AVRUPA BİRLİĞİ DAĞILIYOR

 

AVRUPA BİRLİĞİ DAĞILIYOR

 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 

         Mayıs ayının son hafta sonunda, Avrupa Parlamentosu için sandığa giden Avrupalılar, kullandıkları oylar ile kıtasal birliğin geleceğini tehlikeye düşürmüşlerdir. Avrupa Birliğine üye olan bütün ülkelerde yapılan ortak seçimler sonucunda, Avrupa halkının birliğin gidişinden memnun olmadığı ve gelecekte de kıtasal birlikten fazla bir şey beklemedikleri gibi bir genel durum ortaya çıkmıştır. Avrupalılar parlamento seçimlerinde AB’ye karşı oy kullanırken, uluslararası alanda yeni büyük güç olarak ortaya çıkmaya çalışan kıtasal birliğin geleceğini tehlikeye düşürmüşlerdir. Kullanılan oyların üçte ikisini merkez partiler almış olmasına rağmen, AB karşıtı sol ve sağ uçtaki partilerin gözle görülür bir gelişme göstermesi sonucunda, Avrupa’nın geleceğini tartışma alanına getiren Avrupa kuşkuculuğu akımı daha da güçlenerek öne çıkmıştır. Avrupa Birliği, parlamento seçimleri sonucunda daha sağa kayma noktasına gelirken, Avrupalılar şimdiye kadar olduğundan daha fazla, birliğin geleceğini umutsuzlukla karşılamışlardır. Beklenmedik bir biçimde sağ uçtaki partilerin güçlenmesi, milliyetçiliğin yeniden uygarlığın beşiği olan bu kıtada yükselişe geçtiğini açıkça göstermiştir. Sovyetler Birliğinin dağılışından sonra Balkanlardaki Yugoslavya birliği dağılmış ve şimdi de Avrupa Birliği dağılma noktasına gelmiştir. Yirmi birinci yüzyıla doğru dünya ilerlerken, siyasal anlamda büyük devlet modeli olarak gündeme getirilen bölgesel birliklerin peş peşe dağılma noktasına geldiği görülmüştür.

 

 

          Avrupa Parlamentosu seçimleri ülkeler düzeyinde ele alındığında en şaşırtıcı sonuçların iki büyük Avrupa ülkesi olan İngiltere ve Fransa’da ortaya çıktığı görülmüştür. İkisi de beş yüz yıllık sömürge imparatorluklarına sahip olan bu iki büyük birlik üyesinden, ulusalcı partiler yüzde otuz civarında oy alarak seçmenlerin üçte birini temsil ettiklerini ortaya koymuşlardır. İngiltere’de Avrupa Birliğine karşı çıkan imparatorlukçu yapının destekçileri kurdukları bağımsızlık partisi ile ulusalcılık yaparken, yılların iki büyük partisi olan İşçi Partisi ile Muhafazakâr partiyi geride bırakmıştır. Küresel sermaye yeniden Liberal Partiyi bu ülkede iktidara getirmeye çalışırken, millet imparatorluğu peşinde koşan Bağımsızlıkçı Birleşik Krallık Partisi, oyların üçte birine yakınını toplayarak, Avrupa Parlamentosunda kendi ülkelerini daha güçlü bir biçimde temsil edebilme şansını elde etmişlerdir. Bugünün dünya devletinin yaratıcısı olan Birleşik Krallık ya da Büyük Britanya İmparatorluğu, bir türlü Avrupa Birliği çatısı altında mutlu olamamış ve eskisi gibi küresel bir siyasal düzen arayışı içerisinde daha güçlü bir yaşam düzenine sahip olabilecekleri düşüncesini sürekli olarak in planda tutmuştur. Bu yüzden Avrupa Birliği’ne İngiltere sonradan girmiş ama bir ada devleti olarak istediği zaman kıtanın ya da birliğin dışında serbest davranabilme hakkını elinde tutmuştur. Avrupa parasal birliği dışında kalan İngiltere, sömürge imparatorluğu döneminden gelen Sterlin imparatorluğundan vazgeçmediği gibi Commonwealth Nations düzenini sürdürerek küresel imparatorluk arayışı içinde olan batı blokunun Atlantikçi kanadı olarak, ön planda etkili olmaya çalışmıştır. İngiltere’de bağımsızlıkçı parti birinci siyasal güç konumuna gelirken, ulusalcı sağ kanat partisi de Avrupa birliğine karşıt çizgide eskisinden daha güçlü olarak öne çıkmıştır.

