine doğru yol alırken,  yıllar birbiri ardı sıra gelip geçmekte ve dünya değişmektedir.  Değişen dünyayı yakalamak ve bu doğrultuda, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilerlemesini sağlama hedefi doğrultusunda yeni bir dönemeç arkada bırakılırken,  üç seçimin bir yıl içinde yapılacağı yeni bir aşamaya gelinmiştir.  Büyük halk kitlelerinin günlük gereksinimlerinin karşılanması doğrultusunda yerel seçimler öncelikli olarak tamamlanırken, ikinci aşamada cumhurbaşkanlığı seçimi siyasal gündeme girmiştir.  Yerel seçimlerde ortaya çıkan küreselleşme akımı sonuçları, ülkenin geleceği konusunda ciddi kuşkular yaratmışken,  devletin başına gelecek olan yeni bir numaralı yöneticinin ismi,  kişiliği ve kamuoyuna yansıyan yönleri önemli ölçülerde tartışma konusu olmaya başlamıştır. Olayların birbirini izlemesi sonrasında giderek tırmanan bir cumhurbaşkanlığı seçimi konusu ile siyasal gündemi doldurulan Türkiye,  seçimler döneminin ikinci eşiğini de kazasız belasız aşarak geride bırakabilmenin arayışları içine girmiştir.  Gelinen noktada ilgili ya da ilgisiz herkesin,  cumhurbaşkanlığı konusunda her türlü görüş ve düşünceyi kamuoyuna yansıtmaktan çekinmediği,  herkesin herkesi aday gösterebildiği bir demokratik ortama gelindiği açıkça belli olmuştur.  

 

 

          Yerel seçimler ya da genel seçimler,  siyasal partilerin birbiriyle yarıştığı bir ortam içinde cereyan ettiği için,  halk kitlelerinin tamamını ilgilendiren bir toplu gelişmedir.  Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir tek kişi seçileceği için,   bu seçimler için yerel ve genel seçimler gibi herkesi doğrudan ilgilendirdiği söylenemez.  Ne var ki,   son anayasa değişikliklerinden sonra cumhurbaşkanının halk tarafından eşit ve gizli oyla seçilmesi ilkesi benimsendiği için,  şimdiye kadar kapalı kapılar ardında yapılarak parlamentoya biçimsel olarak onaylattırılan cumhurbaşkanlığı seçimi,   artık Türk halkının bütününü ilgilendiren bir mesele haline gelmiştir.  Eskiden meclis gündemine son anda getirilen,  siyasal güç merkezlerinin kendi çıkarları doğrultusunda belirlediği adaylar,  cumhurun başına parlamento kararı ile getirilirken,  yeni dönemde artık halk kitlelerinin ülkenin birliği ve bütünlüğünü temsil edecek kişinin belirlenmesinde hak ve insiyatif sahibi olduğu bir aşamaya gelinmiştir.  Bu nedenle,   siyasal güç merkezlerinin çıkarlarına uygun adayların belirlenmesi eskisi gibi yeterli olamamakta ve aday olarak belirlenecek isimlerin kesinlikle halk kitlelerinden oy alabilecek bir kapasiteye sahip bulunması gerekmektedir.   Gene belirli çıkar merkezlerinin istekleri doğrultusunda milletvekili olarak meclise giren parlamenterler  eskiden, kendilerini meclise sokan iradenin çıkarları doğrultusunda cumhurbaşkanlarını seçerken, bu kez böylesine bir sınırlama olmadan,   geniş halk kitlelerinin gerçek çıkarlarını temsil edecek ve bunları devletin tepe noktasında temsil ederek,  ülkeyi tehdit eden her türlü tehlike ve olumsuz duruma karşı mücadele ederek cumhuriyet devletini ilelebet payidar edecek bir güçlü ve dürüst kişinin,   kurucu iradenin merkezi olan Çankaya’ya çıkması bugün için söz konusudur. Yerel seçimlerin hemen ertesi günü başlayan tartışmalara rağmen,   adayların isminin uzunca bir süre geçmesine rağmen belirlenememesi,  devletin baş temsilcisinin isminin belirlenmesinin eskisi gibi kolay olamayacağını açıkça göstermektedir.  Halkın çıkarlarına ters bir doğrultuda dış müdahaleler ile belirlenmiş olan siyasal düzen, kendi içinden halkla bütünleşebilecek bir adayı ortaya çıkarmakta fazlasıyla zorlanmaktadır,  çünkü bugünün Türkiye Cumhuriyetinde batı hegemonyasına dayalı olarak kurulmuş olan siyasal düzen,  halk kitlelerinin gerçek çıkarları ile ters düşen bir yapılanmaya sahiptir.  Halkın gözlerinden kaçırılarak şimdiye kadar dış desteklerle yürütülen bu siyasal düzende halkın gerçek temsilcilerinin meclise girmesi merkez yoklamaları ve kontenjanlar yolu ile engellenmiştir.  Bu yüzden aday belirleme aşamasında halkın gerçek temsilcisi olabilecek bir ismin belirlenmesinde ciddi olarak zorluk çekilmektedir.  

