CİHAN SAVAŞI’NDA DOĞU ANADOLU

 

CİHAN SAVAŞI’NDA DOĞU ANADOLU

         Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

         2015 yılı 1915 yılının yüzüncü yıldönümü olarak dünya tarihinde yerini alırken, 1915 yılında yaşanan olaylardan zarar görmüş ya da olumsuz düzeyde etkilenmiş kesimlerin, geçmişin intikamını almak doğrultusunda harekete geçtikleri görülmektedir. Birkaç yıl önceden başlatılan hazırlıkların sonucunda, yüzüncü yıl bir anlamda yüzleşme ve hesaplaşma dönemi olarak gündeme getirilerek Türkiye Cumhuriyeti, Türk ulusu ve Türk Devletinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’ten hesap sorulmaya çalışılmaktadır. Kronoloji biliminin verilerine ters düşülerek, daha önceki dönemde yaşanan olaylardan Atatürk sorumlu tutulmakta, emperyalizmin saldırıları sonucunda yıkılmaktan kurtulamayan Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde uluslararası konjonktürün dayatmaları yüzünden yaşanan olumsuz gelişmelerden de, daha sonraki dönemde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti sorumlu tutulmaya çalışılarak, geçmişin intikamı çok yönlü olarak alınmaya çalışılmaktadır. Yirmi birinci yüzyılda dünya yeniden kurulurken, geçmişten gelen sorunlar çözülmek istenmekte, tarihsel süreçte yaşanan olaylardan zarar gören kişi ve topluluklar, bu zararın karşılığını almaya çalışmaktadırlar. Bütün dünyayı bir hesaplaşma alanına dönüştürerek, geçmişte gerçekleştiremedikleri plan ve programlarına yeni dönemde kavuşmak için ellerinden gelen her yolu deneyerek, siyasal alanda sertleşme ve çekişmenin önünü açarak, birinci dünya savaşının yıldönümünde bütün insanlığı üçüncü kez bir cihan savaşına doğru sürüklemektedirler. Normal koşullarda hiçbir biçimde hoş görülemeyecek kadar sert tutum ve davranışlar, yeni yüzyılın ortalarına doğru insanlığı barıştan uzaklaştırarak yeniden savaş sürecine doğru sürükleyecek gibi görünmektedir.  

 

1915, tek bir olayın değil ama birbiri ardı sıra çeşitli olayların ortaya çıktığı bir hareketli yıl olarak tarihe geçmiştir. Bir yıl önce başlayan Birinci Dünya Savaşı bu yıl içinde yer kürenin çeşitli bölgelerine doğru yayılırken, Milattan sonra yaşanan yirmi yüzyılın birikimi olarak çeşitli siyasal gelişmeler, birbiri ardı sıra dünya ülkelerinin gündemine giriyordu. Orta çağ sonrasında dünyaya açılan insanlık, batı Avrupa devletlerinin yönetiminde beş büyük kıtada yerini alırken, daha sonraki aşamada yaşanan beş yüz yıllık sömürgeciliğin sonucunda dünya haritası yirminci yüzyıla doğru yeniden şekillenmeye başlıyordu. Tarih öncesi dönemlerde yaşanan göçler ve yerleşmeler, ortaya bir insanlık haritası çıkarırken, aradan geçen yüzyıllar boyunca insanlar yerleştikleri yeni bölgelerde hem uluslaşıyorlar hem de devletleşiyorlardı. Batı Avrupa devletlerinin izin verdiği ölçülerde, Dünya kıtalarında yeni yapılanmalar ortaya çıkıyor ama bütün kıtalara hükmeden batı Avrupa güçleri zaman içinde birbirleriyle rekabete girişerek, bütün dünyanın mutlak egemeni olma yolunda çeşitli savaşlara kıtalar ve denizler üzerinden girişiyorlardı. Bütün mesele, sömürü düzenini daha geniş devlet yapılanmaları doğrultusunda yaygınlaştırmak idi. Rönesans ve reform dönemleri sonrasında Batı Avrupa’nın önde gelen ülkeleri denizler üzerinden bütün dünyaya açılırken, altı büyük sömürge imparatorluğu dünya haritası içinde yer alıyordu. İngiltere, Fransa ve İspanya büyük devletler olarak sömürgecilik yaparken, Hollanda, Belçika ve Portekiz’de Atlas okyanusu kıyısındaki küçük ülkeler olarak gene denizler üzerinden yaygın sömürge imparatorlukları oluşturuyorlardı. Okyanusları fethederek, adaları ele geçirerek küresel alanlara yayılan sömürgeciler, bütün kıtaları ele geçirdikten sonra, dünyanın merkezi alanını mutlak küresel egemenlik için ele geçirmeleri gerektiğini görerek harekete geçiyorlardı. Merkezi coğrafya ele geçirilmeden, batı hegemonyasının bütün dünyaya benimsetilmesinin mümkün olmadığı görülünce, güneş batmayan dünya imparatorluğu olarak İngiltere, yanına okyanus komşusu Fransa’yı da alarak ticaret yollarını ele geçirme doğrultusunda Cebeli Tarık boğazından merkezi deniz olan Akdeniz’e giriş yapıyorlardı.