 

         Benzeri bir değerlendirmeyi Avrupa’nın ikinci büyük sömürge imparatorluğuna sahip olan Fransa için de yapmak mümkündür. Ortaçağ dönemi sonrasında İngiltere ile birlikte okyanuslara açılan Fransa, dünyanın her kıtasında kendisine bağlı sömürgeler oluşturmuş ama aradan geçen beş asırlık dönem sonrasında, sömürgelerin bağımsız devletlere dönüşmesi üzerine, Frankofon imparatorluk dağılma noktasına gelmiştir. Avrupa cumhuriyetçiliğinin çıkış noktası olan bu ülkede güçlü bir sosyalist parti ve halk hareketi bulunmasına rağmen, ulusalcı cephe yüzde otuzlara yakın bir sonuç alarak, ülkenin kaderinde en etkili konuma gelmiştir. Ülkenin iki büyük partisi yüzde onlar ile yirmiler arasında bir yerlerde kalırken, ulusalcı cephenin üçte birlik bir oy potansiyeli yakalayarak birinci parti konumuna yükselmesi önemli bir seçim zaferi olarak görünmektedir. İsrail lobilerinin adamı olan Sarkozy isimli bir Yahudi politikacının Amerikan desteği ile Fransa devlet başkanlığına getirilmesiyle birlikte, bu ülke Almanya ile kurmuş olduğu Avrupa çekirdeğinden uzaklaşmış ve giderek AB dışı bir yeni siyasal çizgi izlemeye başlamıştır. İsrail, Orta Doğu bölgesinde Büyük İsrail projesini yarım yüzyılı aşkın savaş sürecine rağmen oluşturamayınca, bir Siyonist politikacı olan Sarkozy’nin ABD desteği ile Fransa’nın başına gelmesine sağlamıştır. Daha işbaşına gelmeden Türkiye’nin Avrupa Birliğine girişine İsrail’in çıkarları doğrultusunda karşı çıkan bu Musevi cumhurbaşkanı zamanında, Fransa Avrupa Birliği çizgisinden ayrılarak Akdeniz Birliği gibi, İsrail merkezli bir yeni Roma İmparatorluğu konumunda Kudüs İmparatorluğunun alternatif Büyük İsrail yapılanması olarak dünyanın merkezi denizinin kıyıları içinde kurulabilmesinin arayışı içerisine girmiştir. İngiltere Euro para sistemi dışında kalırken, Fransa Almanya ile kurmuş olduğu merkezi ortaklık doğrultusunda güçlü parası Frank’dan vazgeçerek Euro sistemi içinde yer almış ve bu yüzden de ekonomik durgunluk sürecine sürüklenmek zorunda kalmıştır. Yüzyıllarca sömürgelerden gelen kazançların rahatlığı içinde yaşamaya alışmış olan Fransız halkı, Euro sisteminin getirdiği ekonomik durgunluk nedeniyle giderek yoksullaşmaya başlamış ve bu yüzden de halk arasında Avrupa Birliği karşıtlığı son yıllarda fazlasıyla gelişmeye başlamıştır. Son seçimlerde kadın siyasetçi Mari Le Pen’in bir ulusalcı önder olarak ülkenin en gülü politikacısı konumuna gelmesini hem Sarkozy politikalarına, hem de Avrupa Birliğinin getirmiş olduğu ekonomik durgunluğa Fransız ulusunun tam bir tepkisi olarak görmek mümkündür.

 

         İngiltere ve Fransa’nın Avrupa Birliğinden hoşnutsuzluğuna rağmen Almanya’nın Avrupa Birliği sürecinden mutlu olduğu görülmüştür. İktidarda bulunan muhafazakâr koalisyon, oyların üçte birini alarak ülkenin birinci siyasal gücü olduğunu göstermiştir. Sosyal Demokratlar dörtte bir oy alırken, yeşiller yüzde onlarda kalmış ama yabancı ve Avrupa Birliği düşmanı aşırı sağcı partilerin de birlik parlamentosuna temsilci gönderme hakkını elde ettikleri görülmüştür. Eski doğu Almanya’dan gelen sol partinin yanı sıra, Avrupa Birliği düşmanı bir sosyalist hareketin de partileşerek birlik parlamentosunda temsil edilme hakkını elde ettiği görülmüştür. Almanya’da oyların iktidardan yana çıkmasının asıl nedeni, bu ülkenin giderek Avrupa Birliğinin patronu konumuna gelmesidir. Güçlü endüstriyel yapısı ile ekonomik alanda üstünlüğü ele geçiren Almanya, giderek artırdığı ekonomik potansiyeli ile Avrupa Birliğinin en güçlü ekonomisine sahip olan devlet olarak öne çıkmıştır. Güçlü parası Mark’dan Euro sistemi yüzünden vazgeçen Almanya bir süre diğer Avrupa ülkeleri gibi ekonomik durgunluk sürecine düşmesine rağmen, kısa zamanda toparlanarak eski kıtanın en güçlü ekonomisi olarak önderliğini diğer üyelere kabul ettirmiştir. Gelinen noktada Avrupa Birliği’nin Almanya’nın güçlenmesine ve kıtasal birliğin patronu olmasına yaradığı anlaşılınca, bu ülkedeki oylar merkez partilerin iktidarda olan ittifakının desteklenmesi doğrultusunda kullanılmıştır. Küresel sermayenin desteğindeki sosyal demokratların zayıf kalması ve yeşiller hareketinin bir fantezi olmaktan öteye gidememesi yüzünden, Almanya’nın siyasal düzeni içinde merkezdeki muhafazakâr partiler koalisyonu güçlenerek öne çıkmışlardır. Avrupa Birliğinin giderek Almanya’nın merkezinde yer aldığı bir Büyük Almanya düzenine dönüşmesi yüzünden, İngiltere ve Fransa yeniden eski sömürgelerine dönmek zorunda kalmışlardır. Bu yüzden İngiltere ve Fransa‘da birlik karşıtları güçlenirken, Almanya’dan birlikten yana olan merkezdeki muhafazakâr partiler koalisyonu gücünü eskisine oranla artırmıştır. Avrupa Parlamentosu ile ilgili olarak yapılan son seçimlerde bu yüzden iktidardaki muhafazakâr koalisyon ittifakı en güçlü siyasal merkez olarak öne çıkmıştır. Avrupa Birliği karşıtlığı çizgisinden yeni kurulan Almanya için Alternatif partisi yüzde onların altında kalarak, bu ülkenin siyasal yelpazesinde kendisi için güçlü bir yer elde edememiştir.

