POSTMODERNİZM’DEN NEOMODERİNZM’E

POSTMODERNİZM’DEN NEOMODERİNZM’E

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

          Yirminci yüzyılın sonlarına doğru bir kitap yayınlandı ve her şey alt üst edilmeye çalışıldı. Batılı bir yazar tarafından kaleme alınan “Akla Veda“ isimli kitap, insanlığı yirminci yüzyıla ulaştıran, çağdaş uygarlığın temelinde yatan ve insanoğlunun her türlü zorlukları yenerek yoluna devam etmesini sağlayan, akıl gibi bir güç kaynağından insanları uzaklaştırarak, her yönü ile ilerleme ve kalkınma sağlayan geçmişi tümüyle inkar etmeye yönelen bir girişimin, hem öncüsü hem de başlıca temsilcisi olarak kamuoyunun önüne çıkıyordu. Soviyetler Birliğinin dağılması ve sosyalist sistemin tasfiyesi ile beraber, insanlık soğuk savaş döneminden küreselleşme aşamasına doğru geçerken, bu durumu inceleyecek her açıdan değerlendirecek ve geleceğe dönük bir biçimde yeni gelinen noktayı her açıdan eleştirel boyutlarıyla ele alarak tartışacak bir akla tam gereksinme olduğu bir aşamada, insanlara akla veda edilmesi gerektiğini öneren kitaplar yazdırılarak, büyük sermayenin desteği ile dünya ülkelerine dağıtımı yapılıyordu. İnsanlık hiç beklemediği bir anda bir oldu bitti ile karşı karşıya kalınırken, neler olduğunu anlayabilmek için gereksinme duyduğu aklına başvuracakken, dünyanın patronları insanlara akıllarını terk etmeleri ve siyasal sorunlar üzerine hiçbir biçimde akıllarını kullanmamalarını öneren bir akla veda kampanyası ile karşı karşıya kalıyordu. Normal insan aklına sağmayacak böylesine ters bir durum, yeni bir sömürge imparatorluğu peşinde koşan küresel emperyal merkezler tarafından bilerek ve istenerek yaratılırken ve insanlık yeni bir yüzyıla girerken gene bir aldatma senaryosu ile karşı karşıya bırakılıyordu.

        

İnsanları diğer canlılardan ayıran, hayvanlar ile insanlar arasına büyük bir mesafe getiren akıl gibi bir üstün güç sayesinde, insanoğlu binlerce yıllık evrim ve kalkınma maratonunu kazanarak tam yirmi birinci yüzyılın başlarına geldiği aşamada, böylesine bir değerli özellik ve üstün bir güç olan aklına veda etmesi, ya da aklını kullanmaktan vazgeçmesi gibi bir haksız talep ile karşı karşıya kalması yeni bir emperyal imparatorluk peşinde koşan büyük patronların siyasal hegemonya senaryosunun bir parçası olarak gündeme getiriliyordu. Kendini bilen hiçbir insanın kabul etmeyeceği, akla veda etmek gibi bir akıl dışı tutumun, sırf finans-kapitali temsil eden büyük para babaları yeniden dünyaya egemen olsunlar diye gündeme getirme girişimi önceleri anlaşılamamış, bilimin ve kültürün temelinde var olan akılcılıktan vazgeçmenin insanoğlunu nerelere götüreceği  bir türlü tahmin edilememiştir. Her aşamada aklını kullanan, akla dayalı bir eğitim aşamasından geçen, karşı karşıya kaldığı her sorunlu durumu aklını kullanarak aşabilen gene çeşitli alanlarda akla dayalı eğitimlerden geçerek kendisini geliştiren insanların akıllarından vaz geçmek , ya da akıllarını bırakarak sadece duygu ve sezgileriyle hareket etmelerini beklemek gibi bir akıl dışı tutum ya da davranışı, yirminci yüzyıl insanından beklemek, pek de gerçekçi bir yaklaşım değildi. Binlerce yıl süren bir uygarlık tarihinden sonra, çağdaş uygarlığın temelinde var olan akıldan vazgeçmek, modern çağların birikimi olan modern dünyadan da vazgeçmek anlamına geliyordu. İnsanlık geçmişindeki yirmi yüzyıllık birikimi ile yirmi birinci yüzyılın kapısından içeri girerken, kendisini böylesine üstün bir konuma getiren aklından vazgeçmesi isteniyordu. Hiçbir biçimde gerçeklere uymayan ve insanoğlunun yapısal özellikleri ve karakteri ile bütünüyle çelişen böylesine ters bir girişimin arkasında bir şeyler olması gerekiyordu. Durduk yerde hiç kimsenin akla veda ederek akılcılıktan vazgeçmesi mümkün değildi ama buna rağmen gene de akla veda edilmesini öneren kitaplar birbirini izleyerek yayınlanıyordu.