 

         Türkiye Cumhuriyeti anayasası, devletin en tepe noktasında yer alan cumhurbaşkanlığı makamını 101. Maddeden başlayarak sekiz ayrı madde halinde düzenlemiştir.  Devletin birliğini ve bütünlüğünü temsil eden,  devletin kurucusu olan Türk ulusunun kurucu iradesini,  görev süresince üzerinde taşıyan cumhurbaşkanının,   anayasal devlet düzeninde yer alması ve devletin yönetimi ile ilgili görevlerini yerine getirmesi anayasanın cumhurbaşkanlığı başlığı altında yer alan maddelerince düzenlenmiştir.  Küreselleşme süreci içinde dışarıdan gelen baskılar doğrultusunda sürekli olarak anayasa değişikliğine gidilmiş,   Avrupa Birliğine üyelik hayali peşinde koşulurken,   cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak yeni bir yasa kabul edilerek Türk devletinin siyasal modeli değiştirilmeye başlanmıştır.  Meclis içi ya da dışından herhangi bir kişinin cumhurbaşkanlığına aday olmasını yirmi milletvekilinin yazılı başvurusuna bağlayan yeni sisteme göre,  kırk yaşını doldurmuş ve yüksek tahsil yapmış herkes devlet in tepe noktası için aday olabilmektedir.  Ayrıca,   adaylarda herhangi bir kısıtlılık halinin bulunmaması,  erkekler için askerlik hizmetini yapmış olmak,   kamu hizmetlerinden yasaklanmamak ve de belirli suçlardan mahkûm olmamak gibi şartlar da,   ikinci derecede aranan nitelikler olarak öne çıkmaktadır. Kısacası,   dürüst,  namuslu,  hiçbir suça ya da yolsuzluğa bulaşmamış,  sicili temiz,   çevresinde iyi tanınan,   anayasa ve yasalara saygı gösteren olumlu bir şahsiyetin cumhurbaşkanı olabilmesi için,  Türk hukuk sistemi gerekli olan kuralları getirmiştir. Türk ulusunun layık olduğu en iyi yönetimin gerçekleştirilmesi doğrultusunda son derece olumlu bir kişiliğe sahip Türk vatandaşlarının,  cumhurbaşkanlığı makamına aday olabilmesi için gerekli olan hukuk düzeni oluşturulmuştur.  

 

          Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre; yüzde on barajını geçebilen siyasal partiler meclise girerek parti grupları kurabilmektedirler. Bu doğrultuda,   mecliste grubu bulunan partilerin kendi adayları ile cumhurbaşkanlığı seçimlerine girebilmeleri mümkündür. Grubu bulunan partilerin adaylarına karşı diğer adaylar yirmi milletvekilinin imzasını alarak resmen cumhurbaşkanlığı adaylığına başvurabilmektedirler.  Meclisteki partilerin ilgisiz kaldığı veya siyasal nedenlerle çekinerek aday göstermediği önemli kişiler ya da toplumun çok sevdiği insanlar da, yirmi imza toplayarak Türklerin önüne cumhurbaşkanı adayı olarak çıkabilmektedirler.  Adaylık ile ilgili herhangi bir kısıtlama yoktur ama adayların sayısının çok olabileceği düşüncesiyle, seçim için iki turlu bir sistem benimsenmiştir.  Buna göre,   yirmi milletvekilinin desteğini alabilen herkes aday olabilecek,   siyasal parti yönetimlerinin ya da genel başkanlarının kendileri için rakip ya da sakıncalı gördüğü kişiler bile gerektiğinde aday olabilecek ama cumhurbaşkanının kim olacağına ikinci tur oylama sonucunda Türk ulusu karar verecektir.  Birinci turda oyların yarısından fazlasını alan aday cumhurbaşkanı olur ama yarıdan fazla hiç bir aday oy alamazsa o zaman ikinci tur kaçınılmaz olarak yapılır ve en çok oy alan iki aday ikinci turda yarışarak,   devletin tepe noktasına oturma şansını elde edebilirler.  Parlamentoya girme şansını elde eden küçük parti temsilcileri ya da bağımsız milletvekilleri de,  adaylık başvurularını milletvekili kimliği ile imzalayabileceklerdir.  Barajı aşamayan partilerin de bir araya gelerek ortak aday gösterebilmeleri de, Türkiye’de demokrasinin sınırlarının genişletilmesi açısından bir hareket serbestisi alanı yaratmıştır.  Hiç kimse istemeden aday gösterilemeyeceği için,   meclisteki parti gruplarının belirli bir kişiyi aday göstermeleri aşamasında aday olarak belirlenen kişinin yazılı onayının alınması da gerekmektedir. Adaylık işlemleri tamamlandıktan sonra,   cumhurbaşkanlığı süresinin bitişinden iki ay önce yeni seçim süreci resmen başlatılmaktadır. İlk oylamadan sonra gelen ikinci Pazar günü ikinci tur tamamlanarak cumhurbaşkanının ismi belirlenebilmektedir.  