 

         Avrupa’nın diğer büyük ülkeleri olan İtalya ve İspanya’daki seçimlerde İngiltere ve Fransa’daki gibi birlik karşıtı bir çizgide sonuçlar ortaya çıkarmıştır. İtalya’da eskiden “Kralın soytarısı “ gibi bir konumda bulanan bir devlet komedyeni, devletin resmi kanalları desteği ile ülkede yükseltilirken, devlet karşıtı bir siyasal oluşumun liderliğine getirilmiştir. Ülkede, Euro sistemi yüzünden çok ağır bir ekonomik durgunluğa girildiği için eski Liret günlerini arayan İtalyanlar, bir gece ansızın hükümetin yeniden Liret basarak ekonomik canlılık yaratacağı günlerin beklentisi içinde hareket etmişler ve bu doğrultuda kesin bir Avrupa Birliği karşıtı çizgide hareket eden Beş Yıldızlık komedyen partisini oyların dörtte birini vererek desteklemişlerdir. İktidardaki sağcı parti olarak Demokrat Parti zenginlerin desteği ile ön plandaki yerini korurken, ülkeden ayrılmak isteyen Venedikli zenginlerin desteği, var olan devlet düzenini çökertmek isteyen beş yıldızlı komedyen partisine gitmiştir. Eski işadamı başbakan yolsuzlukları ile yargılanırken, merkez sağ partisi yüzde onlar civarına gerilemiş ve İtalya’da, Avrupa Birliği süreci sonrasında ciddi bir bölünme ve giderek dağılma eğilimi güçlenerek öne çıkmıştır. Roma İmparatorluğunun çöküşünden sonra Akdeniz ticaretini ele geçiren Venedik şehir devleti, yeni dönemde de İtalyan ulus devletini çökertmek doğrultusunda eskisi gibi bir Veneto devleti arayışı içine girerek, siyasetin palyaçolaşmasını gündeme getiren gayri ciddiliği finanse ederek, ülkenin ikinci siyasal gücünü oluşturmuşlardır. Fransa gibi Akdeniz ağırlıklı yeni bir yapılanma arayışı içine giren İtalya’da, Avrupa Birliğinden umutların kesildiği görülmekte, yeniden eski günlere dönülerek Liret isimli ulusal paraya dayalı bir canlı ekonomik gelişme arayışı öne çıkmaktadır. Avrupa Parlamentosu seçimleri bu ülkede artık yeni bir yapılanma arayışının öne geçtiğini, Avrupa Birliğinden bütün umutların kesildiğini, Akdeniz Birliği arayışlarının güç kazandığını son seçimlerin ortaya koyduğu sonuçlar ile söylemek mümkündür.

 