          Sovyetler Birliği varken, bir kapitalist batı dünyası bir de sosyalist doğu dünyası yapılanması sayesinde, yer küre iki kutuplu bir dünya düzeni ile yönetiliyordu. Batının zengin ülkelerinin eski sömürgeleri olan Asya ve Afrika ülkeleri ise kapitalist ve sosyalist emperyalizmlere karşı kendilerini koruyabilmek üzere, zaman zaman uluslararası kongreler düzenleyerek bir de üçüncü dünya adı altında emperyalist sömürü girişimlerine karşı denge sağlayıcı bir harekete kalkışıyorlardı. Ortaçağ sonrasında bütün dünya kıtalarını sömürmek üzere kurulan sömürü imparatorlukları yirminci yüzyılın başlarında çökme noktasına gelince, batılı zengin ülkeler kendi çıkarlarını koruma doğrultusunda bir araya gelerek bütün dünya ülkelerine karşı, batı blokunu uluslararası kapitalist sisteme dayalı olarak kuruyorlardı. Ayrıca o dönemde yükselmekte olan sosyalist hareketleri batı dünyasının dışına taşıma doğrultusunda çeşitli siyasal senaryolar uygulama alanına aktarılınca, egemen güçler kapitalist blokun karşısına da bir sosyalist blok oluşturarak dünyayı iki kutuplu bir sürece doğru sürüklüyorlardı. İşte bu iki ana blokun dışında kalanlar antiemperyalist bir doğrultuda üçüncü bir dünya yapılanmasının ardında koşuyorlardı. İnsan aklının ön planda olduğu ortaçağ sonrası beş yüz yıllık dönemde bilim insanlığa yön gösterirken, modern çağlar yaşanmış ve böylece yakın geçmişin verileri üzerine akılcı sayılabilecek bir dünya düzeni yüzyıllar sonrasında kurulabilmişti. Aklını kullanan batı ülkeleri dünya kıtalarını sömürerek modernleşme sürecine girerken, sömürülen ülkelerin aç ve yoksul halkları da aynı modernleşme döneminin yenilmiş yığınları olarak yaşam savaşlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Böylesine bir süreç içerisinde yirminci yüzyılın dünyası biçimleniyor ve iki büyük dünya savaşı sonrasında modern bir dünya düzeni kurulmuş oluyordu. Çağdaş bir uygarlık düzeni, orta çağ sonrasında yaşanan beş yüz yıllık modernleşme sürecinin doğal bir sonucu olarak gerçekleşmiş oluyordu.

         Sosyalist sistemin tasfiye edildiği ve küreselleşmenin başladığı aşamada, Amerika Birleşik Devletlerinin dış işleri bakanı Warren Christopher yaptığı bir konuşmada dünyayı, batı ve batının dışında kalanlar olarak ikiye ayırıyordu. Batı blokunun liderliğini kimseye kaptırmamaya çalışan ABD gibi süper bir devletin dışişleri bakanının, eskisi gibi üç dünya perspektifinde değil, ama asıl dünyayı temsil eden batılı ülkeler ile bunların dışında kalanlar olarak ikili bir tasnife tabi tutarken, bir anlamda emperyal bir yapılanma olan batı blokunun batının dışında kalan diğer ülkelere gelecekte egemen olacağını ve yeni dönemde batı emperyalizminin dışında başka bir siyasal güç tanımayacaklarını dolaylı yollardan dünya kamuoyuna duyuruyordu. Doğunun sosyalist blokunu bir tek kurşun atmadan dağıtan batı blokunun, böylesine bir zafer sonrasında başlıca temsilcilerinden birisi olarak batılı bir devlet adamı tarafından ilan edilmesi ile, modern dünyanın tek sahibi olarak batı bloku öne çıkıyordu. Avrupa merkezli dünyadan Amerika merkezli yeni bir dünya düzenine geçerken, Avrupa’da iki büyük dünya savaşı yaşanıyor ve böylece devletlerarasındaki çekişmeler ile bir yerlere gidilemeyeceği ortaya çıkıyordu. “The west and the rest of the west “ diyerek ABD dışişleri bakanı çağdaş uygarlığın sahibi ve temsilcisi olarak batılı ülkeleri göstererek, modernizmin gerçek sahibinin batı blokuna üye olan ülkelerin olduğunu resmen ilan ediyordu. Batının sömürgeci emperyal ülkeleri modern dünyayı yaratırlarken ve çağdaş uygarlığı dünyaya kazandırırlarken hem modernizme, hem de modern dünyaya sahip çıkıyorlardı. Kendilerini çağdaş uygarlığa getiren ve dünyanın en güçlü devletleri konumunu kazandıran modernizme, batı bloku bütün gücü ile sahip çıkarken ve bu durumu resmen açıklayarak diğer bölge ülkelerini batı dünyasının dışında gösteren batılılar, sosyalist sistemi tasfiye ettikten sonra başlattıkları küreselleşme aşamasında modernizmi ortadan kaldırarak yerine modernizm öncesi dönemi geri getirecek bir yaklaşım içerisinde postmodernizm akımını kitle haberleşme araçları ve yayınlar yolu ile empoze etmeye başlamışlardır. Çağdaş uygarlığın temsilcisi olan batı bloku bu gelişmiş durumunu modernizme borçlu olduğu halde, modernleşme sürecinin başlıca gücü olan aklı ret eden ve insanlığın akla veda etmesi gerektiği konusunda yayınlar yaptıran batı emperyalizmi, insanları yeniden akıl dışı duygu dünyalarına sürükleyerek vicdanları ile baş başa kalacakları bir durgunluğa mahkum etmek istemiştir. Böylece, modernizmin sahibi ve ustası olan batı emperyalizmi bütün yer küreyi kapsayacak evrensel bir sermaye imparatorluğu kurarken dünya halklarını pasifleştirerek teslim almak istemiştir.