 

         Batı Avrupa devletleri zaman içinde oluşturdukları sömürge imparatorlukları aracılığı ile yeryüzü kıtalarını egemenlikleri altına alırlarken, Roma İmparatorluğu sonrasında ortaya çıkan Bizans devleti de bir kaç yüz yıl sonra yıkılmak zorunda kalmış ve bu bölgeye Selçuklular gelerek, merkezi alandaki ilk Türk imparatorluğunu kurmuşlardır. Asya’dan gelen Moğol istilaları ile birlikte Avrupa’dan gelen Haçlı seferleri arasında sıkışıp kalan Selçuklu İmparatorluğu, iki yüz yıl sonra yıkılmaktan kurtulamayınca, yerine Osmanlı devleti kurulmuş ve kısa bir zaman dilimi içinde savaşlar ile yayılarak merkezi imparatorluk olarak dünya haritası üzerindeki yerini almıştır. Osmanlı devleti merkezi alanda imparatorluğa dönüşürken, kuzey yarı kürede de Kiev kentinde kurulmuş olan Rus prensliği bir süre sonra Rus Çamlığı’na dönüşerek, Asya ve Avrupa kıtalarının kuzey bölgelerini tümüyle sınırları içerisine alıyordu. Rus devleti kuruluşundan bin yıl sonra tüm kuzey bölgelerini ele geçirdikten sonra güneye doğru ilgi göstermeye başlamış ve on sekizinci yüzyıldan sonra Asya ve Avrupa’nın merkezi bölgelerine yönelen çeşitli askeri hareketlere kalkışmıştır. Avrupa devletleri Rusların kıtaya girmesini önlemeye çalışırken, kuzeydeki bu büyük gücü Asya’ya doğru yönlendirmişlerdir. Avrupa kıtasına giremeyen Ruslar, eski Türk devletlerinden geride kalan bölgeleri tümüyle ele geçirerek, Kafkasya ve Balkanlar üzerinden güneye doğru sıcak denizlere inmek istemiş ve bu doğrultuda sıcak denizler üzerinde kurulu bulunan Osmanlı İmparatorluğuna saldırarak tehdit etmiştir. Ukrayna topraklarında gelişmiş tarım yapan Rusya’nın nüfusu giderek artınca, güney bölgelerine doğru açılmaya başlamıştır. Ukrayna bölgesini tam egemenliği altına alan Ruslar daha sonraki aşamada Kırım Hanlığına da saldırınca, bu küçük devletin bağlı bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu, Rusya’yı durdurmak üzere İngiltere ve Fransa destekli bir savaşa girmek zorunda kalmış ama başarılı olamamıştır.         

 

         Kırım’ı işgal eden Rus emperyalizmi daha sonraki aşamada Kafkaslara ve Balkanlara girmiş, Balkanlar üzerinden İstanbul önlerine kadar gelirken, Kafkaslar üzerinden de Doğu Anadolu bölgesine girmiştir. 1877-78 Osmanlı Rus savaşını Kafkaslarda kazanan Rus Çarlığı, Kafkas dağları üzerinden güneye inerek, Doğu Anadolu’nun büyük kentlerinden olan Kars, Batum ve Van’ı ele geçirmişlerdir. İşte bu aşamada, Osmanlı devletinin merkez i ülkesi olan Anadolu yarımadasının doğusu ile ilgili olarak, geleceğe dönük bir siyasal çekişme öncelikli olarak gündeme gelmiş ve daha sonra da aşamada da sıcak çatışmalar halinde gelişmeler göstererek bugüne kadar gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde emperyal amaçlar ile tırmandırılan bu süreç, savaş yıllarında büyük devletlerarasındaki çekişmenin konusu olmuş ve Rusya’nın güneye doğru inmesiyle birlikte, Rus Çarlığının dünya egemenliği projesi olan, Antalya kıyılarına gelerek Akdeniz üzerinde etkinlik sağlaması amacı öne çıkmıştır. Kafkasya bölgesinde yaşayan insan topluluklarıyla üç yüz yıl savaşan Ruslar, bu bölgedeki Hristiyan halkları kendisine bağlamaya öncelik vermiş, bu kesimlere sahip çıkarken, Osmanlı Devletinin Müslüman halk kitlelerine karşı da kanlı bir saldırı savaşını sonuna kadar sürdürmüştür. Balkanlar’daki Hristiyan toplulukları Osmanlı İmparatorluğu’ndan uzaklaştırmayı iyi bilen Ruslar, bu Hristiyan kesimlere Makedonya, Bulgaristan ya da Gürcistan ve Ermenistan gibi Hristiyan unsurları çatısı altında toplayarak sahip çıkmayı bilmişlerdir. Bu aşamada Rusya ile Ermenistan yakınlaşmasının anlamı büyük olmuştur. Ruslar Kafkasya’dan Doğu Anadolu’ya doğru yönelirken kendileri gibi Ortodoks Hristiyan olan Ermenileri yanlarına almışlar ve din kardeşi oldukları bu küçük ülke ile birlikte, bölge Müslümanlarına karşı yeni hegemonya arayışının içine girmişlerdir.