 

         Cumhurbaşkanlığı savaş durumu ya da benzeri olağanüstü koşulların ortaya çıkması nedeniyle ulusal güvenlik gerekçesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin alacağı karar ile ertelenebilmektedir. Bir yıl süre ile alınabilen erteleme kararının, olağanüstü koşulların devamı durumunda ikinci kez alınabilmesi hukuk açısından mümkün görünmektedir.  Meclis kararının kesin olması nedeniyle, bu karar hakkında Anayasa mahkemesine gidilemeyeceği görülmektedir. Büyük Millet Meclisi bu doğrultuda, haklı nedenlere dayanarak görevde kalmasını istediği cumhurbaşkanının görev süresini uzatabilmesi de mümkündür. Daha önce yedi yıl olan görev süresi beş yıla indirilerek, cumhurbaşkanlarına ikinci kez aday olma hakkı da yeni düzenleme ile tanınmıştır.  Cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargı alanları ile ilgili olarak sahip olduğu hak ve yetkiler açıkça belirtilmiştir. Devletin başı olarak başbakanı atayabildiği gibi yürütmenin başı olarak da gerek gördüğü hükümet toplantılarına katılarak başkanlık yapabilmektedir.  Milli Güvenlik Kuruluna başkanlık yapmak, Yüksek Öğretim Kurumu ile Devlet denetleme Kurulunun üye ve başkanlarını atamak yetkilerine sahip olduğu gibi,   Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanı yetkisine de sahip bulunmaktadır.  Yasama ile ilgili olarak da,  TBMM’yi toplantıya çağırmak,  yasaları onaylayarak yayınlamak,   gerekli gördüğü yasaları veto ederek meclise geri göndermek,   gerekli gördüğü durumlarda yasa ya da kararnamelerin iptali ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesinde dava açmak,  genel seçimlerin yenilenmesine karar vermek gibi yetkilere de sahip bulunmaktadır. Yargı alanında ise,   cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi üyelerini,   Danıştay üyelerinin dörtte birini,  Askeri Yargıtay ve İdare Mahkemesi üyelerini ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçme hakkına sahip kılınmıştır.  Böylece,   kuvvetler ayrılığı sistemini benimsemiş olan Türk anayasal sisteminde cumhurbaşkanının devletin başı olarak devlet güçlerini izleme ve denetleme yetkisi verilmiştir.  Cumhurbaşkanlığının üst yönetim ile ilgili olan hak ve yetkileri de,   genel sekreterlik yasası ile düzenlenmiştir.  Cumhurbaşkanı kendisine tanınmış yetkiler doğrultusunda,   devletin günlük işleyişini izlemek ve buna göre hareket etmek durumundadır.  

 