         Doğu blokunu ortadan kaldıran batı bloku, küresel sermayenin öncülüğünde batı hegemonyasının bir uzantısı olabilecek yeni bir dünya imparatorluğu peşinde koşarken modernizm kazanımlarını kendisine saklamakta ama batının dışında kalan ülkelerin modernizmden uzaklaşmasını gerçekleştirmek doğrultusunda, sanki daha ileri bir aşamaymış gibi postmodernizmi akla veda kitapları ile empoze etmektedir. Postmodernizm üzerine yazılan kitaplar bütünüyle batı ülkelerinde hazırlanmış ve batılı merkezler tarafından dünya ülkelerine dağıtılarak, batının dışında kalan ülkelerin modernizm kazanımlarından yararlanmaları önlenmeye çalışılmıştır. Ortaçağ karanlığından çıkışı sağlayan bilimsel devrimlerin insanlığa kazandırdığı rasyonalizmin temsilcisi olan akılcılık, batılı ülkeleri nasıl ileri bir düzeye getirdiyse aynı yoldan gidecek olan doğulu, kuzeyli ya da güneyli ülkeler de batının gelmiş olduğu gelişmişlik düzeyine aynı modernizmin kazanımları yolundan erişebilecektir. İşte dünyayı batı ve batının dışında kalanlar biçiminde ikiye bölen batı emperyalizmi, diğer bölgelerdeki ülkeleri hızla modernleşme sürecinden uzaklaştırarak modernizm öncesi geri kalmışlığın çıkmazına doğru göndermeye çalışmıştır. Modernizmin bütün verilerinden yararlanarak çağdaş uygarlık düzeninin en ileri aşamasına gelmiş olan batılı ülkeler, bir anlamda kendileri açısından süper bir modernizm peşinde koşarlarken, batının dışında kalan bölgeler için postmodernizm kandırmacası çizgisinde ve modernizm öncesindeki ortaçağın geri kalmış dönemine geri dönme yönünde, bir anlamda premodernizm empoze etmeye çalışmışlardır. Kendileri için süpermodernizm peşinde koşan batının emperyal devletleri, batının dışında kalan bölgelerdeki devletleri ve halkları kendi emperyal düzenlerine monte etme doğrultusunda postmodernizm görünümünde bir premodernizm gericiliğine mahkûm etmeye çalışmışlardır. Modernizmin bütünüyle red edilmesi anlamındaki postmodernizm, küresel emperyalizmin yönlendirmesiyle batının dışında kalan bütün ülkeleri, yeni bir süper emperyalizm doğrultusunda eskiden olduğu gibi yeniden batı hegemonyası altına sürüklemeyi hedefliyordu. Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma biçimindeki emperyal tavır doğrultusunda, batılılar kendi modernizmlerin süpermodernizme dönüştürürlerken, yeniden orta çağ karanlığına sürüklemeye çalıştıkları batının dışında kalan ülkelerde kitle iletişim araçları ve yayınlar üzerinden tam anlamıyla postmodernizmin reklamını yapıyorlardı. Batılı ülkelerde özel olarak yetiştirilmiş etki ajanları sayesinde, batılıların çıkarları papağan gibi konuşturulan ya da yazı yazdırılan etki ajanları aracılığı ile korunurken, normal zekâlı insanların pek de anlayamayacağı birçok yayın postmodernizm taşıyıcısı etki ajanları aracılığı ile dünya ülkelerinin kamuoylarına taşınarak tam anlamıyla bir kafa karışıklığı yaratılıyordu. Bu konuda daha da ileri gidilerek, batının dışındaki ülkelerden bazı işbirlikçi gayrimüslim temsilciler seçilerek ve batının okullarında özel olarak postmodernizm eğitimi verilerek ve çeşitli yöntemlerle etki ajanları yetiştirilerek çeşitli algı operasyonlarını yürütecek kadrolar oluşturuluyordu. Bir kitap okuyarak hayatının değiştiğini ileri süren yazarlar, bu yollardan yetiştirilerek ülkelerinde etki ajanı olarak kullanılıyordu. Ayrıca bu gibi etki ajanlarına güç kazandırmak ve bunların yazdığı saçma sapan kitapları halk kitlelerine bir uyuşturucu olarak empoze etme doğrultusunda, Nobel gibi uluslararası şöhrete sahip olan ödüller bile tahsis ediliyordu. Yabancı ödüller postmodernizmin temsilcisi yazarlara verilirken onların kitapları üzerinden postmodern düşünce dünya halklarına aşılanmaya çalışılıyordu. Ödül kazanmış yazarların kitapları çok sattığı için, uluslararası ödüller hep postmodernizmin reklamını yapan yazarlara tahsis ediliyordu.