         Bir batı Avrupa ülkesi olarak İspanya’da, diğer Atlantik kıyısındaki ülkeler gibi büyük sömürge imparatorluğuna sahipken, sömürgelerin ulusal bağımsızlıklarının verilmesinden sonra kendi sınırları içinde bir devlet konumuna gelmiş ve yirminci yüzyıl boyunca kendi içyapısından gelen siyasal sorunlar ile boğuşmak durumunda kalmıştır. İkinci dünya savaşı sürecinde kırk yıllık bir faşizm yaşayan bu ülkede dağılmayı önlemek üzere yeniden krallık sistemine geçilmiş ama halk kitlelerinin çoğunluğunu tatmin edecek bir yeni düzen kurulamamıştır. Çeşitli açılardan geri kalmışlık sorunları ile boğuşmasına rağmen, uzun süreli bir sosyalist iktidarın Avrupa Birliği’ne taşıdığı bu ülkede, Latin Amerika kıtasındaki sömürgelerden gelen ekonomik zenginliklerin kesilmesi üzerine, ekonomik bir gerileme ortaya çıkmış ve bu yüzden önce faşizm sonra da sosyalizm deneyleri yaşanmıştır. Avrupa Birliği’ne büyük umutlar ile giren bu büyük ülkede beklenen zenginleşme olmamış, Euro sistemine girilmesiyle birlikte ortaya çıkan ekonomik durgunluk ülkeyi yoksullaştırmıştır. İspanya hükümetleri önce turizm ile, daha sonra da konut sektörü ile ekonomik durgunluk dönemini aşmaya çalışmış ama bu girişimler, Avrupa‘daki kıtasal birlik öncelikleri yüzünden istenen sonuçları verememiştir. On yedi özerk bölgeden oluşan bu ülkenin çeşitli bölgelerinde bölücü akımların AB destekli olarak güçlenmesi, beraberinde İspanyol birliğinin dağılması gibi, bir tehlikeyi öne çıkarmıştır. Avrupa Birliğine üye olarak daha iyi bir yaşam standarttı yakalamaya çalışan İspanyollar istediklerine ulaşamayınca, karamsarlığa düşmüşler, ülkenin turizm ve konut yapılanma girişimlerine rağmen yoksullaşması üzerine Avrupa Birliği karşıtlığı da bu ülkede hızlı bir yükseliş içine girmiştir Muhafazakâr Halk Partisi iktidarda olduğu için oyların çoğunluğunu dörtte bir oranında almış, ikinci planda sosyalistler de aynı oy oranını yakalamışlardır. Ne var ki, iki yeni uç siyaset, ilk kez bu seçimler de yüzde onluk bir oy potansiyelini arkalarına alarak Avrupa parlamentosuna temsilci gönderme hakkını elde etmişlerdir. Bu ülkede çevreciler ve yeşiller komünistler ile birlikte ayrı parti kurdukları gibi, bir grup aydın ve akademisyen de bir araya gelerek tıpkı İtalya’daki beş yıldız hareketi gibi bir protesto eylemini yeni bir siyasal partiye “Yapabiliriz–Posedemos“ ismiyle dönüştürmüşlerdir. İki küçük yeni parti yüzde onlarda oy alarak Avrupa Parlamentosuna girerek, AB karşıtlığını bu kıtasal birlik parlamentosu çatısı altında yürütebilme hakkını elde etmişlerdir.

 

         Diğer küçük ülkelerdeki Avrupa Parlamentosu seçimleri de sürpriz sayılabilecek sonuçlar yaratmıştır. Danimarka’da yabancı ve Müslüman düşmanı Danimarka Halk Partisi oylarını ikiye katlayarak halkın dörtte birinin temsilcisi olma hakkını elde etmiştir. AB’ye uyumlu politikalar izleyen iktidardaki Liberal-Sosyal Demokrat partiler koalisyonu son seçimlerde oy kaybederek gerilemişlerdir. Hollanda’da aşırı sağcı Avrupa birliği karşıtlığı doğrultusunda oylarını artırarak öne geçmiştir. Avusturya’da ise Avrupa Birliği karşıtı sağ kanat, ulusalcı parti oyların beşte birini elde ederek daha güçlü bir konuma gelmiştir. Portekiz’de AB karşıtı bir çizgide politika izleyen Sosyalist parti oyların üçte birini alarak, iktidardaki koalisyon partilerini geride bırakmıştır. Komşu ülke Yunanistan’da ise, Avrupa Birliği ve küreselleşme politikaları yüzünden gündeme gelen büyük ekonomik çöküş yüzünden sol ve sağ uçtaki siyasal partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oylarını artırmışlardır. Amerikancı sol bir parti olan Pasok’un çöküşünden sonra Sirizia adlı bir sosyalist parti kurularak Yunan parlamentosuna girmiş ve küresel politikaların yarattığı ekonomik çöküş ile yabancıların göçüne karşı çıkan bir sağ uç milliyetçi parti olarak Altın Şafak isimli siyasal örgüt gene aynı doğrultuda Yunan meclisinde temsil edilme hakkını almıştır. Son seçimlerde Sirizia Avrupa birliği karşıtlığı doğrultusunda yüzde otuzlarda oy alırken, sağ kanattaki Altın Şafak partisi de yüzde onun üzerinde oy alarak siyasal ilerleme çizgisini sürdürmüştür. Tıpkı İtalya’da olduğu gibi, Avrupa Birliği’ne girdikten sonra büyük bir ekonomik çöküntü ile karşı karşıya kalan Yunanistan devletinde vatandaşların çoğu Euro sisteminden çıkılmasını ve yeniden eskiden olduğu gibi milli para olarak Drahmi’nin basılarak yola devam edilmesini savunmaktadırlar. Macaristan’da ise küreselleşme ve Avrupa Birliği karşıtı politikalar fazlasıyla öne geçmiş, iktidardaki milliyetçi Fidez Partisi oyların yarısından fazlasını alırken, emperyalizme ve Siyonizm’e karşı Macar ulusunun çıkarlarını savunmak üzere kurulmuş olan Turancı Parti olarak Jobbik Partisi’de ana muhalefet partisi konumunda yüzde onbeş oy alarak Avrupa Birliğine karşı bir tutumu kamuoyuna yansıtmışlardır. Macaristan Almanya ve Rusya arasında kalan konumu ile tıpkı Polonya gibi bir arayış içerisine sürüklenmiş, Polonya devleti AB üyeliğinden sonra işsiz halk kitlelerine iş bulma şansını elde ederken, Macar halkı böylesine bir durumu elde edemedikleri için, AB karşıtlığı çizgisindeki milliyetçi ve Turancı politikalara yönelmişlerdir.

