AMERİKA DEVLETİ Mİ? KÜRESEL SERMAYE Mİ?

AMERİKA DEVLETİ Mİ? KÜRESEL SERMAYE Mİ?

           Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

         Dünya ana karasının karşısında yer alan Amerika Kıtasının kuzey bölgesinde yer alan Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı sonrasından başlayarak yaklaşık yüz yıldır, en büyük süper güç olarak küresel politikaların yürütülmesinde en başta gelen bir role sahip bulunmaktadır. Beş büyük kıt'adan oluşan yeryüzü karaları içerisinde Amerika Kıt'ası, Avrupa’da gerçekleşen iki büyük dünya savaşı sonrasında ön plana geçmiştir. Orta Çağ sonrasında denizlere açılarak bütün dünyayı okyanuslar üzerinden yöneten Avrupa kıt'asının hegemonyası, bu kıta ülkelerinin birbirine girerek iki büyük dünya savaşı yaşamaları sonrasında sona ermiştir. Amerika Kıtası ise Endülüs Devletinin çöküşü sonrasında batı Avrupalıların okyanuslara açılması aşamasında, insanlık tarafından keşfedilerek dünya tarihinde yerini almıştır. Avrupa Kıtasının beş yüzyıllık dünya hegemonyası sona ererken, bu misyon Amerika Kıtası adına Amerika Birleşik Devletlerine geçmiş ve yirminci yüzyılın başlarından başlayarak bugüne kadar ABD hegemonyası küresel konjonktürün oluşturulmasında ve yönlendirilmesinde belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. İnsanlık tarihinin her döneminde var olan bir büyük siyasal güç ya da devlet olarak Amerika Birleşik Devletleri, kendinden önceki dönemlerin imparatorluklarının yerini alarak, hegemonyacı büyük güç konumunda dünyanın geleceği için her zaman belirleyici olabilmiştir.

       

Adını bu kıt'anın son kâşifinin adı olan Ameriqo Vespuci’den alan, Amerika Kıtasının en büyük devleti olarak ABD, dünya sahnesine çıkarken,  sahip olduğu imparatorluk konumunu tıpkı İngiltere gibi bütün kıtalar üzerinde hegemon bir konuma getirmeyi hedefleyerek yola çıkmıştır. İki büyük dünya savaşı sonrasında bir anlamda kendisini küresel imparatorluk düzeyine getirmiştir. Eskiden, Büyük Britanya İmparatorluğunu yeryüzünün üzerinde güneş batmayan evrensel devleti konumuna getiren İngiltere, her şeyden sorumlu bir dünya devletiyken, yirminci yüzyıla geçerken, İngiltere’nin yerini Amerika Birleşik Devletlerinin aldığı görülmüştür. Amerika kıtasıyla beraber dünya kamuoyunun önüne çıkan ABD yirmi birinci yüzyılın ilk yılları geride kalırken, yüz yıllık bir hegemonya dönemini geride bırakmaktadır. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte, Britanya İmparatorluğu sahip olduğu güçlü konumunu yitirirken, bu büyük yapının eski bir sömürgesi olarak Amerika Birleşik Devletlerinin insanlığın önüne yeni hegemon süper güç olarak çıktığı görülmektedir. Amerika insanlığın önüne yeni önder ülke olarak çıkarken, batı Avrupa devletlerine bağlı olan eski sömürgeler teker teker bağımsızlıklarını kazanmışlar ve Birleşmiş Milletlere üye olarak insanlık âleminin üyeleri olarak varlıklarını sürdürmeğe başlamışlardır. Küçük bir ada ülkesi olarak tarih sahnesine çıkan İngiltere’nin, bir büyük deniz imparatorluğu kurmasından sonraki dönemde öne çıkan ABD, her yönü ile bir büyük güç olarak yeryüzünün bütün karalarında egemen bir konuma gelmeye yönelmiştir. İngiltere dünya kıtalarında önce sömürge oluşturmuş, daha sonra da bu sömürgelerin uluslaşması ve devletleşmesi süreçlerini destekleyerek her kara parçası üzerinde yirminci yüzyılın ulus devletlerine giden yolu açmıştır. İngiltere’nin beş yüz yıllık mirasını devralırken, ABD yeni devletler kurma yoluna gitmemiş, aksine var olan devlet yapıları içerisine askeri üsler kurarak girmiştir. Bugünün dünyasında üç yüze yakın askeri üs,  ABD tarafından kurularak evrensel kontrol ve denetim için var olan devlet yapılarına paralel bir çizgide ikinci bir yapılanma devreye sokulmuştur. İngiltere sömürgelerin devletleşmesi ile beraber, bu ülkelerde yaşayan halk kitlelerinin de uzun süreli ortak yaşamdan kaynaklanan bir uluslaşma süreci içerisine girmesini desteklemiştir. İngiltere’nin uluslaşma süreci üzerinden oluşturmaya çalıştığı küresel hegemonya düzenini, Amerika Birleşik Devletleri, uluslaşma öncesi dönemin dinsel düzeninden gelen cemaatleri ele geçirerek, bazen da yeni cemaatler oluşturarak ulusal yapılar üzerinde yeni bir baskı düzeni oluşturabilmenin arayışı içine girmiştir. İngilizci uluslaşma süreçleri sömürge halklarını bütünleştirirken, Amerikancı cemaatleşme süreçleri de, ulus devletlerin ulusal toplum yapılarını parçalayarak, dış emperyal güç olarak ABD’nin emperyalist denetimine elverişli ortam yaratmıştır.