 

         Üç büyük dinin ortaya çıkmış olduğu merkezi coğrafya, tarihin her döneminde bir çekişme alanı olmuş ve her büyük din kendi hegemonyasını bu topraklarda geçerli kılarak diğerlerine nazaran üstünlük kurmaya çalışmışlardır. Mezopotamya döneminde ilk olarak Musevilik tek tanrılı din çıkmış, Roma İmparatorluğu’nun dünyanın merkezine gelerek Yahudi devletini yıktığı aşamada, Hristiyanlık ikinci büyük tek tanrılı din olarak öne çıkmıştır. Daha sonraki aşamada Hristiyanlığın bütün Avrupa kıtasını kaplayarak egemen olduğu bir aşamada da Müslümanlık, son din olarak insanlığın gündemine girmiştir. Orta Doğu merkezli dünyadan Avrupa merkezli dünyaya geçiş aşamasında, Musevilik ve Hristiyanlık arasındaki dinler çekişmesi Avrupa bölgesinin ana sorunu olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Avrupa tarihi bu açıdan bir dinler ve mezhep çatışmaları tarihi olarak da görülebilir. Hristiyanlık dinsiz Roma İmparatorluğunu bitirirken, Romalılar tarafından kutsal topraklardan sürülmüş olan Yahudiler de, Akdeniz ve Avrupa kıtasının çeşitli merkezlerine yerleşerek, buralarda yeni ticaret merkezleri oluşturmuşlardır. Bu çerçevede; Avrupa’da bir Yahudi–Hıristiyan çekişmesi başlamıştır. Dinler arası çekişme giderek tırmanırken, bir taraf karşı dinin mensuplarını giyotin makinelerine gönderilmiş, diğer tarafta uzak bölgelerde getirdikleri veba mikrobunu Avrupa kıtasına yayarak, kitle halinde ölümlere yol açılmıştır. Roma’nın yıkılışı üzerine Avrupa kıtası Hristiyanlığın egemenliğine girerken, Yahudiler azınlıkta kalmışlardır. Bu aşamadan sonra üçüncü bir din olarak Müslümanlığın tarih sahnesine çıkmasıyla beraber, dinler arası çekişme ikili çekişmeden üçlü yapılanmaya doğru dönüşmüştür. Orta Doğu’da dünya yüzüne çıkan İslamiyet’in hızla İspanya yarımadasına ulaşmasıyla birlikte, dinler arası savaş, Hristiyanlık ve İslamiyet çekişmesi biçiminde devam etmiştir.

 

         Avrupa tarihinde Endülüs Devleti dönemi yedi yüzyıl sürmüş ve İslam kültürünü, batı ülkelerine taşımıştır. İberik Hristiyanlarının birlik sağlaması üzerine kurulan İspanya Krallığı, Endülüs Devletine son verince, Müslümanlar Kuzey Afrika’ya dönerek bugünkü Fas Devletini kurmuşlardır. Yahudiler ise gemilere binerek ve “Levant” adını verdikleri Doğu Akdeniz bölgesinin deniz kenarı kentlerine gidip yerleşerek, yeni bir yaşam düzeni oluşturmaya yönelmişlerdir. Endülüs yıkılmadan önce dağılan Hazar İmparatorluğunun uzantısı olarak Selçuklular, Anadolu yarımadasına gelerek İran bölgesi ile ortak bir büyük imparatorluk kurmmuşlardır. Selçuklular sonrasında ise Osmanlılar devreye girerek merkezi alan imparatorluğu oluşturmuşlardır. Endülüs’ün Müslümanları Fas Devletini oluştururlarken, İberik yarımadasını terk eden Yahudiler de, Balkanların çeşitli bölgeleri ile birlikte Ege ve Akdeniz yörelerinin önemli liman kentlerine yerleşerek, batı Akdeniz’deki İspanyol krallığına karşı, Doğu Akdeniz’in yeni egemen gücü olarak öne çıkan Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda yer almışlardır. Endülüs döneminde İberik yarımadasında yaşayan bütün Müslümanlar ve Yahudilerin kovulması üzerine, Akdeniz kıyılarında yeni bir yapılanma gündeme gelmiştir. Bunun sonucunda da, Osmanlı Devleti Roma ve Bizans imparatorluklarının varisi olarak Orta Doğu bölgesi ile birlikte, Avrupa’nın ortası olan Viyana’ya kadar tıpkı Endülüs döneminde olduğu gibi, yedi asırlık bir İslam hegemonyası, Hristiyan Avrupa’nın yanı başında kurulmuştur. Endülüs ve Osmanlı İmparatorlukları sayesinde, Avrupa’daki din savaşı Hristiyanlar ile Yahudiler arasında olmaktan çıkarak, Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında olmaya başlamıştır. Bu durumdan yararlanan Yahudiler de, Müslümanlar Hristiyanlar ile savaşırken, ticaret alanlarını ele geçirerek zenginleşmişlerdir.