         Türkiye Cumhuriyetinin devlet modeli parlamenter demokrasi olarak benimsenmiş ve bu yüzden başkanlık sistemi kabul edilmemiştir. Ne var ki,   Atlantik güçleri ve batı emperyalizmi merkezi coğrafyaya egemen olabilmek için,  sürekli olarak Türkiye’ye başkanlık sistemini önermiş ve eskiden sömürge imparatorluklarında olduğu gibi uzaktan kumandalı bir sömürge valisi statüsünde başkanlık sistemini Türkiye’ye empoze etmişler ve bu doğrultuda ki dış baskılar ile Türk devletinin parlamenter demokrasiden başkanlık sistemine geçişini gerçekleştirmeye çalışmışlardır.  Cumhurbaşkanının statüsünü yeni getirilecek siyasal sistem doğrultusunda değiştirmek isteyen batılı emperyalistler, siyasal konuları Türk halkının denetiminden kaçırmak ve devletin içindeki kuvvetler ayrılığı sistemi ile devlet işlerinin her türlü tehdidin ötesinde dengelenmesini ortadan kaldırarak, kendi siyasal projeleri doğrultusunda Türkiye’yi dönüştürebilmek için başkanlık sistemini kendilerine yakın gördükleri siyasetçiler aracılığı ile Türkiye kamuoyuna yansıtmaya çalışmışlardır. Demokratik sistem içinden genel seçimler yolu ile iktidara gelen bazı yönetimlerin devletin kontrolünü ele geçirdikten sonra, sürekli olarak iktidarda kalarak hesap vermekten kaçınma çizgisinde parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi zorladıkları,   Türkiye dahil bir çok ülkede görülmektedir.  İktidar ve muhalefet dengesine dayanması gereken demokrasilerde cumhurbaşkanlığı devletin tepe noktasında simgesel bir yere sahiptir.  Ne var ki,   cumhurbaşkanlığını ele geçiren kişinin kendi dönemindeki işleri, tümüyle kendi partisinin ya da yönetici kadrosunun çıkarları doğrultusunda yürütmeye çalışması, başkanlık sistemi görünümü altında diktatörlüğe yönelişleri gündeme getirmekte, başkanlık sistemi ile elde edilen güçlü önderlik hızla diktatörlüğe dönüşerek,  demokrasiyi ve özgürlükler düzenini ortadan kaldırabilmektedir.  Almanya’daki Hitler örneği daha sonraki dönemlerde demokratik rejimler açısından çok kötü bir emsal oluşturmuş ve bazı ülkelerde otoriter rejimler ile diktatörlüklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.  

 

         Başkanlık sistemlerinde,   cumhurbaşkanı hem devletin hem de hükümetin başı olmakta ve tümüyle yönetimi ele geçirerek uygulamada tek adam yönetimi ile hareket etmektedir. Cumhurbaşkanına yürütme ile ilgili birçok yetki devredilirken,   devletin içindeki kuvvetler ayrılığı dengesi bozulabilmekte ve başkanlık adı altında cumhurbaşkanları fiili otoriter rejim uygulamasına giderek açıkça diktatörlük çıkmazına saplanabilmektedirler. Başkanlığa geçen cumhurbaşkanı, parlamenter demokrasiyi geride bırakırken,  yasama ve yargı denetimlerinin dışına çıkarak da daha keyfi denilebilecek bir serbestlik içerisinde ülkeyi tehlikeli dönemeçlere sürükleyebilmektedir. Anglosakson ülkelerdeki başkanlık sistemi uygulamalarına, Avrupa’daki yarı-başkanlık sistemleri de eklenebilmekte ve böylece daha otoriter rejim arayışlarında iki tür başkanlık sistemi alternatifi ortaya çıkabilmektedir.  Normal olmayan durumlar da ya da olağanüstü koşullarda daha güçlü yönetim arayışlarında gündeme gelebilen kuvvetler birliği uygulamaları normal demokrasilerde hiçbir zaman süreklilik kazanamaz.  Gücü eline geçiren sonuna kadar bunu kendi ya da partisi çıkarları doğrultusunda kullanmak istediği için, kuvvetler birliği uygulamalarının olağanüstü koşullar ile sınırlı olması,   koşullar normale döndükten sonra gene eskisi gibi kuvvetler ayrılığı sistemi içerisinde devlet için dengelerin hukuka uygun bir biçimde kurulması gerekmektedir. Sömürgelerde ya da bağımlı politikalar ile sonradan sömürgeleştirilen ülkelerde,   dış güçler ya da emperyal devletler kendi adamlarını başkanlık konumuna getirerek ve kuvvetler ayrılığı sistemine son vererek kendi çıkarları doğrultusundaki bir sömürge valisine,   en üst düzeydeki yetkileri başkanlık görünümü altında sağlamaya çalışmaktadırlar. Özellikle büyük ülkeler ile küçük devletlerarasındaki ilişkilerde sömürge ilişkilerinin başkanlık sistemi görünümlü bağımlılık yarattığı anlaşılmaktadır.  Sırtını emperyal devletlere dayayan başkan babalar kendi halklarına karşı acımasız diktatörlük rejimlerine yönelebilmektedirler.  Asya, Afrika ve Latin Amerika kıtasındaki ülkelerde bu durumun bir çok örneği geçen yüzyıldan bu yana görülmüştür.  