        Bir göçmen ülkesi olan ABD, Amerikan Haklar Bildirisinin okunmasıyla gerçekleştirilen Amerikan devrimi sonrasında yaşanan iki buçuk asırlık bir zaman dilimi içerisinde dünyanın her ülkesinden göçmen kabul etmiş ve bu doğrultuda hem çok uluslu hem de çok kültürlü bir toplumsal yapıya sahip olmuştur. Bu çerçevede bir büyük Amerikan devletinden ya da toplumundan söz edilebilmesine rağmen,  ciddi bir biçimde Amerikan ulusundan söz edilememektedir. Avrupa’nın ulus devletlerinin yaşadığı üç yüz yıllık uluslaşma sürecini yaşayamayan bu büyük devletin toplumsal yapısı göçmenlerden oluşmakta ve diğer ulus devletlerin sahip olduğu gibi uluslaşmış bir toplumsal yapıyı uzun zaman dilimi içerisinde oluşturamamıştır. Bu yüzden Amerika‘da yaşayan herkesin bir alt kimliği bulunmakta ve sorulduğu zaman bütün ABD vatandaşları alt kimlikleriyle birlikte, Amerikalı olduklarını söylemektedirler. ABD toplumunda göçmenlik nedeniyle hem etnisite hem de dinsel cemaat sayısı oldukça fazla görünmekte ve bu yüzden üç yüzyıla yakın bir ortak yaşama rağmen, bu ülkede bir türlü uluslaşma süreci tamamlanamadığı için,  Amerikan Devleti kendi ulusu ile ortaya çıkamamaktadır. Göçmenliğin getirdiği etnik ve dinsel farklılıklar, federal devlet yapılanmasının avantajlarından yararlandığı için kurumsallaşarak devam edip gitmekte ve bu yüzden kıtasal bir büyüklükteki bir ülkeye sahip olan Amerikan devleti, ulusal bir yapılanma çerçevesinde Türkiye’de olduğu gibi ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütünlük statüsüne sahip olamamaktadır. Göçmenlerin büyük çoğunluğunun Avrupa ülkelerinden gelmesi de, etnik toplulukların geldikleri ülkedeki uluslaşmanın getirdiği kimlikleri korumasına neden olmakta ve bu yüzden bir türlü Avrupa tipi bir uluslaşma yirminci yüzyılın dev ülkesinde görülememiştir.

        Bu çerçevede Amerika denince, bir federal devlet ile birlikte bir de göçmenlerden oluşan kozmopolit toplum yapısı öne çıkmaktadır. Ülkesi ve ulusuyla bütünleşmiş ve tek parça konumuna gelmiş bir büyük Amerika’dan söz edebilmek mümkün olamazken, üç yüz milyonluk bir göçmen kitlesinin çatısı altında yaşadığı, bir kıtasal federasyon modeli olarak ABD şahsiyet kazanmaktadır. Devletin adı, milletin adı olarak kazanılmamış aksine üzerinde devletleşme süreci yaşanan kara parçasının kıtasal adı olarak gündeme gelmiştir. Bu noktada Amerika denince, bir kıtasal devlet yapılanması ile birlikte bir de göçmen topluluklardan oluşan sosyal bir yapı kastedilmektedir. Uzun bir tarihe sahip olan Avrupa toplumları geçmişten gelen oturmuş sosyal yapıları bozan, aykırı toplulukları, aşırı dinci ve fanatik toplum kesimleri ile ülke düzenini bozan aşırı ve bozguncu kişileri gemilere doldurarak yeni keşfedilen kıta olarak Amerika’ya göndermişlerdir. Böylece hem çok uluslu bir yapılanmanın oluşmasını hem de maceraperest insanlardan dünyaya cesurca bir açılım yapabilen bir toplumsal oluşumu, Amerika’ya kazandırmışlardır. Bu çerçevede, ne Amerikan ulusundan ne de böylesine bir ulusun siyasal örgütlenmesiyle oluşan bir ulus devletin varlığından söz edebilmek mümkün olamamaktadır. Amerika denince, bir Amerikan ulusu olmadığı gibi bir de Amerikan ulus devleti yoktur. Hangi Amerika diye bir soru sorulunca da, böyle bir soruya Amerikan milleti ya da Amerikan ulus devleti biçiminde bir yanıt getirmek gerçeklere ters düşmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ya da Amerikan Federasyonu gibi yanıtlar verilebileceği gibi, Amerikan toplumu ya da toplulukları biçiminde bir yanıt ta, Amerikan varlığının açıklaması olarak gündeme getirilebilmektedir. İtalyan, İrlandalı, Alman, Fransız, İspanyol, Rus, Türk, Arap asıllı birçok insan ABD’ye ekonomik nedenler yüzünden göç etmek zorunda kalırlarken, Amerikan toplumunun kozmopolitleşmesine katkıda bulunmuşlar ama hiçbir biçimde Türkiye’deki gibi bir üst kimlik altında buluşarak uluslaşmamışlardır.