 

         Başlığı “Doğu Anadolu” ile ilgili olan bumakalede, Avrupa kıtasının ne işi olduğu gibi bir soru haklı olarak akla gelebilir. Ne var ki, dünya tarihine bakıldığı zaman merkezi deniz olan Akdeniz’in doğu ve batı kıyalarındaki gelişmelerin, diğer tarafı yakından etkilediği görülmektedir. Romalılar batıdan Doğu Akdeniz’e gelerek Yahudileri bu bölgeden kovdukları zaman, Yahudiler batı Akdeniz de İberik yarımadasında yaşamaya başlamışlar, İspanya’dan kovulunca da yeniden doğu Akdeniz’e gelerek Osmanlı hegemonyası altında, hem Balkan yarımadası hem de Ege ve Akdeniz kıyılarına yerleşerek bölge ticaretini ele geçirmişlerdir. Bir anlamda Endülüs ve Osmanlı devletleri Hristiyan Avrupa’ya karşı Yahudilerin içinde yer alarak, desteklediği devlet yapılanmaları olmuştur. Vatikan yapılanması Roma kentinde oluşturulduktan sonra, bütün Avrupa kıtası Vatikan merkezli olarak Hristiyanlığın çıkarları doğrultusunda yöneltilmiştir. Avrupa’daki güçlü Hristiyan yapılanmasına karşı da Yahudiler her zaman için Müslümanlar ile birlikte olarak, bu Hristiyanlık tekelciliğine karşı çıkmışlardır. Bu yüzden sekizinci yüzyıldan sonra Avrupa ve Akdeniz kıyılarındaki bütün savaşlar hep Müslüman ve Hristiyan kavgası olarak tarih sahnesine gelmiş ve Yahudiler böylece dinler arası kavganın dışında kalmışlardır. Avrupa kıtası Vatikan merkezli olarak bütünüyle Hristiyanlaşırken, “Reconquista” adı verilen yeniden fetih girişimleriyle, Hristiyanlar Müslümanlar ile Yahudileri önce Avrupa kıtasının batısı olan İberik yarımadasından, daha sonra gene Avrupa kıtasının doğusu olan Balkanlar’dan kovmuşlardır. On beşinci yüzyılda başlayan Avrupa kıtasını Hristiyan olmayanlardan temizleme operasyonu kıtanın doğusuna doğru gelişince, yirminci yüzyılın başlarında Balkan savaşlarıyla Osmanlı Devletinin Avrupa kıtasından atılmasıyla birlikte, ikinciReconquista hareketini Vatikan kumandasındaki haçlılar ordusu Balkan yarımadası üzerinde gerçekleştir. Hristiyan ve Yahudi çekişmesi, Endülüs ve Osmanlı devletlerini Avrupa kıtasından silinmeye doğru sürüklerken, iki büyük din arasındaki kavga kendiliğinden Akdeniz’in doğusunda yer alan Orta Doğu bölgesine doğru yayılmıştır.

 

         Birinci Dünya Savaşı, Avrupa merkezli batı dünyasının, Roma İmparatorluğu gibi Akdeniz kıyısında bir büyük yapılanmaya yönelmesinin sonucunda gündeme gelmiştir. Hristiyanlar yeniden fetihin birinci sahnesini İberik yarımadasında oynayarak kazanmışlar, ikinci sahnesini Balkan yarımadasında sahneleyerek Müslümanları ve Musevileri Avrupa topraklarının dışına çıkarmışlardır. İberik ve Balkan yarımadalarında gerçekleştirilen iki büyük yeniden fetih girişiminin bir üçüncüsü şimdilerde Anadolu yarımadası üzerinde oynanmaya çalışılmaktadır. Hristiyan Avrupa, Müslümanları ve Musevileri arasındaki çekişmeler İberik ve Balkan yarımadalarından sonra Anadolu yarımadasından da sürerek, eski Roma ve Bizans topraklarına el koymaya yönelmektedir. İşte tarihin derinliklerinden gelen bu etnik ve dinsel temizlik hareketinin birinci ve ikinci perdeleri, İberik ve Balkan yarımadalarında oynandıktan sonra, bugünlerde üçüncü perde Anadolu yarımadası üzerinde oynanmak istenmektedir. Bu nedenle, Anadolu’nun hem batısı hem de doğusu Hristiyan batı blokunun mutlak olarak ele geçirmeyi hedeflediği stratejik bölgeler olarak öne çıkmaktadır. Bu durumun bilincinde olan Amerikan emperyalizmi, Birinci Dünya Savaşı hesaplaşmasından sonra, Wilson İlkeleri adı altında bir ilkeler demetini dünyanın geleceği için ortaya atarak, bu doğrultuda Britanya İmparatorluğu sonrasında yeni bir dünya hegemonyasının adımlarını atmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği yılda, Wilson İlkeleri resmi Amerikan politikası olarak başkan Wilson tarafından açıklanınca, Doğu Anadolu’da Ermenistan ve Kürdistan olarak iki yeni devlet yapılanması okyanus ötesi güç tarafından gündeme getirilmiş ve eski Bizans arayışı doğrultusunda da, Doğu Karadeniz’de bir Hristiyan devlet yapılanması olarak Pontus Krallığı dolaylı yollardan desteklenmiştir. Mondros mütarekesi ve Sevr Antlaşmaları doğrultusunda, Osmanlı Devletini Balkanlar’da çökerten yeni Sevr haritası, Anadolu yarımadasına da taşınarak, Balkanizasyon süreci Orta Doğu bölgesine Anadolu köprüsü üzerinden getirilmeye çalışılmıştır. Birinci Dünya Savaşı, Balkanlar ile birlikte Kafkaslara kadar uzanan merkezi bölge ile bunun altında yer alan Orta Doğu alanını yeniden yapılandırmayı hedeflemiştir. Müslümanları geri püskürten yeni Haçlı seferleri Birinci Dünya Savaşında bölgeye taşınırken, Orta Doğu’nun geleceği ile ilgili yeni plan ve projelerin Osmanlı Devleti sonrasında otorite boşluğunu doldurmak amacıyla gündeme getirildiği görülmektedir.