         Türkiye, batının dışında bir ülke olarak kabul edildiği için, batı emperyalizminin dünya ülkelerine yönelik geliştirdiği bütün postmodernizm senaryolarının uygulama alanı haline getiriliyordu. Batılı ve batı işbirlikçisi yazarlar ya da bilim ve düşünce adamları, çeşitli programlar çerçevesinde batılı zengin ülkelere davet edilerek; buralarda postmodern eğitimlerden geçirildikten sonra algı operasyonlarında kullanılacak etki ajanları olarak batının dışındaki ülkelere geri gönderilerek, çeşitli kurumların başına geçmeleri ya da medyada köşe başlarına geçmeleri sağlanıyordu. Büyük gazeteler, dergiler ve televizyon kanalları gibi üniversiteler ve yüksekokullarda postmodernizm felsefesini benimsemiş ve bu doğrultuda hareket ederek pasif bir yaklaşımı benimseyerek küresel emperyalizme teslim olan kukla insanların yetiştirilmesi doğrultusunda adımlar atılıyordu. Böylece, ABD merkezli bir tek merkezli dünya düzeni küreselleştirme akımı sayesinde gerçekleştirilmeye çalışılırken, postmodernizm empozeleri ile dünya ülkelerinin önde gelen aydın temsilcilerinin ve okumuş kitlelerin gecmişten kalan antiemperyalist yaklaşımları ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Postmodern çizgide yazılmış olan kitaplar aydın kamuoyunda çok ciddi boyutlarda kafa karışıklığı yaratırken, diğer yandan da üniversite ve yüksek okullarda tahsil görerek yetişmeye çalışan halk kitleleri de, postmodernizmin getirmiş olduğu bilimsel sapmalar ve saptırmalar doğrultusunda dünya gerçeklerini öğrenemeden diploma alıyorlardı. Böylece, cahil kadrolar üzerinden dünya halklarının teslim alınması girişimleri ve operasyonları daha kolay bir biçimde uygulanarak sonuç alınabiliyordu. Postmodernizm bir anlamda, yirmi asırlık bilgi ve kültür birikimi ile, beş yüz yıllık modernizm çabalarının bugünlere getirmiş olduğu siyasal birikimi temizlemek üzere, küresel emperyalizmin merkezleri tarafından empoze ediliyordu. Dünya uluslarının ya da toplumlarının akıllarını başlarına toplamalarına fırsat vermeden onları yeniden modernizm öncesi ortaçağ düzenine sürüklemek öncelik kazanıyordu.

         Halk kitleleri daha doğru dürüst modernizmin ne anlama geldiğini öğrenemeden birden ansızın postmodernizm saldırısı ile karşı karşıya bırakıldığı için, ortaya çıkan akıl karışıklığı ve şaşkınlık ortamından gene emperyalizmin etki ajanları yararlanarak küresel emperyalizmin hegemonya düzenini sosyal direniş tepkileri ile karşılaşmadan kıtalar üzerinde yaygınlaştırabilme şansını yakalayabiliyorlardı. Ortaçağ döneminde klisenin dinsel yönetimine tabi olan halk kitleleri, bilimsel devrimler sonucunda ortaya çıkan Rönesans ve Reform devrimlerinden yararlanarak, aydınlanma hareketine kalkışmışlardır. Aydınlanma hareketi kilise baskısının karanlığını ortadan kaldırınca, bilimsel devrimler için elverişli bir ortam doğmuş ve böylece insanlık modernleşme sürecine girebilmiştir. Birbirini izleyen keşifler ve icatlar hem dünyanın hem de evrenin daha iyi anlaşılmasına giden yolu açınca, insanlık beşyüz yıllık bir modernleşme döneminden sonra bugünün çağdaş uygarlık düzenine erişebilmiştir. Bilimsel devrimler sonucunda aklın öne geçmesiyle ortaçağ döneminin din olgusu önceliğini yitirmiş, zaman içerisinde bilim dinin yerini alarak insanlığa bilimsel veriler doğrultusunda akılcılığı esas alan rasyonalizm çizgisinde yön göstermiştir. İnsanlık bugün gelinen noktada sahip olduğu bütün verileri, bilimsel gelişmelerin ve akılcılığın getirdiği kazanımlar sayesinde elde edebilmiştir. Bilim insanoğluna modern dünyanın maddi yapılanmasını kazandırmıştır. Şimdi gelinen yeni aşamada küresel patronlar, postmodernizmi hem örgütleyerek hem de destekleyerek halk kitlelerini yeni emperyal düzenin hegemonyası altına almaya çalışmaktadırlar. Ne var ki, Nobel ödüllü postmodern yazarların bütün çabalarına rağmen insanlığı bir türlü istedikleri doğrultuda geriye sürükleme çizgisinde etkileyememişlerdir. Postmodern kitaplar küresel sermayenin medya organlarında sürekli olarak empoze edilmiş ve bu yüzden çok satmış ama hiç okunmamıştır. Bir kitap okumakla hayatın değişmediği zaman içerisinde anlaşılmış ve bu tür sahtekârlıklara karşı, aydın kamuoyunda ve halk kitlelerinde çok haklı tepkiler gelişmiştir.