 

         Avrupa Parlamentosuna temsilci seçmek için yapılan seçimlere katılım yarı yarıya olmuş ve Avrupa halkının yarısından fazlası, bu seçimlere katılmayarak Avrupa birliği politikalarını protesto etmişlerdir. Ülke demokrasileri gelişmiş düzeyde işlerken, Avrupa kıtası üzerinden oluşturulmak istenen birlik demokrasisine halk kitlelerinin uzak kaldığı ve uygulanan sosyal ve de ekonomik politikaları benimsemedikleri için, seçimlere katılmayarak olumsuz yaklaşımlarını ortaya bu yoldan koydukları öne sürülmektedir. İki asır önce Osmanlı İmparatorluğuna hasta adam adını takan Avrupa ülkeleri, bugün gelinen aşamada kıtasal birlik oluşumu yüzünden, kendileri hasta adam konumuna gelmişlerdir. İnsanlık tarihinin odak merkezi ve uygarlığın beşiği konumundaki Avrupa kıtasının bir büyük birlikteliğe yönelerek, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya Federasyonu karşısında üçüncü güçlü birlik olarak dünya sahnesine çıkmak üzere harekete geçtiği aşamada, birliğe karşı üye ülkelerde ciddi muhalif siyasal hareketlerin örgütlenmesi ve bunların seçim sandıklarından alınan oyları doğrudan doğruya etkilemesi ile yeni bir dönem başlamıştır. Avrupa kıtası birleşmek için yıllardır engelleri aşabilme çizgisinde büyük çabalar ile uğraşırken, yirmi birinci yüzyılın başlarında böylesine bir büyük birlik oluşumunun üye ülkelerin halk kitleleriyle karşı karşıya geldiği görülmektedir. Yoğun birleşme çabalarının sorunları çözmeye yetmediği ve bu nedenle de ortaya bir birlik karşıtı hareketini çeşitli ülkelerdeki siyasal oluşumlar aracılığı ile gündeme gelmiş olduğu anlaşılmaktadır.

 

          Bir çağdaş uygarlık projesi olarak bütün dünyaya ilan edilen Avrupa Birliği oluşumunun, yarım yüzyılı geride bıraktıktan sonra içine düşmüş olduğu durum, pek de parlak görünmemektedir. Evrensel dünya kültürünün beşiği olan Avrupa kıtasında diplomalı işsizler ordusu ile dışlanmış entelektüel insanlardan oluşan birikim, giderek yoksulluk ve açlığa sürüklenme tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. Soğuk savaş sonrasında Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya Federasyonu gibi iki büyük dev siyasal gücün karşısına üçüncü büyük siyasal oluşum olarak çıkmak üzere planlanan Avrupa Birliği girişiminin, çıkmaz bir sokağa sürüklendiğini, son yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri açıkça ortaya koymuştur. Komünizm korkusu yüzünden ABD’nin peşine takılıp giden Avrupa’nın kültürlü ve gelişmiş toplumları, bu doğrultuda uygulanan politikalar yüzünden önemli bir çıkmaza gelip saplanmışlardır. Uygarlığın beşiğinde doğup büyüyen ve bu doğrultuda en iyi eğitimi alan Avrupalı insanlar, küresel politikalar yüzünden hiç de hak etmedikleri bir biçimde açlık ve yoksulluk tehlikesi ile karşı karşıya kalınca, önce şaşkınlığa kapılarak beklemişler ama aradan geçen zaman dilimi içerisinde bekledikleri gelişmeleri göremeyince, sokaklara çıkarak genel gidişe karşı tavırlarını daha açık bir biçimde sergilemeye başlamışlardır. Sokak hareketlerinden İtalya’da bir işsiz güçsüzler partisi çıkarak oyların dörtte birini alıp parlamentonun üçüncü büyük partisi konumuna gelmiştir. Akdeniz ülkelerini çöküntüye sürükleyen küreselleşme sürecinde İtalya’da sokak hareketleri siyasal ağırlık kazanınca benzeri gelişmelerin İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi diğer güney Avrupa ülkelerinde de ortaya çıktığı görülmektedir. Son seçimler, İspanya’daki ağır ekonomik çöküntüye karşı üniversite hocalarının öncülüğünde bir sokak hareketini yapabiliriz felsefesi ile siyasal partileşmeye doğru yönlendirmiştir. Bu tür gelişmeler de artık Avrupalı aydınların her şeyi politikacılardan ya da iş çevrelerinden bekleme gibi bir pasif tavrı terk ederek, daha aktif politikalar ile meydanlara çıktıklarını ve seçimlerde dışa bağımlı kadrolara karşı ülkelerinin ulusal kalkınmasından ve bağımsızlığından yana bir antiemperyalist tutum içerisine girdiklerini kanıtlamaktadır.