 

          Bayrağında Haç taşıyan Britanya İmparatorluğunun patronu olan İngiltere, “Cihan Savaşı” sonrasında İstanbul’u işgal edince, bütün Osmanlı Hinterlandını kendine bağlama doğrultusunda Yakın Doğu Konfederasyonu adı altında bir dörtlü federasyon projesini ortaya atmıştır. Bu plana karşı çıkan Türk ulusunun devlet kurucu önderi Atatürk’ün deyimi ile “geldikleri gibi” gitmek zorunda kaldıkları için, bu Osmanlı sonrasında merkezi alandaki Hristiyan hegemonyası planı, Londra’nın istediği gibi uygulanamamıştır. Osmanlı sonrası dönemde Orta Doğu’da Hristiyan bir İmparatorluğun kurulmasını istemeyen Yahudi lobileri, bayrağında altı köşeli Siyon Yıldızı taşıyan bir İsrail’in kurulmasını gündeme getirmişler ama İngiliz ve Fransız devletlerinin direnmesi yüzünden bu planlarını bir türlü gerçekleştirememişlerdir. Cihan savaşı sonrasında İngiltere’deki Yahudi lobileri gemilerle Amerika Birleşik Devletlerine gidince, New York dünya ticaretinin merkezi olmuş ve yenidünya düzeni ekonomi üzerinden kurulurken, bu kent Washington’u geride bırakan bir yeni sürecin merkezi haline gelmiştir. Wilson Prensipleri ile yenidünya düzeni cihan savaşı sonrasında ilan edilirken, Yahudilerin Büyük İsrail planını dolaylı yollardan gerçekleştirecek adımlar, New York’un güçlü Musevi lobileri üzerinden merkezi coğrafya ülkelerine dayatılmaya başlanmıştır. Wilson Prensipleri, İngiltere’nin Yakın Doğu Konfederasyonu planını devre dışı bırakırken, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesinin önünü açmış ve dolayısıyla bu proje üzerinden de Yahudilerin tarihi ve kutsal projesi olan Büyük İsrail yapılanmasının öne çıkması için elverişli koşullar yaratmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı düzeni yıkılırken, İngiliz ve Fransız sömürgeleri bölgede devreye girmiş ama ikinci dünya savaşı ile birlikte ABD bölgeye gelince, Büyük Orta Doğu Projesi görünümlü Büyük İsrail planı devreye sokulmuştur.

 

         Hristiyan Avrupa kıtasına karşı İberik ve Balkan yarımadalarında birlikte hareket eden Müslüman ve Musevi topluluklarının, Osmanlı sonrası dönemde merkezi alanda farklı yapılanmaları savunarak birbirlerinden ayrıldıkları görülmektedir. Üç büyük din açısından bakılırsa; Müslümanlar bir İslam İmparatorluğu, Hristiyanlar Yeni Bizans Devleti, Museviler ise Büyük İsrail İmparatorluğu peşinde koşarken, merkezi alanın çeşitli yöreleri ile ilgili olarak birbirinden çok farklı plan ve programlar ortaya konulmuştur. Doğu Anadolu bölgesi, Anadolu yarımadasının tam yarısını oluşturduğu gibi, jeopolitik açıdan hem Orta Doğu’nun kuzeyinde hem Kafkas bölgesinin batısında hem de Karadeniz bölgesinin güneyinde yer aldığı için, bütün bu bölgelere dönük olarak hazırlanan plan ve programlarda Doğu Anadolu da kritik bir bölge olarak yerini almaktadır. Üç büyük din kendi imparatorluğunu eski Bizans ve Roma topraklarında oluşturmaya çalışırken, yeniden Emevi ve Abbasi İmparatorlukları tartışma konusu olmakta, bunlardan sonra devreye giren Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yaşanan gelişmeler de dikkate alınarak, orta dünyanın geleceğine dönük yeni açılımlar geliştirilmeye çalışılmaktadır. Eski Mezopotamya topraklarının merkezinde yer alan Irak’ta başlayan sıcak çatışmalar, Suriye’ye de yayılmıştır. Tunus’ta başlayan “Arap Baharı” adı altındaki karışıklıkların bütün İslam coğrafyasına doğru genişletilmeye çalışıldığı ve bu doğrultuda var olan orta boy devletlerin ortadan kaldırılarak, daha küçük boyda yeni eyalet devletçiklerin oluşturularak, Kudüs ya da Konstantinopolus’a bağlanmaya çalışıldığı açıkça göze çarpmaktadır. İngiliz ve Fransız desteği ile Balkan yarımadasında başlayan Balkanizasyon sürecinin, Sevr haritası doğrultusunda önce Anadolu yarımadasına daha sonra da bütün Orta Doğu ülkelerine doğru taşınmaya çalışıldığı, yıllardır izlenen politikalar doğrultusunda kesinlik kazanmıştır. ABD’nin Büyük Orta Doğu ve İsrail’in Büyük İsrail projelerinde; Pontus, Ermenistan ve Kürdistan adını taşıyan eyalet devletçikleri bulunduğu için Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yer alan Doğu Anadolu bölgesinin bölünüp parçalanması hedeflenmektedir. Ayrıca, Ermenistan ile Anadolu Türk devleti arasına Çorum, Maraş, Sivas ve Madımak olayları ile geliştirilmeye çalışılan bir Alevistan adlı yeni bir eyalet devletçiğini Doğu Anadolu bölgesinin ortalarında, Almanya kendisine yakın bir çizgide ve bağlı bir biçimde kurulabilmesi için uğraşmaktadır.