         Modernizmin nimetlerini yiyenler, modernleşen devlet ve toplum yapıları sayesinde çok güçlü bir konuma gelen batı blokunun zengin ülkeleri, sanki böyle bir durum yokmuş gibi hareket ederek modernizm düşmanlığını postmodernizm üzerinden yürüterek, dünya halklarına karşı ciddi bir hedef şaşırtmaca oyunu oynamaktadırlar. Modernliğin getirdiği dönüşümlerden ve devrimlerden yararlanmasını bilen batılı ülkeler bu kazanımları sadece kendileri için saklamaya çalışmakta ve batının dışında kalan ülkelerin bu kazanımlardan yararlanmasını önlemeye çalışmaktadırlar. Modern dünyanın kazanımlarından, ya da kolaylıklarından yararlanacak dünya ülkelerinin kısa zamanda batılı ülkeler ile olan aradaki uçurumu ortadan kaldırarak batılılar ile aynı düzeye gelmelerinden emperyal güçler çok çekindikleri için, postmodernizm aldatmacasına devam etmektedirler. Modernizmin ürünü olan sanayileşme sürecinden fazlasıyla yararlanarak güçlü konuma gelen batılı ülkelerin, dünyanın gerisinde kalan ülkelere sanayileşme şansı tanımamaları da geçmişten gelen bağımlılık düzenini sürdürebilme çabasının sonucudur. Modernleşme sayesinde kapitalist düzeni sanayileşme olgusu ile dana üst düzeylere çıkaran batılı ülkeler , doğu ülkelerinin sanayileşmelerini önlemişlerdir. Hindistan gibi çok büyük bir kıtasal ülkenin sanayileşmesi önlenmiş ama dünya dengelerinin batılı emperyal ülkelerin çıkarları doğrultusunda yeniden kurulması aşamasında Kore gibi küçük ülkelerin göstermelik bir biçimde ve hiçbir zaman batı için ciddi rakip olamayacak bir düzeyde sınırlı bir biçimde sanayileşmelerine izin verilebilmiştir. Sömürgecilerin çıkarlarının korunması doğrultusunda dünya çapında bir askeri dünya düzeni kurulmuştur. Ordular bu doğrultuda, kapitalist sistemin öncelikli korunmasına yönelik bir yapılanma içinde olmuşlardır. İnsanlığın aradığı güven kapitalist sistemin patronlarına öncelik verilerek kurulmuştur. Bu nedenle, batının dışında kalan ülkelerin halkları ve devletlerinin çıkarları her zaman için arkada bırakılmıştır. Modern dünyada artan risklere ve tehlikelere karşı devlet mekanizması ile birlikte, askeri düzen yapılanması da modernizmin gerekleri doğrultusunda kullanılmış ve bu durumdan kaybederek zayıf bir duruma sürüklenen halk kitleleri postmodernizm masalları ile uyutulmaya çalışılmıştır.

         Dünya geçmişe oranla yüksek bir modernlik dönemine doğru dünya yol alırken, gelişmiş ülkeler süper bir modernizm arayışını hızlandırmış ama batının ötesinde kalan ülkeler eskisi gibi bağımlı bir baskıcı düzenin altında bırakılsınlar diye bunlar postmodernizm karanlığına mahkûm edilmişlerdir. Çok üst düzeyde teknoloji uygulayan küresel sermaye güçleri, kendileri bilim ve teknolojinin verilerinden en üst düzeyde yararlanırken, dünya halklarını dine yönlendirmeye çalışarak, bilim ve teknolojinin yaygınlaşmasını önlemeye çalışmışlar ve böylece üst düzeyde bir azınlık yönetimini beş kıta üzerinde geçerli kılmaya çaba göstermişlerdir. Modernliği yalnızca batı dünyasına özgü bir proje gibi göstermeye kalkışan batılı emperyalistler, dünyanın batılılaşmasına izin vermemişlerdir. Batı hiçbir zaman batının dışında kalan ülkelere batılı bir davranış biçimi benimsememiş, sonuna kadar batı blokunun dışında kalan ülkelerin halklarına karşı, baskıcı ve ezici bir politikayı ısrarlı bir biçimde sergilemiştir. Küreselleşme akımı bir anlamda batı dünyasındaki modernleşme çizgisinin gelmiş olduğu en üst aşamadır. Bu doğrultuda, batı modernizmi küresel emperyalizm yolundan bütün dünyaya hegemonyasını yayarken, batının dışında kalan ülkelerin toplum yapıları postmodernizm sayesinde teslim alınmaya çalışılmaktadır. Modernizm gücün temsilcisi olarak sürdürülürken, postmodernizm modernleşme dışında kalan doğulu ve güneyli ülkelerin esaretinin daha kolay yollardan gerçekleştirilmesinin adı olmuştur. Postmodernizm bir anlamda batının dışında kalan ülkelerde modernizmin öbür yüzü olarak gelişmiş ve bu doğrultuda emperyal merkezler tarafından desteklenmiştir.