        Hangi Amerika sorusunun yanıtı, devlet modeline dayanılarak karşılanabildiği gibi, toplum yapılanmasına dayalı olarak da ifade edilebilmektedir. Amerikan toplumunun içinde yer alan çeşitli toplulukların daha sonraları bir araya gelerek örgütlenmeleriyle birlikte çağdaş siyasetin en önemli örgütlenme biçimi doğrultusunda lobilerin oluşumu da üzerinde geniş bir doğrultuda durmayı gerekli kılmaktadır. Amerikan devletini yakından etkileyen ve her zaman için ABD ‘de karar mekanizmalarını baskı altında tutabilen Yahudi lobisi ile, İngiltere göçmenlerinden meydana gelen Anglosakson lobisi önde gelen bir yere sahip bulunmaktadır. Diğer göçmen grupları da tıpkı Yahudiler gibi örgütlenerek lobiler arasındaki yarışlara katılarak, ABD’nin siyasal yaşamının son derece renkli ve hızlı bir tempo da gelişmesine yol açmaktadırlar. Katolik İrlandalılar ABD toplumu içinde en kalabalık etnik grubu oluştururken, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler ve Fransızlar diğer ulusal azınlık gruplaşmalarını ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda bütün etnik ve dinsel grupların lobiler olarak örgütlenmeleri ve bu halde siyaset sahnesine çıkarak kendi çıkarları doğrultusunda Amerikan siyasetinin oluşumuna katkıda bulunmaya çalıştıkları görülmektedir. Bu lobiler içerisinde en güçlü iki lobi olan Yahudiler ve Anglosaksonlar başı çekmekte, bunlardan hangisi yarışta galip gelirse, Amerikan politikası o lobinin çıkarları doğrultusunda oluşmaktadır. Bu nedenle,  hangi Amerika sorusunun yanıtı kendiliğinden ya Yahudi Amerika ya da Wasp adı verilen Anglosakson Amerika oluşumu doğrultusunda ortaya çıkmaktadır. ABD’yi temsilen Yahudi Amerika ya da Anglosakson Amerika’nın öne geçmesi, birbirinden çok farklı bir Amerikan tercihi ile bütün dünya ülkelerini karşı karşıya bırakmaktadır. İngilizler ile Yahudilerin bir türlü anlaşamaması, bir araya gelerek dünyaya ortak bir gözle bakmamaları nedeniyle bu lobilerden hangisi kazanırsa, ABD politikaları buna göre biçimlenmektedir.

         Etnik faktör kadar din faktörü de ABD politikalarının oluşumunda çok etkili olmaktadır. Musevi Yahudiler kadar İsevi Avrupalılar da dinsel çıkarları doğrultusunda hareket edebilmektedirler. ABD toplumunun belkemiğini oluşturan İrlandalıların Katolik lobisi de,  Museviler ile İseviler arasındaki yarışa katılarak, Anglosaksonların Protestanlık çizgisindeki girişimlerine karşı bir de Katolik anlayışına uygun farklı politik tercihi öne çıkarabilmektedirler. ABD politikasında önceleri Yahudilere karşı Hristiyan alternatifi Katolik İrlandalılar temsil ederken, Kennedy kardeşlerin İsrail ile ilgili çekişmeler yüzünden öldürülmeleriyle, Yahudi lobilerinin karşısındaki Hristiyan alternatifi İrlandalı Katolikler yerine İngiltereli Anglo saksonlar temsil etmeye başlamışlardır. Bir türlü uluslaşamayan Amerikan toplumunun, parçalı bir yapıda kalmasında, böylesine bir lobiler çekişmesinin de önemli bir payı olmuştur. İtalyanlar ve İspanyollar, İrlandalıların sürüklediği Katolik lobisinin çatısı altında bir araya gelirken, Avrupa’nın diğer ülkelerinden gelen Protestanlar da, İngilizlerin öncülüğündeki Wasp grupları içerisinde yer alarak çıkarları doğrultusunda Amerikan arenasında mücadele etmeyi göze almaktadırlar. Beyaz, Anglosakson ve Protestanların birlikte hareket etmeleriyle güçlenme şansı elde eden Wasp’lar, güçlü Katolik lobisinin yarıştan çekilmesinden meydana gelen boşluğu doldurmak üzere devreye girerek, ABD politikalarının da Büyük Britanya İmparatorluğunun tercihleri doğrultusunda oluşumuna katkıda bulunarak etki sağlamaya çalışmaktadırlar. Avrupa kıtasında birbirleriyle mücadele içinde olan çeşitli etnik grupların, sadece etnik politikalar ile sonuç alamamaları üzerine, dinsel gruplaşmalar öne çıkmakta ve bu doğrultuda Amerikan politikasını yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle, bir etnik topluluklar cenneti olan Amerika Birleşik Devletlerinde, aynı din çatısı altında buluşan etnik grupların daha büyük dinsel birliktelikler üzerinden ABD politikalarını oluşturdukları söylenebilmektedir. Bu aşamada koskoca Hristiyan dünyasına karşı çok güçlü bir Yahudi lobisi oluşumu öne çıkmakta ve sahip olduğu güçlü örgütlenme ile Amerikan politikalarını Yahudi dünyasının çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışmaktadır. Avrupa’da iki bin yılı aşkın bir süre devam etmiş olan Yahudi- Hristiyan kavgası yeni dönemde Amerika kıtasına da taşınınca, dinler arası çekişme Amerikan politikasının ana ögesi haline gelmiştir.