 

         Almanya ve Fransa gibi büyük devletler üzerinden Avrupa Birliği sosyal devlet yapılanmasına girdiği için, Avrupa ülkelerinde bütün vatandaşlar kendi devletlerinin sosyal koruması altındadır. Sosyal ve ekonomik alanlarda her Avrupa devleti kendi vatandaşlarının beklentilerini karşılamak durumundadır. Yirminci yüzyılın sonlarına kadar Avrupa ülkelerinde sosyal devlet uygulamaları en üst düzeyde yürütülmüştür. Ne var ki, yirmi birinci yüzyıla girilmesiyle birlikte başlayan yoğun küresel politikalar Avrupa ülkelerini sarsmaya başlayınca, Avrupalı halk kitleleri geçmişten gelen sosyal, ekonomik ve hukuki kazanımlarını koruyamaz bir düzeye doğru gerilemişlerdir. Uygarlık beşiği olarak kabul edilen bu kıtanın okumuş insanları küresel ekonomi politikalar yüzünden sosyal ve ekonomik seviyelerini yitirmeye başladıkları aşamadan sonra, Avrupa Birliği süreci duraklamaya başlamıştır. Batı bloku işbirliği üzerinden Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi ekonomik, NATO gibi askeri örgütlenmeler aracılığı ile Amerika Birleşik Devletlerine bağımlı hale gelen Avrupa kıtasında birleşme girişimleri, okyanus ötesinden empoze edilen ve daha sonraki aşamada zorlanan ekonomik politikalar yüzünden duraklama noktasına gelmiştir. Uygarlığın getirmiş olduğu insan haklarının en üst düzeyde gerçekleştirildiği Avrupa Birliği içinde vatandaşların hak ve özgürlükleri en üst aşamada tanınmış ama bu zengin hak sahibi Avrupalı insanlar giderek yoksulluk ve açlık sınırına doğru iteklenince, sokağa çıkma girişimleri alternatif çıkışlar olarak siyasal gündeme gelmiştir. Avrupa Birliğinin tam üyeliğine aday olan Türkiye Cumhuriyetinde de, Avrupa ülkelerinde giderek tırmanan sokak hareketleri etkili olmuş ve İstanbul üzerinden Gezi olayları adı verilen yoğun protesto eylemleri Türkiye’de de görülmeye başlanmıştır. İnsanlığın beşte birini zengin beşte dördünü de orta halli bir düzeye çıkartmak üzere öne sürülen küreselleşme politikalarının çeyrek asırlık uygulamaları sonrasında iflas etmesiyle, ABD’nin başkenti Washington ve dünyanın merkezi kenti New York’ta % 1 e karşı % 99 un tepki hareketleri bir anlamda halk isyanı doğrultusunda örgütlenmiştir. Amerika’da bile bu kadar büyük eylemlerin ortaya çıktığı yeni aşamada, Avrupa’daki protesto eylemlerinin artık siyasal girişimlere doğru yönlenmeye başladığı görülmüştür.

 