         Bilimin doğuşunu sağlayan kuşkuculuk, insan aklının geliştirdiği bir yöntem olarak modern dünyanın yaratılmasında öncü bir rol oynamıştır. İnsanoğlu doğal yapısı gereği her zaman için aklını kullanmış ve her şeyden kuşkulanmıştır. İnsanlar her şeyden kuşkulandıkça, akla başvurarak, akılın esas olarak ele alındığı rasyonalizme yönelmiştir. İnsanlar her karşılaştıkları durumda akılarına başvurdukça ve akıllarını kullanarak daha iyi konumlara geldikçe, modernizm hızla gelişerek bugünkü gelişmiş modern dünyanın oluşumuna katkıda bulunmuştur. Modernlik doğal yapılanması açısından geleceğe yönelik bir oluşum olduğu için, geleceğin biçimlenmesinde ve insanların kendi geleceklerine sahip çıkarak bunu rastlantıların ötesinde örgütleyebilmelerinde, modernizmin önde gelen bir payı olmuştur. İnsanoğlunun modernizmin getirdikleriyle birlikte hareket etmesi ve bu gibi gelişmelerden en üst düzeyde yararlanmaya çalışmasıyla bugünün çağdaş uygarlığına giden yolda hızlı bir değişim ve gelişme yaşanmıştır. Onbeşinci yüzyılda başlayan gelişmeler ve bunların sonucu olarak gelişen yeni yapılanmalar, modernliğin gelişerek radikal bir evrenselleşmeye doğru yönlenmesini sağlamıştır. Modernliğin toplumsal gelişmeler sayesinde radikalleşmesi beraberinde yeni sorunlar getirmiştir. Kapitalist sistem ile birlikte sanayileşme ve ulus devlet oluşumları da modernizmini getirmiş olduğu radikal değişikliklerin önde gelen örnekleridir. Modernizmin ürünü olan sosyal ve kültürel değişimler, geçmişten gelen geleneksel yapılar ile karşılaştırıldığında daha olumlu ve doğru yaklaşımlar olarak görünmektedir. Aklı esas alan ve akla dayanan yeniliklerin öncüsü olan modernizmin beraberinde kendi yararını düşünen bir insan tipi geliştirdiği ortaya çıkmaktadır. Modernlik akla ve düşünceye dayanan bilgilerin uygulama alanına getirilmesi olarak geliştikçe, dünya düzeni daha olumlu denilebilecek bir çizgide dönüşüme uğramıştır. Ne var ki böylesine bir değişimin daha sonraki aşamalarda yeni riskleri ve tehlikeleri de beraberinde getirdiği söylenebilir. Modernizm geliştikçe kuşkuculuk kurumlaşmış ve dünya düzeni ileri derecede gergin bir ortama doğru sürüklenmiştir. Modernliğin radikalleşmesi toplumsal yaşamın küreselleşmesine yol açmıştır.

         Çağdaş toplumlar için vazgeçilmez bir özellik olan modernizm dururken, postmodernizmin gündeme getirilmesi hatta daha da ileri gidilerek her ülkeye empoze edilmeye çalışılması çelişki gibi görünmektedir. Bu gibi bir durumda, bütün ulus devletler kendilerini dünya sahnesine çıkaran modernizmin olumlu yönlerine sahip çıkmak ama beraberinde gündeme getirdiği risklere ya da tehlikelere karşı da bilinçli yaklaşımlar geliştirerek kendilerini savunmak durumundadırlar. Her toplum ve devlet yapılanması değişen dünya düzeni içerisinde varlığını korumak ve kendini yenileyerek,  geleceğe yönelik bir doğrultuda yapılacak yenilikler ile yoluna devam etmek durumundadır. Modernizm insanlığın çok fazla ileri gitmesine ve çağdaş uygarlığın en üst düzeyde gerçekleştirilmesine katkı sağladığı gibi, beraberinde yeni sorunlar getirerek de dünya düzeninin içinden çıkılmaz bir hale gelmesinde etkili olmuştur. İleri bir dünya düzeni getirmek gibi olumlu bir sonuç yaratmasına rağmen, modernizm insanlığın bütün sorunlarını çözememiş, gelişmiş uygarlık düzeninde insanlığı tehdit eden birçok sorunun ortaya çıkmasına giden yolu da açmıştır. Özellikle, pozitif hukuk düzeninin çatısı altında sosyal sorunlara çözüm aranırken, postmodernizme kayılarak pozitif hukuk düzeninin ret edilmesi, bugünkü kaosa giden karmaşık yolun öne çıkmasına neden olmuştur. İnsanlığın toplumsal ve siyasal sorunlarını, gene insanların oluşturduğu devlet düzenleri içerisinde çözüme kavuşturmaya çalışan modernizmin, pozitif hukuk düzeni asgari düzeyde bir düzen güvencesini insan toplumları için sağlarken, batılı emperyalistlerin yeni bir emperyal hegemonya düzenine küreselleşme adına girişmeleriyle, küresel emperyalizmin ideolojisi olarak sunulan postmodernizm ile en alt düzeydeki güvenlik desteği de ortadan kaldırılarak toplumsal kaos sürecinin önü tümüyle açılmıştır. İnsanlığın yeniden sosyal toplum öncesi dönemdeki doğal yaşam haline dönmesi anlamında gündeme gelebilecek kaos ortamı, çağdaş uygarlığın bitişi olabilecektir.