 

          Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Anadolu bölgesi, çeşitli coğrafi bölgelere bölünürken, devletin üniter ve ulusal yapılanması içerisinde yer alıyordu. Ne var ki, emperyal ve Siyonist projeler doğrultusunda yeni alan düzenlemelerine gidilmesi yüzünden böylesine bir birlik ve bütünlük, açılım adı altında dağılma noktasına gelmiştir. Emperyal güçler Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak bir çizgide ülkenin bütün doğu alanlarında dört ayrı devletçiğin oluşumunu gündeme getirirlerken, batı Anadolu bölgelerini de Ankara’dan uzaklaşan bir doğrultuda küçük eyalet devletçiği arayışı içine sürüklemektedirler. Anadolu yarımadası üzerinde yer alan Türk Devletinin birliği ve bütünlüğünün tümüyle Doğu Anadolu bölgesinin alacağı biçime bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Wilson Prensipleri ile başlayan ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesinde, orta boy bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti yer almamakta ama Sevr haritası doğrultusunda Balkanizasyona uğrayarak parçalanmış Anadolu devletçikleri yer almaktadır. Böylece batı hegemonyasının uzaktan kumandalı bir biçimde merkezi alana egemen olmasını sağlamak için; Türkler eskiden olduğu gibi yeniden Selçuklu ya da Osmanlı yapılanması ile jeopolitik merkezi alanının egemen gücü olması engellenmektedir. Ayrıca bu doğrultuda bir etnik temizlik operasyonu yeniden gündeme getirilerek, kendisini Türk olarak kabul eden toplum kesimlerinin Orta Asya ülkelerine gönderilmeleri bile düşünülmektedir. Anadolu’da yaşayan halk kitleleri, etnik ve dinsel çizgide alt kimlik yapılanmalarına yönlendirilmekte, çok kültürlü bir heterojen bölgesel federasyonunun temelleri atılmaktadır. Irak üçe, Suriye beşe bölünürken bölgesel federasyonlara zorlanma sürecinde Türkiye’nin bütün coğrafi bölgeleri de ayrı ayrı federal devletçikler olarak, yeni Orta Doğu konfederasyonunun çatısı altında yer almaları, hedeflenen planların bir parçasıdır.

 

         Merkezi alanın tarihten gelen dinler arası çekişmelerin savaş coğrafyası olması gibi bir süreç Avrupa üzerinden bölgeye gelirken, büyük devletlerin de Orta Doğu’ya egemen olma planlarının bulunduğu unutulmamalıdır. Rusya, dünyanın kuzey yarıküresinde geniş bir alana hükmederken, kendi güneyinde yer alan merkezi coğrafya ile yakından ilgilenmiştir. Hazar İmparatorluğu sırasında bir kuzey gücü olarak Hazarlar her zaman için Bizans İmparatorluğu ile yakın ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Hazar Devletinin dağılması sonrasında kuzey topraklarında kurulan Rus Çarlığı her zaman için kendisini güçlü bir devlet olarak göstermeye çalışmış ve bu doğrultuda tıpkı Hazarlar gibi güneye inmenin yollarını aramıştır. Doğu Hristiyanlarının ayrı bir mezhep olarak Ortodoks Kilisesine bağlı olmaları nedeniyle, Rus Devleti aynı zamanda bir Ortodoks devleti olarak öne çıkarılmış ve tüm doğu, kuzey ve merkezi bölgelerdeki bütün Ortodoks toplumların hamisi olarak Moskova Kilisesi öne çıkarılmıştır. Ruslar dünya hegemonya yarışında etkili olabilmek üzere, Kırım üzerinden güneye inmeye başlamışlar, Kırımı aldıktan sonra Kafkas ülkelerini işgal etmişler ve Tuna nehri üzerinden İstanbul’a kadar gelerek, Osmanlı Devletini kendilerine bağlayabilmenin yollarını aramışlardır. Rusların Kars’a girdiği gün İngilizler Kıbrıs’a girerek merkezi alana batı dünyası adına el koymuşlar ve Rusların ilerleyişini Ardahan–Van hattında durdurmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde yarım yüzyıla yakın bir süre Doğu Anadolu’nun kuzey bölgeleri Rus işgali altında kalmış ve Rus emperyalizmi, Batum-Kars-Van üçgeninde yeni bir Doğu Anadolu yapılanmasını kendi denetimleri altında gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Doğu Anadolu’ya kuzey vilayetlerinden giren Ruslar, yarım yüzyıl içinde bütün Ermeni köylerini silahlandırarak yeniden yapılandırmışlar ve Müslümanların bulunduğu kentleri basarak, yıkarak ve yakarak yok etmenin çabası içinde olmuşlardır. Birinci Dünya Savaşına kadar, Doğu Anadolu bölgesinde, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında uzun süreli çatışmalar yaşanmıştır. Ruslar Ortodoks Ermenileri kullanarak, Doğu Anadolu topraklarını da Rus Çarlığının sınırları içerisine katmaya çalışmışlar, bunu başaramayınca da kendi kontrolleri altında küçük bir Ermenistan devletinin Doğu Anadolu’nun tam ortalarında kurulabilmesi için etkin girişimlerde bulunmuşlardır. Rus emperyalizmi ana hedefi olan sıcak denizlere Avrupa ülkelerinin karşı koyması yüzünden, Balkanlar üzerinden inemeyince, Doğu Anadolu üzerinden Antalya’ya ulaşabilmenin yollarını aramış ve bu doğrultuda Ermenileri silahlandırarak Müslümanlara ve Türklere karşı kullanmıştır.