        Müslümanlar son tek tanrılı dinin temsilcileri olarak, batı dünyasındaki dinler arası savaşın dışında kalmışlar ve daha sonraki yıllarda batı dünyasına sınırlı sayıda göçler ile giden Müslüman kesimler, Amerika’da da bir İslam lobisi oluşturabilmenin arayışı içine girmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğunun çöküş döneminde Amerika’ya göçe yönelen Müslüman kesimler daha sonraki aşamada Arap ülkelerinde yaşanan sıcak çatışmalar yüzünden daha fazla sayıda ABD’ye göçe yönelmişlerdir. Bu nedenle, ABD’de siyasal yaşamın ana unsuru olan dinler arası yarış ya da çekişmede Müslümanlar her zaman için üçüncü derecede kalmışlar ve daha ileriye gidememişlerdir. Bu yüzden, Hangi Amerika sorusunun yanıtı hiçbir zaman Müslüman Amerika olamamış, ABD sürekli olarak Yahudi ve Hristiyan içerikli politikalar arasında gidip gelmiştir. İslamiyet Amerika’ya eski Osmanlıların göç etmesiyle ulaşmış, Arap göçleri ile yaygınlık kazanmış ve daha sonraki aşamada da Afrika ülkelerinden göç eden yoksul zenciler arasında giderek hızla yaygınlık kazanmıştır. Zenci Müslümanlar diğerlerine oranla daha farklı bir çizgide güçlü bir örgütlenmeye yöneldikleri aşamada Amerikan politikasını etkilemeye başlayınca, Katoliklerin temsilcisi olan Kennedy’lerin öldürülmesi gibi zenci Müslümanların lideri Martin Luther King’de öldürülerek, bu lobilerin öne geçmelerine izin verilmemiştir. Amerika’nın ilk yıllarında görülen vahşi kapitalizm dönemi gibi, bir vahşi siyaset dönemi de soğuk savaş yıllarında Amerika Birleşik Devletlerinde yaşanmıştır. Dünyanın her bölgesinden bu yeni kıtaya göç edenler, geldikleri yerde duruma hâkim olabilmek ve de diğer gruplar içerisinde daha iyi olabilmek için ellerinden gelen her yolu deneyerek, ABD yönetiminde etkin rol alabilmenin mücadelesini vermişlerdir. Böylesine büyük bir rekabetin hüküm sürdüğü ABD’de,  her grup devlet yönetiminde etkili olmaya çalışmıştır. Bu tür bir yarışın kazananları, ABD’yi yönetme ve temsil etme olanağını elde ettikleri aşamada hangi Amerika sorusunun yanıtını kendi etkinlikleriyle verebilmenin çabası içinde olmuşlardır. Vahşi kapitalizmin en vahşi dönemleri kısa süren ABD tarihinde yerini almıştır.

        Dünyayı beş yüzyıl yöneten batı Avrupa ülkelerine oranla, onlardan on misli daha büyük bir kıtasal ülke olarak ABD, dünya tarihinde öne çıktığı zaman, küresel alanda etkili olmak isteyen güç merkezleri bu büyük ülkenin yönetimini ele geçirebilmek, ya da üst düzey yönetimde etkili olabilmek çabası doğrultusunda evrensel düzeyde siyasal rekabetin çekişme alanı olmuştur. Amerikan yönetimini ele geçiren ya da yönetimde ağırlıklı rol alan toplum kesimleri, ABD denilen dev ülkeyi hem bu ülkedeki çıkarlarını ve konumlarını koruyabilmek, hem de geldikleri ülkeler ile bölgeleri gözeten, onlara ABD’nin gücü doğrultusunda yardım ve destek ve nimet sağlayan politikaları yarış halinde Amerikan devleti üzerinden uygulama alanına aktarabilmenin arayışları içinde olmuşlardır. Küresel düzeyde etkinlik sağlamaktan tutun da, bölgesel düzeyde plan ve projeleri devreye sokma girişimlerine kadar her türlü siyasal girişim de, ABD yönetiminde etkinlik sağlamak önem taşımıştır. Eski bir siyaset adamı bu doğrultuda bir değerlendirme yaparken, dünya siyasetinin nereye doğru gittiğini merak edenlerin, ABD’nin iç politika sahnesini iyi gözlemeleri gerektiğini üzerine basarak vurgulamıştır. Amerikan politikasındaki önemli gelişmeler bu ülkenin devlet yaşamına yansıdığı için, bu ülkedeki siyasal grupların ve lobilerin etkileri devlet işlerinin yürütülmesinde ve yönlendirilmesinde fazlasıyla etkili olabilmektedir. Devlet gücünü ele geçirerek kullanma şansını elde eden siyasal gruplar ya da çeşitli etnik ya da dinsel gruplar ABD’yi kullanarak amaç ve hedeflerine erişebilmektedirler. Dünyanın en büyük ve güçlü devleti olarak ABD, kendi içinde barınan grupların diğerleriyle sürdürdüğü hegemonya ya da etkinlik yarışında başlıca dayanak noktası olarak öne çıkmaktadır. Amerikan devletini belirli yönlere çekmek isteyen grupların istihbarat servisleri üzerinden devlet içi kadrolaşmalara kadar örgütlendiği görülmüştür.