 

         Türkiye Cumhuriyeti,   batı emperyalizmine karşı verilen bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulduğu için ulusal, üniter ve merkezi bir devlet yapısına sahip bulunmaktadır.  Milli sınırlar içerisinde devletin birliğini ve tekliğini temsil eden cumhurbaşkanının, parlamenter sistem içerisinde yetkileri sınırlı tutulmuştur.  Türkiye’de parlamenter demokratik sistem kurucu irade tarafından devletin modeli olarak uygulamaya aktarıldığı için,   emperyal merkezlere sırtını dayayarak gündeme getirilen başkanlık sistemi üzerinden bir otoriter rejim ya da diktatörlüğe yönelme eğilimini gündeme getirmek mümkün değildir.  Yeni cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru gidilirken,   başkanlık sistemi tartışmalarının yeniden başlatılması, Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda Atlantikçi ya da Siyonist merkezlerin uzaktan kumandalı bir koloni valisi aramaya devam ettiklerini göstermektedir.  Dünyanın bugün gelmiş olduğu noktada küresel emperyalizm dönemi sona ererken,   bu geride kalan emperyal projeler doğrultusunda Türkiye’de bir rejim değişikliği arayışına yönelmenin pek de normal bir gelişme olamayacağı,   bu yönde atılan adımlar emperyalist güçlerin işine yararken,  Türk ulusunun savaşılarak elde edilen siyasal bağımsızlık düzenine ters düştüğü göze çarpmaktadır.  Küresel şirketler dünyayı daha fazla sömürsün diye ortaya atılan küreselleşme aldatmacasının bittiği noktada,   Türkiye Cumhuriyeti gibi ulus devletlerin yeniden kendilerini merkeze koyan bağımsız politikalara yönelmeleri kaçınılmazdır.  İlk kurtuluş savaşını emperyalizme karşı kazanan bir ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti,   bütün mazlum uluslara örnek olmak ve bu doğrultuda ulusal egemenliğin göstergesi olan parlamenter demokrasiye yönelmek zorundadır. Bu doğrultuda,   cumhurbaşkanının bugünkü statüsü ve yetkileri,  hem kuvvetler ayrılığına hem de hukuka son derece uygundur. Bu çerçevede Türkiye önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde parlamenter demokrasi ve başkanlık sistemi uygulamalarını da oylayacaktır.  Önümüzdeki seçimlerde adayların tercihleri dikkate alınmalı ve demokratik parlamenter sistemden vazgeçerek,   başkanlık sistemine kayabilecek adayların devletin tepesine gelmesine asla izin verilmemelidir.  

 

         Küresel emperyalizmin yandaşı konumundaki liberal çevreler,   Türkiye’de cumhurbaşkanını halkın seçmesini,   fiilen başkanlık sisteminin benimsenmesi olarak kamuoyuna yansıtarak vahim bir algı operasyonu yaparak Türk halkını seçimler öncesinde kandırabilmenin çabası içerisine girmişlerdir.  Devletin başını halkın seçmesi,   cumhurbaşkanının konumunu güçlendirmekte ve halkın seçtiği doğrudan temsilci olarak halkın siyasal örgütlenmesi olan devletin tepe noktasında kendisini yetkilendiren halk kitlelerinin çıkarlarını temsil etme hakkını elde etmektedir.  Ne var ki,   cumhurbaşkanının meclis yerine halk tarafından seçilmesi başkanlık sistemi anlamına gelmemektedir. Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme yetkilerinin önemli bir kısmı cumhurbaşkanına verildiği için tek adam olarak başkanlık yapabilmektedir.  Cumhurun başının halk tarafından belirlenmesi ise,  gücünü artırmakta ama yetkiler anayasal olarak aktarılmadığı için ve fiilen kuvvetler ayrılığı sistemi devam ettiğinden dolayı güçlü bir devlet başkanının ortaya çıkmasına yardımcı olmaktadır.  Güçlü cumhurbaşkanlığı ile başkanlık sistemi ayrı uygulamalar olarak tarih sahnesinde görülmüştür.  Halkın seçimi ile güçlenen cumhurbaşkanı sembolik bir figür olmaktan çıkarak,   devletin diğer organlarına karşı halktan aldığı yetki ile hesap sorabilecektir.  Bu açıdan,   cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi doğrudur. Siyasal merkezlerin önceden kendi çıkarları doğrultusunda belirledikleri adayları, merkez yoklamasıyla belirlenmiş bir meclis çoğunluğuna onaylatması ise parlamenter demokrasilerin kapalı kapılar ardından yozlaştırılmasına giden yolları açtığı batılı ülkelerde fazlasıyla görülmüştür. Halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı halkın sevdiği,  inandığı ve güvendiği bir siyasetçi olmak zorundadır. Halk kitlelerinin çoğunluğunun çıkarlarına ters düşecek bir biçimde çıkar çevreleri ve emperyal merkezler ile doğrudan ilişkilere girmenin söz konusu olamayacağı bir hukuk düzeni ile parlamenter demokrasi korunabilecektir. 