         Küresel emperyalizmin ABD üzerinden bütün dünya ülkelerine empoze ettiği ekonomik bağımlılık politikaları yeni bir tür süper sömürgeciliği geliştirirken, Avrupa’nın gelişmiş ülkelerini kandırmak mümkün olamamış, çeyrek asırlık bir sabretmede döneminden sonra meydanlara çıkan Avrupa’nın aydın insanları, yeni sömürgeciliği durdurmak üzere ve Avrupa’nın geçmişten gelen kazanımı olan sosyal devleti korumak amacıyla sokak hareketlerini siyasal partiler düzeyinde örgütleyerek gündeme karşı ağırlıklarını koymaya başlamışlardır. Son olarak yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ulusalcıların ve sosyalistlerin antiemperyalist ve antikapitalist bir çizgide ağırlıklarını ortaya koymaları da bu durumu açıkça doğrulamaktadır. Ulus devletleri ortadan kaldırmak üzere örgütlenen küresel emperyalizmin dışa bağımlı politikaları yüzünden giderek yoksullaşan Avrupa halkları, bu gidişe dur demenin yollarını demokratik rejim içerisinde aramaya başlamış, hem meydanlarda protesto eylemlerini artırmış hem de seçimler de merkez partilere karşı sağ ve sol uçtaki antiemperyalist partilere oy ağırlığını kaydırmaya başlamıştır. Ulus devlet düşmanlığı küresel sistemin kontrolü altındaki merkez partileri zayıflatırken, bu gidişe karşı çıkan ve örgütlü bir biçimde politika yapan sol ve sağ uçtaki ulusalcı ve sosyalist partilerini güçlenmesine giden yolları açmıştır. Küresel emperyalizme teslim olan ve neoliberal kadroların yönetiminde etkin olduğu Avrupa Birliği oluşumu, bu yüzden kendi halkları ile ters düşerek, gelinen aşamada giderek dağılma riski göstermeye başlamıştır. Küresel şirketler ulus devletleri parçalarken, Avrupa Birliği içinde yer alan üç yüz yıllık ulus devletlerin dışarıdan yönlendirilen bu çökertme operasyonuna karşı direnmeye başlamaları söz konusu olmuştur. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupalı ulus devletlerin ulusalcı ve solcu partilere arkadan destek vererek, küresel emperyalizmin kuklası durumuna düşürülmüş olan merkez partilere karşı bir tutum içine girdiği de, yeni elde edilen sonuçlar ile anlaşılmıştır.

 

         Yüzyılların Avrupası tarih boyunca birçok siyasal olaya tanıklık ettiği için iki yüz yıllık Amerikan devletinden daha fazla birikime sahip bulunmaktadır. Avrupa bir uygarlık beşiği olarak, eski zamanlardan beri dünyanın merkezinde yer alırken, şimdilerde Amerika’nın merkezinde yer aldığı bir küresel yapılanma çerçevesinde ikinci planda kalma gibi bir durumu bir türlü kabul edememiştir. Amerikan nüfusunun büyük çoğunluğunun Avrupalı göçmenlerden meydana gelmesi de dikkate alınırsa, Avrupa devletlerinin ABD toplumundaki etkisi her zaman için fazla olmuştur. Amerikan devletini teslim alan küresel emperyalizmin saldırganlığına karşı Avrupalı devletler direnirken, Amerikan toplumu içindeki göçmen uzantıları ile de her zaman için yakın ilişkiler içinde olmuşlardır. Bu çerçevede, küresel emperyalizmin ABD devletini kullanarak dünyayı bir yerlere sürükleme girişimleri ne, Amerikan toplumu içinden de tepkiler gelmeye başlamıştır. Kapitalizmin beşiği olan Wall Street bölgesinin işgali hareketini Avrupalı devletler ile onların Amerikan toplumu içindeki göçmen akrabaları birlikte organize etmişlerdir. Böylece şirketlerin uluslararası alandaki girişimlerinin devletler üzerinden toplumlara zorla kabul ettirilmesi döneminin de sonlarına gelinmiştir. Hiç kimse eskisi gibi uzaktan yönlendirmeler, ters algı operasyonları ya da çeşitli siyasal senaryolar doğrultusunda komplo teorileri ile toplumların eskisi gibi kandırılamayacağını görmeye başlamıştır. Büyük devletlerin gizli servisleri bu aşamada devreye sokularak manüplasyonlarda ya da algı operasyonlarında tekelci büyük şirketlerin finans kapital yönetimlerine hizmet etmeye devam etmişler ama halk kitlelerine mal olan tepkilerin durdurulmasını artık eskisi gibi sağlayamamışlardır. Rönesans, reform ve aydınlanma hareketlerinin beşiği olan Avrupa kıtasının, denizler ve okyanuslar üzerinden geliştirilen yeni sömürgeci yapılanmasına kolay kolay teslim olmayacağını, meydanlara çıkan halk kitlelerinin tepkisi ve son seçimlerdeki oyların yönelimi açıkça ortaya koymuştur. Avrupa’nın sahip olduğu kültür birikiminin hiçbir para gücüne teslim olmayacağı artık iyice anlaşılmıştır.

 