         Hangi Amerika sorusu yanıtlanırken, ABD’deki etnik ve dinsel gruplar kadar, sermaye grupları ve ekonomik merkezleri de dikkate almak gerekmektedir. Bir yandan Amerikan Devleti yoluna devam ederken, bu ülkenin çatısı altında oluşan büyük şirketler ya da holdingler, büyük sermaye grupları olarak devreye girerek, kendi çıkarları doğrultusunda hem devleti hem de ülkeyi belirli yönlere doğru çekmek ya da itebilmek üzere hareket etmektedirler. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan büyük sermaye grupları kendi aralarında örgütlenerek topluca harekete geçtikleri zaman, Amerikan devletini belirli yönlere doğru çekmeleri mümkün olabilmektedir. Amerikan anayasasının boşluğundan yararlanan büyük sermaye grupları, merkez bankası konumundaki Federal Rezerv isimli yapılanmanın patronları olarak ekonominin yönetimi üzerinden devletin yönetimine karışmaktadırlar. Avrupa’dan kovulan cesur ve maceraperest işadamlarının öncülüğünde oluşturulan büyük sermaye yapılanması, giderek Amerikan devleti üzerinden bütün dünya ülkelerine yayılarak küresel bir ekonomik güç konumuna gelmişlerdir. Avrupa’daki rakiplerini geride bırakan Amerikalı sermaye grupları, bütün dünya kıtaları üzerinde küresel bir pazar oluşturabilme doğrultusunda küreselleşme olgusunu dünyanın gündemine getirmişlerdir. Bu akıma göre, şirketler büyüyecek, devletler küçülecektir. Şirketler pazar ve piyasalar üzerinden dünyaya hakim olurlarken, devletlerin zorlanması, zaman içerisinde sarsılarak çökmesi ya da dağılması gibi gelişmeler gündeme gelebilmektedir. Amerikan devletinin kendi ulusal politikalarıyla, tekelci büyük şirketlerin çıkarcı tutumları her zaman için farklı olmakta ve Amerikan devleti ile küresel sermaye genel anlamda birbiriyle ters düşmektedir. Şirketlerin desteklediği siyasal yöntemler bazen Amerikan devletinin izlediği yollar ile karşı karşıya gelmektedir. Küresel sermaye Amerikan devletinin askeri, ekonomik ve siyasal gücünden yararlanarak kendi yolunu izlemeye çalışırken, bu doğrultuda kullanılan Amerikan devleti diğer devletler ile karşı karşıya gelebilmekte ve bu yüzden birçok savaş senaryosuna da alet olmak zorunda kalmaktadır.

        Çeyrek asırlık küreselleşme dönemi sonrasında artık küresel sermaye ile Amerikan devletinin karşı karşıya geldikleri açıkça görülebilmektedir. Amerikan devleti kendisi ya da ülkesinin çıkarları doğrultusunda hareket ederek çözüm ve politikalar üretirken, Amerikan devletinin ülkesi içinde örgütlenen küresel sermaye, tamamen kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek ve devlet yapılanmasının dışına çıkarak amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Yahudilerin daha çok birbirleriyle ortak çalışma alışkanlıkları yüzünden, zaman içerisinde oluşan büyük sermaye genel olarak Yahudilerin elinde toplanmıştır. Orta Doğu’da iki bin yıl sonra kurulan İsrail devleti de Yahudilerin ortak devleti konumuna geldiği için, Amerikan Yahudi lobileri ile birlikte, ABD’de onların kontrolü altında tutulan küresel sermaye de benzeri bir yapılanma içerisindedir. Küresel sermaye dünyanın bütün kıtaları ile birlikte orta alan topraklarını da ele geçirebilme doğrultusunda gizli plan ve programları devreye sokarken, içinden çıktığı Amerikan toplumu ve devletinin politik geleceğini tehlikeye atabilmektedir. Büyük şirketler ile Amerikan Devleti çıkarları açısından ters düştüğü aşamada, küresel sermaye hiçbir şey dinlemeyerek ve para gücü ile insanları ve kurumları satın alarak, kendi bildikleri yolda ısrarcı olabilmektedir. Amerikan devletinin veya halkının çıkarlarına ters düşen birçok girişim, küresel sermayenin istekleri doğrultusunda uygulama alanına aktarılırken, bu tür senaryolara alet olmak durumunda kalan Amerikan devleti ciddi boyutlarda zararlar görebilmektedir. ABD ile küresel sermayenin yolları soğuk savaş sonrasında ayrılırken, sermaye dünya ülkelerindeki şirketler ile bütünleşmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede, Amerika’da tek bir devletten söz edebilmek giderek mümkün olamamakta, ABD bazen halkın ve ülkenin çıkarları doğrultusunda hareket ederken, sermaye şirketlerinin çıkarları ve en üst düzeyde kazanç elde edebilmesi doğrultusunda hareket etmek zorunda kalmaktadırlar. Büyük patronlar daha çok Yahudi asıllı kişilerden oluştuğu için, bunların asıl devletleri olan İsrail’in ülkedeki hegemonyasının devletin gücünün ötesine gittiği görülmektedir.