 

         Rusya kukla bir Ermeni devleti aracılığı ile kuzeyden güneye, yani Kafkaslardan Orta Doğu’ya doğru inmeye başlayınca, Doğu Anadolu olayları Birinci Dünya Savaşı’nın bir doğu cephesi olarak ortaya çıkmıştır. Doğu Anadolu’daki Ermeni topluluklarını Rusya güneye inmek için kullanırken, İngiltere ile birlikte Orta Doğu’ya gelen ve Lübnan ile Suriye’yi işgal eden Fransa’da, Adana ve Maraş illeri üzerinden Doğu Anadolu’ya açılarak, kuzeye doğru ilerleyebilmenin çabası içinde olmuştur. Hazar bölgesinden sonra Kafkasları ele geçiren Rusya, Ermeniler aracılığı ile Doğu Anadolu’dan Akdeniz kıyılarına yönelirken, Fransızlar da Akdeniz kıyılarını ele geçirdikten sonra gene Doğu Anadolu üzerinden Kafkaslara ve Hazar bölgesine ulaşabilmenin hesaplarını yapıyordu. İngiltere ile birlikte bir dünya imparatorluğuna yönelmiş olan Fransız Devleti, yine İngilizler ile ortak bir biçimde Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkarak, merkezi alanda kendi çizdikleri haritalar doğrultusunda, batıya bağımlı bir merkezi alan konfederasyonun gene kendileri tarafından oluşturulabilmesinin arayışı içinde idiler. Aynı doğrultuda Antalya’ya asker çıkaran İtalyanlar da Doğu Anadolu üzerinden Kars’a giderek Hazar bölgesini ele geçirebilmenin hazırlığı içinde idiler. Böylece Orta Doğu’ya gelmiş olan üç batılı emperyal devletin hepsi, Doğu Anadolu üzerinden Kafkaslara ulaşabilmek ve merkezi coğrafyanın en stratejik bölgesi olan Hazar havzasına el koyarak mutlak bir dünya egemenliğini kurmak istemişlerdir. Bu doğrultuda Türkleri ve Müslümanları devre dışı bıraktıkları gibi, bir Asya gücü olan Rusya’nın da güneye inmesini önlemeye çalışmışlardır. Ayrıca bir Arap milliyetçiliği çizgisinde bir büyük Arap İmparatorluğunun kurulmasını önleyebilmek için de çeşitli manevralara kalkışmışlardır.

 

         Ruslar güneye inerken, Avrupalılar kuzeye çıkarken, Doğu Anadolu bir kesişme noktası olarak öne çıkmıştır. Türk ve Müslüman kitleler dayanışma içinde bütün emperyal devletlere karşı koyarken, Doğu Anadolu bölgesinde savaşların tam ortasında kalan eski Osmanlı ahalisi de, alt kimliklere bölünerek yeni dönemin koşullarında kendilerine yer aramışlardır. Ermenileri Hristiyan olmaları nedeniyle Rusya, Fransa, İtalya ve İngiltere tarafından Türklere ve Müslümanlara karşı desteklerken, Türklerin öncülüğünde Müslüman halk kitleleri de bir araya gelerek dünyanın tam ortasında bir var olma savaşı vermişlerdir. Türkler için bir ölüm kalım mücadelesi olan Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesinde, Birinci Dünya Savaşının cephe çatışmalarına Doğu Anadolu toprakları sahne olmuş, yüzyıllarca bu topraklarda birlikte ve kardeşçe yaşamlarını sürdüren Ermeni ve Türk asıllı topluluklar birbirleriyle çatışmaya yönlendirilmiştir. Rusların işgal merkezi olan Kars üzerinden, bütün Doğu Anadolu’daki Ermeni köylerine silah dağıtması yüzünden Doğu Anadolu kan gölüne dönmüş, emperyalizmin hegemonya dayatmaları iki kardeş halkı birbirine karşı kışkırtılmıştır. Osmanlı Devleti çökerken, emperyal devletler Doğu Anadolu’da kendilerine bağımlı siyasal yapılanmalar oluşturmaya yönelmişlerdir. Rusya, Azerbaycan ve Anadolu Türklerinin birleşmelerini önlemek üzere Kafkasya’da küçük bir Ermeni devletini kendine bağlı bir kukla yapılanma olarak kurmak, bütün Doğu Anadolu’yu kendi denetimi altına almaya çalışmıştır. Fransa ve İngiltere, İtalyanların desteğini de alarak, Doğu Anadolu’yu Ruslara bırakmak istememişlerdir. Bu gibi devletlerarası çekişmeler yüzünden, Doğu Anadolu halkı bir iç savaşa sürüklenmiştir. Yüzyıllarca barış ve dayanışma düzeni içinde Doğu Anadolu’da birlikte yaşayan Türkler ve Ermenilerin, çeşitli emperyal projeler yüzünden bir savaş içine girmesi, “mukatele” denilen olgunun var olma sürecinde ortaya çıkmasını ve Osmanlı sonrası dönemde tarafların kendi devletlerini kurma çabası içine girmelerini gündeme getirmiştir.