         Avrupa kuşkuculuğu olarak adlandırılan akımın temelinde, Rönesans ve reform dönemlerinden gelen birikim ile birlikte aydınlanma döneminin getirmiş olduğu bilimsel gelişmelerin katkıları da göze çarpmaktadır. Batı uygarlığının bir yanı okyanus kıyılarındaki ekonomik yapısallaşma olduğu kadar diğer yanı da kara Avrupası merkezli bilimsel ve kültürel yapılanmadır. Son seçimlerde, batı blokunun bu iki kesiminin karşı karşıya geldiği görülmüş, tekelci şirketlerin ulus devletleri tasfiye ettirme girişimlerine karşı, ortaçağa direnişin sembolü olan aydınlanma düşüncesi ile bilimsel ve kültürel birikim, Atlantikçi merkezlerin kuklası durumuna düşürülen Avrupa Birliği oluşumunun olumsuz gidişinin durdurulabileceğini göstermiştir. Son seçim sonuçları ile uygarlığın beşiği Avrupa kıtası ile küresel sermayenin merkezi olan Amerika Birleşik Devletlerinin yollarının ayrıldığını göstermektedir. Bir anlamda batı uygarlığı içindeki tartışmalar ciddi bir kutuplaşma yaratarak, dünyayı yönetme iddiasındaki batı blokunun parçalanmasına giden yol açılmıştır. Batı uygarlığı eskisi gibi bilimi, kültürü ve ekonomisi ile bir bütün olmaktan çıkmış, ekonominin patronları ile çağdaş kültürün temsilcisi konumundaki batılı ülkelerin halklarının yollarının ayrıldığı son seçim sonuçları ile bir kez daha ortaya konulmuştur. Ekonomik batı ile toplumsal batı karşı karşıya gelirken, şirketler ulus devletlere karşı dini cemadatları yanlarına ortak olarak almaya çalışmışlar ama her türlü çıkara uzak duran namuslu din adamlarının hakkaniyetçi tutumları ile böylesine bir plan başarılamamıştır. Şirketler ile cemaatler arasında ulus devletler ile milletlere karşı sürdürülen ortaklık ulusalcı ve solcu partilerin antiemperyalist bir çizgide bir araya gelmeleri ile önlenebilmiştir. Avrupa’daki son gelişmeler bu durumun açık bir kanıtı olarak görülebilir.

 

         Avrupa birliği bir uygarlık ve barış projesi olarak gündeme getirilerek yarım yüzyılı aşkın bir süredir dışarıdan zorlamalar ve manüplasyonlar ile tamamlanmaya çalışılıyordu. Ne var ki, küresel emperyalizmin iflas etmesi üzerine ve dünyanın bunun sonucunda büyük bir ekonomik gerilemeye sürüklenmesi ile tüm küreselleşmeci projeler gibi Avrupa birliği projesi de durma noktasına gelmiştir. Avrupa Birliği fonlarından beslenen Avrupa mandacısı neoliberal kanatların tersini savunmalarına rağmen, Avrupa halkı gerçekleri gördüğünü, Atlantikçi insiyatifin tekelci şirketlerinin çıkarları uğruna, yüzyılların kazanımı olan Avrupalı sosyal devlet modelinden vazgeçilmeyeceğini, Avrupa halkları parlamento seçimlerinde gösterdikleri tepki ile ortaya koymuşlardır. Avrupa parlamentosu seçimlerinden sonra artık yeni bir Avrupa vardır. Fransa’da neoliberal çevreler tarafından faşistlikle suçlanan milliyetçi kadın önder bu ülkenin cumhurbaşkanı olabilecek kadar oy almıştır. Büyük Britanya İmparatorluğunun kurucusu olan birleşik Krallıkta bağımsızlıkçı ulusal parti yüzyılların partilerini geride bırakarak birinci parti konumunu yakalayabilmiştir. Bu gibi seçim sonuçlarından her kesimin ders alması gerekmektedir. Artık eskisi gibi okyanus ötesinden zorlamalar ya da uzaktan kumandalı manüplasyonlar ile dünyanın finans kapitalin çıkarları doğrultusunda bir çöküşe doğru sürüklenmesi eskisi gibi kolay olamayacaktır. Küresel politikalara teslim olan bir Avrupa Birliği’ni Avrupa halkları kesinlikle istememekte, eskisi gibi bağımsız ulus devletlerin çatısı altında daha güvenli bir yaşamı arayan yeni bir bir sürece doğru yönelmektedirler. Bu seçimlerden sonra artık eskisi gibi küresel patronların denetiminde bir Avrupa’dan değil, dağılan ve yanlış politikalar yüzünden çöküşe sürüklenen bir Avrupa’dan söz etmek daha gerçekçi olacaktır. Yeni dönemde Avrupa Birliği gibi küresel oluşumların kesin olarak dağılacağı görülmekte, bu duruma paralel olarak da ulus devletler yeniden güçlenmeye başlamaktadırlar. Küresel şirketler ulus devletlerin yeniden güçlenmelerini önleyebilmek üzere, dünya haritasının sıcak bölgelerinde yeni savaşları kışkırtmakta ama ulus devletler ile halk kitleleri bu yeni durumu görerek daha ihtiyatlı bir tutum izlemeye başlamaktadır. Ekonomide uygulanan yanlış politikaların yarattığı büyük göçmen oluşumları bütün ulus devletleri tehdit etmeye başladığı için, her ulus devlet dışarıdan bağımsız olarak kendi ekonomisini düzeltmek durumunda kalmaktadır. Avrupa Birliği’nin dağılmakta olduğu kesinlik kazanırken, üç yüz yıllık ulus devletler yeniden güçlenerek ortaya çıkmaktadırlar. Yeni dönemde küreselleşme ulus devletlerin parçalanmasıyla değil, dayanışmasıyla mümkün olabilecektir.