                   Hindistan gibi bir buçuk milyarlık bir nüfusa sahip olan kıtasal ülkenin modernizm süreci içerisinde sanayileşmesinin önlenmesi ve daha sonraki küreselleşme aşamasında ise postmodernizme uygun olarak bir elektronik devi haline getirilmesi kendiliğinden olan bir süreç olarak görülemez, çünkü modernizm döneminde bu büyük ülkenin sanayileşmesini engelleyen batılı emperyalistler, postmodernizmi ilan ettikleri yeni dönemde elektronikbir siyasal düzenin gerçekleştirilmesi doğrultusunda bu ülkeyi bir elektronik ortaklık içerisinde, küreselleşmeye karşı çıkan doğunun büyük güçlerine ve devletlerine karşı yeni bir alternatif yapılanma olarak öne çıkarmaktadırlar. Sanayileşme dönemi geride kalırken, elektronikleşme dönemi gündeme getirilmekte ve bu doğrultuda e-devlet projeleri devreye sokularak, insan toplumlarının kamu yönetimi tümüyle elektronik sistemler üzerinden geliştirilmeye çalışılmaktadır. Böylece, insanların her türlü işleri ya da diğer insanlar ile olan temasları elektronik düzene bağlanarak, insanoğlunun doğal yapısını zorlayan bir yabancılaşma fenomeni ortaya çıkarılmaktadır. Telefonlarını, bilgisayarını, televizyonunu, radyosunu, müzik çalarını, daktilosunu cebinde taşımaya başlayan insanların artık evden dışarı çıkmaya, ya da bir yerlere giderek insanlar ile iş ve toplumsal ilişkiler üzerinden temas kurmalarına gerek kalmamakta, akla gelen her iş ya da temas cep telefonlarında toplanmış olan bütünleştirilmiş elektronik sistemler sayesinde yerine getirilebilmektedir. Ayrıca, elektronik şebekeler üzerinden devlet düzeninin de elektronikleştirilmesiyle beraber e-devlet düzeninde toplumsal yaşam da elektronikleştirilerek, bir anlamda postmodern bir toplumsal düzene geçilmektedir. İşte gelinen bu noktada postmodernizmi savunanlar artık eskisi gibi bir modern toplumdan söz etmenin mümkün olmadığını, her şeyin elektroniğe bağlandığı bir aşamada kaçınılmaz bir biçimde her şeyin postmodern bir biçimde yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunarak, insanlığı postmodern bir düzene doğru zorlamaktadırlar. Böylesine bir durum da pozitif hukuk düzeni ile desteklenmiş olan modern yaşamı ortadan kaldırmaktadır.

         Uzay çağına geçilmesi ve dünya toplumlarının uzayda yerleştirilen uydular üzerinden yönetilmeye başlanması, yeryüzündeki elektronik sistemlerin uzay uydularının kontrolu altında olmasıyla birlikte, herkes herkesi hem izler hem de dinler bir duruma gelmiştir. Sekiz milyar insanın yaşadığı bir dünyada hiç kimsenin istediği kesimleri tümüyle izlemesi mümkün olamazken, elektronik devrimi denilen dönüşüm ile herkes herkesi hem dinlemeye hem de izlemeye başlamıştır. İyi niyetli kesimler açısından olumlu karşılanabilecek bu ilerleme, kötü niyetliler tarafından istismar edilecek bir noktaya gelmekte ve bu durum da suç sayısını fazlasıyla artırarak toplumsal yaşamı ve hukuk düzenini tehdit etmektedir. Son derece belirsiz bir kavram olan postmodernizmin tek tanımı modernizmin red edilmesi ve modernizm sonrası arayışıdır. Böylesine bir karşıtlık içinde tanımı yapılmaya çalışılan postmodernizmin daha doğru dürüst tamamlanmış bir tanımı ortaya konamadığı için, modernizmin bugünkü aşamada toptan red edilmesiyle insanlığın yeniden modernizm öncesi döneme geri dönmesi söz konusu olmaktadır. Elektronik devrimi ve uzay çağı gibi oluşumlar ile modernizm geride kalırken, batının en önde gelen ülkeleri daha üst düzeyde bir modernizm arayışına süper modernizm ya da hiper modernizm kavramları doğrultusunda yönelmekte ve geçmişten gelen üstünlüklerini batının dışında kalan ülkelere  karşı korumaya çalışmaktadırlar. Bu açıdan emperyal küreselleşme projesi batı blokunun yeni bir süper, yada hiper modernizm arayışı olarak ele alınabilir. Netikim, bu gelişmiş ülkeler de hiç seslerini çıkarmadan ve diğer dünya ülkelerini uyandırmadan gelişen teknolojik olanakları en üst düzeyde kullanmaya çalışarak, yeni dünya düzeninde de üstün konumlarını koruyabilmenin arayışı içine girmişler ve bu doğrultuda birbirleriyle rekabete girişmişlerdir. Ara sıra birbirlerini dinlemekle yada elektronik komplolar düzenlemekle suçlamalarına rağmen, modernizmin gelişmiş ülkelerinin postmodernizm tuzağına düşmeden, modernleşme adımlarını hızla atarak daha ileri düzeyde bir modernleşme gerçekleştirme çabası içinde oldukları görülmektedir. Süper marketlerden hiper marketlere geçilirken, bu dönüşüme paralel bir arayış da, var olan devlet yönetimlerinin birbirleriyle giriştikleri yarışlar doğrultusunda, süper ya da hiper düzeyde bir modernleşmeyi, hem elektronik devrimini içine alan hem de uzay çağının getirdiği teknolojik zenginliği kullanmaya başlayan bir doğrultuda öne çıkarmaktadır. Büyük devletler küresel sermayenin zorladığı bir doğrultuda, süper ya da hiper düzeyde bir modernleşmeye doğru sürüklenirken, batının dışında kalan diğer dünya devletleri giderek artan bir küresel baskı ve saldırı düzenine muhatap olmakta ve küresel sermayenin batı ülkelerinden sonra bütün dünyada gerçekleştirmeye çalıştığı bir küresel faşizm zorlaması, hem insanlığı hem de bütün dünya düzenlerini tehdit etmektedir.