        Artık Amerika derken, bu devletin ötesindeki bir küresel alan yapılanması olarak konuya bakmak gerekiyordu. ABD’ye dayanarak ortaya çıkan ve hızla güçlenerek bu devlet yapılanması üzerinden bütün dünyaya egemen olmaya yönelen bir uluslararası sermaye oluşumu, gizli dünya devleti yapılanmaları doğrultusunda gelişmeye başlayınca, Amerikan devleti önceleri bocalamış ama daha sonra güçlü sermaye lobileri bu devleti kullanarak küresel hegemonyaya giden yolda önemli adımlar atmışlardır. Bugün, anayasal boşluk nedeniyle Amerikan devletini yönetme hakkını fiilen kullanan ABD kökenli uluslararası sermaye, bu büyük devletin üzerinden bütün dünya ülkelerine küresel emperyalizm planlarını dayatma hakkını kendinde görmektedir. Küresel sermaye hem dünyaya yayılırken hem de, yer kürenin başka kıtalarında karşısına çıkan rakiplerini tasfiye ederken terör, savaş ve her türlü sıcak çatışma senaryosunu gene Amerikan devleti üzerinden yürüterek mutlak egemenlik düzenine sahip olmak istemektedir. Bu çerçevede, etnik ve dinsel lobilerin yanı sıra sermaye merkezli lobiler de, Amerikan demokrasisi içerisinde örgütlenerek palazlanmakta ve bu devleti iki büyük parti içerisinde öne çıkarılan temsilcileri aracılığı ile küresel emperyalizmin hedefleri doğrultusunda çeşitli yönlere doğru çekmektedirler. Amerikan halkı bu yüzden demokratik haklarını kullanamamakta, bu büyük ülke halkının üçte biri bu yüzden sosyal güvence sisteminden uzak kalarak sürünmekte ama bir türlü sermaye merkezlerinin baskısından kurtulamamaktadır. Halk kitleleri göstermelik oy sistemi ile aldatılırken, sermaye merkezlerinin adamları ile dünyanın en büyük devleti finans kapital denilen büyük sermayenin hegemonya aracı konumuna getirilmektedir. İşte bu yüzden hangi Amerika soruları son yıllarda dünya kamuoyu önünde fazlasıyla tartışılmaktadır.

        Hangi Amerika sorusu önceleri etnik ve dinsel kimliklere dayanan lobilerin siyaset sahnesindeki etkinlikleri yüzünden etnik ya da dinsel kimlikli bir ABD tanımı ile yanıtlanabiliyordu. Soğuk savaş sonrasında çeyrek yüzyıldır yaşanan küreselleşme aşamasında, artık Amerikan devletinin bütünüyle küresel sermayenin kontrolü altına girdiği ve bir türlü uluslaşamayan Amerikan halkının devlet yönetiminin iyice dışına çıkartıldığı yeni bir dönem gündeme gelmiştir. Yahudi işadamlarının çok sıkı işbirliği ve örgütlenmesi sayesinde küresel sermaye ya Yahudilerin ya da diğer Siyonist grupların eline geçmişlerdir. Böylece, küresel sermaye yapılanması daha çok Musevi dünyasının denetimi doğrultusunda etkinliğini fazlasıyla artırmıştır. Gelinen noktada Evanjelik tarikatların Hristiyan dünyasında öne geçmesiyle birlikte, Yahudiler ve Evanjelistler arasında küresel hegemonya oluşturma doğrultusunda tam anlamıyla bir Siyonist ittifak kurulmuştur. Din ve ırk merkezli bu yapılanmanın görünümünü yumuşatmak üzere muhafazakârlık kavramı öne çıkarılmış ve Siyonist yönlenme sürecinde diğer dinlerin, ırkların ve ulusların tepki göstermesinin önlenmesi için Amerikan devletinin gücü açıkça kullanılmıştır. Dünya savaşları sürecinde ortaya çıkan Amerikan yayılması bu doğrultuda yürütülmüş, dünyanın batı yarıküresi denetim altına alındıktan sonra, küreselleşme döneminde yeryüzünün orta alanı ele geçirilmek istenmiştir. Doğu güçlerinin dünyanın merkezine gelmesinden önce bu jeopolitik merkezi ele geçirmek üzere önce ABD bu bölgeye getirilmiş, sonra İsrail kurulmuş daha sonra da soğuk savaş dönemi geride bırakılarak, tüm merkezi coğrafyanın ele geçirilmesi doğrultusunda Büyük İsrail projesi dünyanın gündemine oturtulurken, dünyanın ortası gene eskisi gibi savaş alanına dönüştürülmüştür. Felaketler coğrafyasında her ülke için başka başka senaryolar devreye sokularak, merkezi alan tam anlamıyla küresel sermayenin mutlak egemenliğine teslim edilmeye çalışılmıştır.