 

          Türk milletini tarih sahnesinden silerek, alt kimlikçiliği hortlatarak,   cemaat çekişmelerini tırmandırarak ve kültürel farklılıkları kışkırtarak, ulusal ve üniter devlet yapısının ortadan kaldırılmasına yönelen emperyal projelerde,  küçük devletçikler olarak eyaletlerin oluşturulmasına öncelik verilmekte ve böylece ortaya çıkacak küçük devletçiklerin daha sonraki aşamada bir bölgesel federasyona yönlendirilmesinde,   gene başkanlık sistemi anahtar bir rejim olarak gündeme getirilmektedir. Şirketler büyürken devletleri küçülten bir siyasal projeyi,   batı emperyalizmi başkan babalar üzerinden bütün dünya ülkelerine yaymaya çaba gösterirken,   Türkiye’ye de başkanlık sisteminin uygun görülmesi iyi niyetli bir girişim olmaktan çok uzaktır. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en kritik konu budur. Türk ulusu,  Türkiye Cumhuriyetinin ulus devlet olmaktan çıkartılmasını,  Türk kimliğinin tarihe havalesini,   Türkiye’nin batı kapitalist sisteminin merkezi coğrafyadaki ana üssü olmasını,   dikkate alarak oy kullanmak ve bütün bu gibi olumsuz gelişmeler ile bizzat Türk devleti ve ulusu için tehdit yaratan başkanlık sistemine karşı çıkacak bir cumhurbaşkanını devletin tepe noktasına getirmek durumundadır.  Bu nedenle,   yaklaşmakta olan seçimler normal cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ötesinde, Türkiye Cumhuriyetinin varlığının devam edip etmeyeceği ile geleceğe dönük yürüyüşünün sürdürülüp sürdürülmeyeceği ile ilgili olarak bir halk oylaması anlamını taşımaktadır.  Bu çerçevede,  seçimlerin öneminin ve bugün için taşıdığı anlamın muhalefet kesimleri tarafından Türk ulusuna iyi anlatılması gerekmektedir.  Ne var ki,   var olan siyasal yapı içinde gerçeklerin Türk kamuoyuna yansıtılmasını önleme doğrultusunda bir medya ve basın çıkartması yapılarak,  karşı görüşlerin ve olayların gerçek boyutlarının topluma anlatılması önlenmeye çalışılmaktadır.  Ülkedeki bütün siyasal partiler üzerinde giderek artırılan dış baskılar yüzünden,   Türk demokrasisi muhalefetsiz bir çizgiye sürüklenmiş ve bu doğrultuda egemen siyasal güçlerin istediği doğrultuda medya ve basın operasyonları yapılarak,   Türk ulusunun sahip olduğu siyasal bilinç ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.  İşte bu nedenle,   Türk ulusu kendi ve devletinin geleceği için,   başkanlık sistemi görüntülü koloni valiliği sistemine karşı çıkarak tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist bir cumhurbaşkanını seçmek durumundadır.  

 

         Cumhurbaşkanlarını halk seçmeli ama siyasal ve hukuki sorumlulukları da bulunmalıdır.  Sadece vatana ihanet ile cumhurbaşkanlarının değerlendirilmesi yeterli olmayabilir,   hukuk devletinin korunması ve kuvvetler ayrılığı dengelerinin sürdürülmesi açısından cumhurbaşkanının denetimi de devlet mekanizmaları içerisinde sağlanabilmelidir.  Yetkileri genişletilebilecek cumhurbaşkanı bu doğrultuda devlet içi dengeler ile denetlenebilmeli ve hiçbir zaman sahip olduğu geniş yetkileri dış bağlantılar doğrultusunda sınırsız kullanabilecek bir durumda olmamalıdır.  Her ulus devletin merkezi yapılanması ve çıkarları doğrultusunda,   cumhurbaşkanları başında oldukları ülke ve devletin haklarını koruyabilmelidir.  Büyük güçlerin ve emperyal devletlerin istemediği böylesine koruyucu ve savunmacı tutumları devre dışı bırakmak üzere, başkanlık sistemleri cumhurbaşkanlığı yerine düşünülmektedir.  Devletin tepe noktasındaki zatın anayasa ve yasalar doğrultusunda var olan hukuk devletini koruyarak bir hukukçu gibi davranması öncelik taşırken, siyasetçi yaklaşımı ile cumhurbaşkanlığı konusunun değerlendirilmesi,   devletin birliğini ve tekliğini temsil eden en üst düzeydeki yöneticinin taraflı bir konuma sürüklenmesine yol açabilmektedir.  Hiçbir biçimde taraf olmayacak düzeyde bir tarafsızlığı hukuk düzeni içerisinde sürdürecek bir cumhurbaşkanı, başında bulunduğu devlet mekanizmasını her türlü siyasal çıkmazdan kurtarabilecek bir gücü ortaya koyabilecektir.  Cumhurbaşkanlığı makamını her türlü siyasal çekişme ve tarafların baskısından uzak tutacak bir devlet başkanı,   ülkesinin gerçek durumunu,  her türlü koşullanmanın ötesinde belirleyerek toplumun ve devletin yararları doğrultusunda hareket edebilmelidir.  Tarafsızlık ve eşit mesafeli çalışma ilkeleri cumhurbaşkanlarının vazgeçilmez misyonlarından birisi olmak durumundadır.  