 

         Batının emperyalist devletleri kendileri için bir süper ya da hiper modernizm arayışı içine girerlerken, batının dışında kalan ülkelere ikinci sınıf insan muamelesi yapar gibi bir postmodernizm bataklığı yaratmaya çalışmaktadırlar. Hiçbir biçimde iyi niyetle değerlendirilemeyecek böylesine çelişkili bir yaklaşım batı bloku ile diğer dünya devletleri arasındaki uçurumu daha da genişleterek geleceğe dönük ciddi bir çıkmazı da beraberinde getirmektedir. Batılılar kendileri için daha gelişmiş üst düzeyde bir modernizmi belirli planlar ile gerçekleştirmeye çalışırken, diğer ülkeleri hegemonya altına alabilmek uğruna bunlara postmodernizm çıkmazını empoze etmesi, insanlık açısından çok büyük bir kargaşa ortamını da beraberinde getirmektedir. Bu nedenle batı blokunun dışında kalan ve batının postmodernizm saldırısına hedef olan dünya devletlerinin, bir araya gelerek hem kendi varlıklarını değişen koşullarda sürdürebilmek, hem de kendi geleceklerini güvence altına alabilmek üzere yeni bir yaklaşım olarak Neomodernizm kavramı altında tehditleri ortadan kaldıracak bir çizgide, yeni bir modernizm yaklaşımını geliştirmeleri gerekmektedir. Bu nedenle, batılı emperyal güçlerin gündeme getireceği bir süper emperyalizm, küresel faşizm olarak insanlığın ve dünya halklarının üzerinde yeni bir baskı aracı olarak uygulanmaması için, dünya devletleri ve ulusları gelinen yeni aşamada Neomodernizmi yeni bir alternatif olarak öne sürebilmelidirler. Batılılar işlerine gelince bitmiş olan liberalizmi neoliberalizm olarak yenileyip nasıl kullanabiliyorlarsa, dünya halkları ve devletleri de modernizmi ortaya çıkan tehditler ve sorunlar karşısında yenileyerek bir Neomodernizm dönemi başlatabilmelidirler. Sömürgeciliğin yeni kavramı olan postmodernizmden kurtulabilmek için, insanlık bir karşı alternatif olarak Neomodernizmi gündeme getirebilmelidir. Süper ya da hiper modernizm arayışına yönelen batının sömürüden başı dönmüş emperyalistlerinin, modernizmin kazanımlarıyla çağdaş uygarlık düzeni içerisinde kendisine yer arayan diğer dünya devletleri ve halklarını yok etmemesi için, Neomodernizm alternatifi üzerinde yeni bir ortak rıza arayışı içerisine girilmesi gerekmektedir. Postmodernizme geçiş palavralarıyla kendi yeni hegemonya düzenini oluşturan batılı emperyalist güçlerin, küreselleşmenin son döneminde bütün dünya ülkelerine yönelik büyük saldırılara geçtikleri görülmektedir. Modernizm insanlığı çağdaş uygarlık düzenine kavuşturmuştur, postmodernizm ise para babalarının çıkarları doğrultusunda insanlığı yeniden bir ortaçağ karanlığına ve saldırı savaşları ile kaos ortamına doğru sürüklemektedir. Çeyrek asırlık küreselleşme dönemi geride kaldığından, artık postmodernizmin içi boş bir palavra projesi olduğu, aslında modernizmin yarattığı büyük güçlerin daha ileri düzeyde bir modernizm ile bir süper modern imparatorluk yaratmanın çabası içinde oldukları anlaşıldığı için, batının dışında kalan ve batı emperyalizminin yeniden sömürgeci saldırılarına hedef olan dünya ülkelerinin de bir alternatif olarak Neomodernizm projesini devreye sokmaları gerekmektedir. Giderek ortadan kalkmakta olan dünya barışının geleceği böylesine bir yeni alternatifin devreye sokulmasına bağlıdır. Birleşmiş Milletler, daha fazla gecikmeden, bütün dünya devletleriyle birlikte bu konuda üzerine düşeni yapmalıdır.