        Şimdi gelinen aşamada, bugüne kadar gizli ve dolaylı yollardan sürdürülmüş olan hegemonya planlarının artık açık ve saldırı biçiminde merkezi bölgeye yönlendirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Küresel sermaye ile Musevi patronlar bütünleştiği için, bir anlamda Orta Doğu’daki İsrail Devleti, sahip olduğu patronlar yapılanması üzerinden, küresel sermayenin temsilcisi olarak hareket etmektedirler. ABD’de, Devletin dışına taşmış olan finans kapital yapılanması Siyonizm’in hegemonya planları doğrultusunda merkezi coğrafyaya dışarıdan zorlandığı için, bütün dünya bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi ile karşı karşıya gelmiştir. Kutsal kitaplara dayandırılan Siyonizm’in Armegeddon savaşı senaryoları kamuoyunda tartışılırken, bu doğrultuda birçok sıcak olay teker teker gündeme gelmektedir. Kosova’yı Sırbistan’dan ayırarak işgal eden ABD saldırısının komutanı Wesley Clark, geçen ay yayınlanan Le Monde gazetesinde, açıkça beş yıl içinde yedi devleti yıkacaklarını söylemektedir. General Clark sırasıyla, Irak, Suriye, Libya, Lübnan, Somali, Sudan ve İran’ın hedefteki ülkeler olduğunu, bu ülkelerdeki devlet yapılarının yıkılarak merkezi coğrafyanın başarısız devletlerden temizleneceğini ifade etmektedir. Bu yedi devletin ortasında yer alan Türkiye, Mısır, Ürdün ve Arabistan için bir şey söylemeyen Clark, aslında merkezi alandaki yedi devletin yıkılması sırasında batı blokunun dostu görünümündeki Türkiye, Mısır, Ürdün ve Arabistan’ın bu doğrultuda kullanılacağını da dolaylı olarak ifade etmektedir. Türkiye’nin bir NATO ülkesi olarak, Arabistan, Mısır ve Ürdün’ün batı ittifakının dostları olarak yedi devletin yıkımında kullanılacakları anlaşılmaktadır. Irak’ta başlayan ve daha sonraları Libya, Sudan, Somali ile Suriye’de devam ettirilen yıkım senaryolarında, Türkiye’nin açıkça kullanılmaya çalışılması gibi girişimler Wesley Clark’ı haklı çıkarmakta ve bütün bölge ülkelerini geleceksiz bırakmaktadır. Yaz aylarında ABD’li bir bilim adamı Türkiye ile ilgili bir makale yayınlarken, ”Geleceği olmayan ülke” başlığını kullanması da batı müttefiki Türkiye’nin Mısır, Ürdün ve Arabistan ile birlikte yedi merkez devletinin yıkılmasında kullanılacağını açıkça göstermektedir. Yıkım senaryolarında kullanılacak batı müttefiki ülkelerinde komşuları yıkılırken, kendilerinin de yıkılacağını artık görmeye başladıkları ortaya çıkmıştır. İngiltere ve Fransa işbirliğinin batı hegemonyası adına çizmiş olduğu Orta Doğu haritasını, Siyonistler kabul etmemekte, küresel sermayenin Amerikan devleti içindeki gücünü Yeni Muhafazakârlar grubu aracılığı ile kullanarak, üçüncü dünya savaşını Suriye’de çıkartarak Armegeddon senoryasına gerçeklik kazandırmak için uğraştıkları anlaşılmaktadır.

        Son yıllarda sürekli olarak Amerikalı siyaset adamları ve üst düzey yöneticiler Türkiye ve bölge ülkelerine seyahatler yaparak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail’in kurulmasıyla başlatılan, Büyük İsrail senaryosu doğrultusunda olayları yönlendirmeye çalıştıkları görülmektedir. Soğuk savaş döneminde, komünist tehditte karşı örgütlenmiş olan NATO’nun, küreselleşme aşamasında küresel sermayenin jandarması konumuna getirildiği, Amerikan devleti üzerinden bu savunma örgütünün Siyonist lobilerin baskılarıyla savunma kavramının dışına çıkarak ve alan dışı saldırılara sermayenin bekçiliği doğrultusunda yönlendirildiği görülmektedir. Kosova olayı sonrasında artık batının savunma anlayışı saldırı yaklaşımına dönüşmüştür. Benzeri bir durum dolaylı yollardan Türkiye'nin merkezinde bulunduğu bölge için de söz konusu olmaktadır. Yeni Muhafazakârlar ile küresel sermaye ortaklığı Amerikan dış politikasını kutsal topraklar üzerinden merkezi alana yönlendirince yedi devletin yıkım senaryoları hızla ilerlemektedir. Gelecekte Pakistan, Afganistan, Arabistan, Mısır ve Ürdün gibi batıya yakın duran devletlerin de yıkılacağı bir büyük bölgesel savaş tehdidi felaketler coğrafyasında her geçen gün daha fazla zorlanmaktadır. Böylesine topyekûn bir saldırı rüzgârı karşısında, hiçbir bölge devletinin kendini toparlayarak savunmasına, ya da komşularıyla bir araya gelerek emperyalist saldırılara karşı bir dayanışma içinde kendilerini savunmalarına izin verilmemektedir. Saldırılara ve işgal girişimlerine karşı tehdit altında kalan ülkelerin kendilerini savunmalarına izin verilmemesi de, önceden planlanan üçüncü dünya savaşının Armegeddon senaryoları ile gerçekleştirilmeye çalışıldığını gözler önüne sermektedir. Amerikan devletine meydan okuyarak dünyaya yayılan küresel sermaye, Siyonizm ve onun arkasında duran Yahudi dünyası ile de bir araya gelerek, insanlığın ve dünyanın geleceğini kutsal kitaplar senaryolarına mahkûm etmektedirler. Böylesine kutsal bir ittifaka artık Amerikan devleti karşı çıkamamakta, Siyonist lobiler aracılığı ile ABD istemeden de olsa üçüncü dünya savaşı sürecine kilitlenmektedir. Daha önceleri uzak durulan bazı sıcak çatışma senaryoları bu yüzden yeniden gündeme getirilerek, yıkım listesindeki ülkeleri yok edecek düzeyde bir tırmanışa doğru gidilmektedir.