 

         Yıllar geçtikçe ortaya çıkan yeni koşullar ve farklı siyasal konjonktürlerde  bazı ülkelerde kamplaşmalar ya da kutuplaşmalar görülebilmektedir.  Uzun süre siyasette ön planda olan, zamanla yorulan bazı eski siyasetçiler cumhurbaşkanlığına yönelerek yorgunluklarını gidermek ve daha rahat koşullarda siyasal etkinliklerini sürdürmek istemektedirler.  Birçok ülkede eski başbakanların ya da bakanların cumhurbaşkanlığına geçerek daha üst düzeyde politika yapabilmenin arayışları içinde oldukları görülmektedir.  Ne var ki,   bu gibi eski politikacılar aktif siyaset yıllarında belirli ideolojilerin ya da siyasetlerin tarafı oldukları için,   cumhurbaşkanlığı makamının tarafsızlık çizgisinden fazlasıyla uzak kalmaktadırlar.  Bu yüzden de eski siyasal kavgalarını cumhurbaşkanı olduktan sonra devletin tepesindeki tarafsızlık noktasında da sürdürerek,   devletin birliğini ve bütünlüğünü tehlikeye atabilmektedirler. Parti amblemli bastonu ile bir cumhurbaşkanı partizanlık yapabilmiştir. Yıllarını siyasete vermiş eski politikacıların yıpranan sinirleri,   yorgun düşen beyinleri de dikkate alındığında ortaya çok da olumlu görünümler çıkmamaktadır.  Kendi partisinin başında sürekli olarak toplumun belirli kesimlerini karşısına alarak siyaset yapanların,   cumhurbaşkanı olduktan sonra da eski siyasal alışkanlıklarını sürdürdükleri,   devletin tepesinde parti siyasetine devam etmeleri,   ülkedeki kamplaşma ya da kutuplaşma eğilimlerinin daha da artmasına ve bir süre sonra patlama aşamasına gelerek devlet krizlerinin doğmasına yol açtıkları birçok ülkede görülmüştür.  Farklı ideolojilerin ya da siyasal projelerin içinde yer alan,   yıllarca bunları savunan eski siyasetçilerin alışkanlıklarını başkanlık makamın da sürdürmeleriyle,  devlet toplum karşıtlığı ya da siyasal bunalım gibi olumsuz durumlar gündeme gelebilmektedir.  Bir cumhurbaşkanından beklenen misyon öncelikle devletin tekliği ve ulusun birliğini temsil etmektir.  Bu doğrultuda,   toplumun her kesimine eşit koşullarda yaklaşabilen devlet başkanlarının siyasal kadrolardan çıkmadığı aksine belirli konularda uzmanlaşmış olan üst düzey bürokrat, bilim adamı ya da hukukçuların arasından çıktığı görülmektedir.  Kendi siyasal ya da ideolojik kişiliğini arkada bırakabilecek bir tarafsızlığı,   ancak üst düzey görevlerde bulunan uzmanlar ve hukuk adamları gösterebilmektedir.  Devletler siyaset ile yönetilir ama hukuk ile de ayakta kalması sağlanır.  

 