        Baba–oğul Bush’lar döneminde Kuru kafa–kemik tarikatının Evanjelist ve Siyonist planları yüzünden Orta Doğu savaşına kilitlenen ABD, bu yüzden Latin Amerika, Afrika ve Avrupa kıtalarındaki hegemonya düzenini kaybetmiş, Kuzey Buz Denizi, Rusya Federasyonunun eline geçmiştir. Asya’nın üç büyük dev ülkesi Brezilya’yı da yanlarına alarak batı karşıtı bir doğu blokunu oluşturmanın ilk adımlarını atmışlardır. İsrail’in savaş senaryoları yüzünden merkeze kilitlenen Amerikan Devleti, dünya üstünlüğünü ve süper güç konumunu elinden kaçırdığı için artık savaş istememekte, bu yüzden Orta Doğu bölgesinden yüz bin askerini çekerek Avustralya kıtasında Çin’e karşı konumlandırmıştır. Çin ile ekonomik yarış ve Rusya ile hegemonik yarışı birlikte götürmeye çalışan Amerikan devleti, bir süre savaşmadan kendini toparlamak istemekte, Avrupa ülkeleri ile ilişkilerini yeniden düzenlemeye çalışırken, G-20 grubu üzerinden uluslararası ilişkileri büyük devletler dayanışmasıyla barış içinde yürütebilmek için her türlü yolu denemektedir. On yıllık körfez savaşı sırasında kaybedilen üstünlük durumlarının, yeniden tesisi için ABD’nin hem zamana hem de alternatif barış planlarına gereksinmesi bulunmaktadır. ABD’yi İsrail’in Siyonist planları doğrultusunda üçüncü dünya savaşına çekmek isteyen Yeni Muhafazakârların çılgın girişimlerine karşı, Amerikan demokrasisi içerisinde yer alan diğer grupların karşı çıktığı ve bu doğrultuda başkan Obama’nın her türlü savaşa karşı çıkan devlet öncelikli politikalarını desteklemeye başladıkları görülmektedir. Ne var ki, son ara seçimleri cumhuriyetçilerin Yeni Muhafazakârların aşırıya kaçan müdahaleci politikaları doğrultusunda kazanmaları, iki yıl sonra yapılacak Amerikan seçimlerinde Armegeddoncu Siyonist kadronun işbaşına geleceğini ve yıkım senaryoları ile birlikte üçüncü dünya savaşının zorlayacağını geleceğin güçlü bir ihtimali olarak öne çıkarmaktadır.

 

         Dünyanın en gelişmiş demokrasisi olarak gösterilen Amerikan demokrasisi, küresel sermaye ile Amerikan devleti arasında sürdürülen bir çekişme alanı haline gelmiştir. Amerika’daki siyasal gelişmeler bu yüzden dünyanın geleceğini birinci derecede etkilemektedir. Bu aşamada, Amerika’dan gelen her türlü saldırı ve işgal planlarının arkasında hangi Amerika’nın olduğunu sormak gerekmektedir. Savaş isteyen küresel sermaye ve Siyonist lobilerin kutsal ittifakı ile barış isteyen Amerikan devleti ve halkını birbirinden ayırmak zorunluluğu vardır. Amerikan halkı %1’ temsil eden küresel sermayeye karşı %99’un direnişini,  New York’un tam ortasında “Occupy Wall Street “ adıyla gündeme getirdiği gibi, Amerikan Devleti de G-20 birlikteliğini daha etkin bir yapılanmaya dönüştürerek, hem Amerika’da hem de bütün dünyada barış yanlılarının, savaşçı çılgınlara karşı siyasal mücadeleyi kazanmaları doğrultusunda daha etkili ve güçlü bir dış politika uygulayabilmelidir. Bu doğrultuda, uluslararası barış için başta Birleşmiş Milletler olmak üzere bütün uluslararası örgütlerin devreye girmeleri, insanlığın ve dünyanın geleceği açısından son derece zorunlu görünmektedir. Dünya ülkeleri ABD ile ilişkilerini yürütürken, karşılarında tek ve bütünleşmiş bir ABD değil ama aksine, küresel sermayenin saldırgan emperyalist politikaları yüzünden iki ayrı Amerika olduğunu bilerek hareket etmek zorundadırlar. Amerikan devleti küresel politikalar sonucunda kendisinin de çökeceğini ve parçalanarak dağılacağını iyi bilmek durumundadır. Daha şimdiden Teksas, Kaliforniya ve Florida gibi güney eyaletleri bağımsızlık peşine düşmüşlerdir. Bu durumu da dikkate alacak bir Amerikan devleti, diğer devletler ile siyasal alanda daha sıkı bir işbirliğine giderek yeni dayanışma örgütlenmesini Birleşmiş Milletler üzerinden tamamlaya bilmelidirAmerikanın iyi yüzünü Amerikan devleti kurumlaştırarak dünyaya güven vermeli, Amerika'nın çirkin yüzünü öne çıkaran küresel sermayenin savaş çığırtkanlığını da, diğer devletler ile yeni bir dayanışma yapılanması içinde önleyebilmelidir.