         Türk ulusu kendi cumhurbaşkanının seçerken; kavgacı,  çekişmesi,   toplumun belirli kesimlerini karşısına alan,   uzlaşmaz ya da sinirli,   hukuki sorunlara ya da yolsuzluklara bulaşmış adayları değil; aksine sakin,   dengeli,  bilgili,  dürüst ve güvenilir kimliği ile kamuoyunca tanınan kimselerin içinden  bir olumlu adayı göreve getirmeyi başarabilmelidir. Cumhurbaşkanlığının bir üst düzey yöneticilik olduğu dikkate alınarak ve buna layık olan,   böylesine önemli bir görevi tarihi bir misyon olarak kavrayabilen olgun kişilerin içinden bir seçim yapılabilmelidir. Cumhurbaşkanlığı görevi Türk devletinin başkanlığı olduğu için,   Türk devletinin kuruluş felsefesine sahip olan,   bu doğrultuda dünyadaki gelişmeleri izleyerek Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan gelen devlet modelini yeni dünya koşullarında ayakta tutabilen,   ülkeyi ve devleti bu doğrultuda yenileyebilecek bir ufka sahip olan,  uzak görüşlü bir devlet başkanına Türkiye’nin gereksinmesi bulunmaktadır.  Türkiye Cumhuriyeti devletini yok edebilecek emperyal projelere angaje olmayan,   Türk devletinin kuruluşundan gelen devlet modelini ayakta tutarak değişen koşullara uyum sağlayabilecek alternatif yaklaşımlara yönelebilen,   emperyal baskılar ile dışarıdan zorla empoze edilen tehlikeli plan ve projelere alet olmayan ama,   dünyadaki değişimi fark ederek bu doğrultuda Türklerin ulusal, merkezi,  üniter, laik,  demokratik ve sosyal hukuk devletini yeni planlar ile geliştirebilecek bir önderliğe soyunabilecek yeni bir cumhurbaşkanına Türk ulusu ve devleti gereksinme duymaktadır.  Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar kalabilmesi,  böylesine olumlu bir seçim ile belirlenecek adayın devletin başına getirilmesine bağlıdır.  Ülkeyi ve devleti emperyalistlerin nasihatleriyle değil ama ülke ve dünya gerçeklerinin ışığında yönetebilecek bir cumhurbaşkanına Türk ulusu ve devleti ihtiyaç duymaktadır.

 

         Türkler ikinci bir Atatürk’ün gelmeyeceğini iyi bilmek durumundadırlar.  Devleti kuran Atatürk geri gelmez ama   bugünün koşullarında devleti Atatürk ilkeleri doğrultusunda yönetecek bilgili ve etkili bir kişi cumhurbaşkanı olarak seçilebilir.  Emperyal hesaplarla dışarıdan değişimin dayatıldığı Türk devletinin,  içine sürüklendiği dönemeci başarıyla dönebilmesi için,   cumhurbaşkanlığına Türk halkının her kesimini kucaklayabilecek bir olgun kişinin getirilmesinde ülkenin büyük yararı vardır. Ülkede siyasetin tıkanması,   giderek hegemon bir tek parti rejimine kayılması,   muhalefet partilerinin işlevlerini yitirmesi,   batıdan gelen dış baskıların bütün partileri etki altına alması,   devleti kuran partinin gereğini yapamaması,  ulusalcı çevrelerin ulus devleti koruyamaması,   emperyal planlara karşı alternatif projelerin devreye sokulamaması dikkate alınarak,   Türkiye Cumhuriyeti devletini ve toplumunu toparlayacak bir önderliği yerine getirecek bir cumhurbaşkanının seçilmesi,   bu kritik dönemecin aşılmasında çok etkili sonuçlar verebilecektir.  Türkiye demokratik açıdan siyasal seçeneklerin tükendiği bir aşamada,   yepyeni bir süreci  beklenen niteliklere uygun bir adayı öne çıkararak başlatabilmelidir.  Hegemonyacı siyasetin aşılması noktasında yepyeni bir dönemin açılması ve bu doğrultuda yeni siyasal girişimlerin örgütlenerek,   Türkiye Cumhuriyetini çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi konumuna getirebilmesi için,   Türkiye için cumhurbaşkanlığı seçimi bir fırsattır.  Bu fırsatı, Türk toplumu iyi değerlendirebilirse, alternatif üretmeyen ve muhalefetsiz bir olumsuz duruma sürüklenmiş olan Türk demokrasisinin de canlanarak yenilenmesinin başlangıcı olacaktır. Sürekli seçim kazanan tek parti çıkmazının aşılabilmesi açısından da,   cumhurbaşkanlığı seçimleri Türkiye açısından iyi değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.  Türkiye bu aşamada bir alternatif çözümü Türk halkının büyük desteği ile yeni bir cumhurbaşkanı seçerek üretemezse, küresel emperyalizmin ulus devletleri yok eden, bölen ve parçalayan ve ekonomi üzerinden sömürgeleştiren politikalarına alet olarak yok olmaktan kurtulamayacaktır. Merkezi coğrafyada bin yıldır devlet olma geleneğini sürdürebilen Türk ulusu, yeni dönemde yeni bir cumhurbaşkanı ile kendisini yenileyerek yoluna devam etmesini bilmek zorundadır. Yepyeni bir cumhurbaşkanı,   ülke ve devleti dış baskılar yüzünden sürüklendiği çıkmazdan kurtarabilecek bir otorite olmalıdır. Böylesine bir adayın bulunmasında ve çatı adayı arayan partilere kabul ettirilmesinde,   Türk toplumuna ulusal önder olarak benimsetilmesinde, Türk toplumunun bütün kesimleri seferber olarak elbirliği ile işbirliği yapmak zorundadırlar.