 

         İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan Birleşmiş Milletlerin bütün dünya adına ilan ettiği soykırım sözleşmesi hükümlerine göre; hiçbir biçimde soykırım olarak görülemeyecek Doğu Anadolu çatışmaları, hukuk açısından mukatele olarak adlandırılabilir. Bir büyük devletin çöküşü sonrasında, emperyalist güçlerin bölgeye girmesi yüzünden çatışmak durumunda kalan Türkler ve Ermeniler, ya da Hristiyanlar ve Müslümanlar, yeni dönemde kendi devletlerini kurabilmenin çabası içinde olmuşlardır. Bu yüzden bir mukatele dönemi yaşanmıştır. Rusların silah dağıtması yüzünden mukatele dönemi çatışmalı ve kanlı geçmiştir. Cihan savaşında bir Doğu cephesi Doğu Anadolu topraklarında açıldığı için, Doğu Anadolu Osmanlı yapılanmasından uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgalci güçlere karşı Anadolu halkı isyan ederek bir Ulusal Kurtuluş Savaşını zafere ulaştırınca, Doğu Anadolu bölgesi Misakı Milli sınırları içinde yer alarak, yeni kurulan Türk devletinin üniter ve ulusal yapılanmasının bir parçası konumuna gelmiştir. Cihan Savaşı sırasında, Osmanlıların son hükümeti, Doğu Anadolu’da yaşayan bazı Ermeni topluluklarını Suriye’ye taşıyarak çatışmaları önlemeye çaba göstermiş ve eski bir Osmanlı ahalisi olan Ermenilerin gene eski bir Osmanlı ülkesi olan Suriye’de kendi devletlerini oluşturabilmeleri için yardımcı olmaya çalışılmıştır. İşte bu aşamada Doğu Anadolu’dan Suriye’ye zorunlu göç olayı gündeme gelmiştir. İttihatçılar, tehcir uygulamaları ile iç savaşı ve katliamları önlemeye çalışmışlar, Doğu Anadolu Türk hegemonyası altında yeniden düzenlenirken, Hristiyan emperyalistlerin Müslümanlara karşı kullanmaya çalıştığı Ermeniler için, Suriye’de bir devlet oluşumunun girişimleri o dönemde gündeme gelmiştir.

 

         Doğu Anadolu’da Ermeni-Türk kavgası devam ederken, Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında silahlı çatışmalar sürdürülmekte, gelecekte Orta Doğu’da bir Büyük İsrail İmparatorluğu kurmak isteyen Yahudi lobileri, İttihatçıların Tehcir uygulamalarına dolaylı yollardan destek vermektedirler. Orta Doğu bölgelerinin sulanmasında kutsal ırmaklar olarak ilan ettikleri Dicle ve Fırat’ın nehirlerinin su kaynaklarında,  bir Hristiyan devletinin kurulmasını önlemeye çalışmışlardır. Doğu Anadolu’da bir Hristiyan devletin Rusya, Fransa ve İngiltere’nin etkisi altında kalacağını gören Museviler, Doğu Anadolu’nun Hristiyanların eline geçmesini önleyecek doğrultuda bir diplomasi uygulayarak sorunu bugüne taşımışlardır. O dönemde İsrail Devleti kurulamadığı için, Doğu Anadolu sorunu, İsrail sonrası döneme bırakılmıştır. O yüzden de İngilizlerin kuzey Irak’ta ayrı bir etnik devlet oluşturmaları önlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölgeye ABD’nin gelmesi ve İsrail’in kurulmasıyla birlikte bölgesel proje devreye sokulmuş ve böylece Orta Doğu üzerinden Doğu Anadolu köprüsü ile Kafkaslara ve Hazar bölgesine yönelen yeni yapılanmanın önü açılmıştır. Bu yüzden Wilson Prensipleri doğrultusunda Doğu Anadolu’da yeni küçük eyalet devletçikleri kurulması uzaktan kumandalı ve dıştan destekli politikalar ile bölge devletlerine ve halklarına zorla dayatılmaktadır. Bu yüzden de, orta dünya da savaşlar durmamakta ve bütün bölge ülkelerinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Cihan savaşı sırasında ortaya çıkan Doğu Anadolu sorunu, günümüzde büyük Orta doğu sorunu olarak, merkezi coğrafyanın bütünü içinde yer almakta ve ABD-İsrail ikilisinin çizeceği yeni haritaya göre yeni siyasal yapılanma istenmektedir. Bu nedenle, bölgenin eski efendisi olan İngiltere ve Fransa ile birlikte, Avrupa’nın en büyük gücü Almanya ile birlikte kuzeyin dev ülkesi Rusya ‘da merkezi alanın yapılanmasında söz sahibi olmak istedikleri için, bu bölge üzerinden üçüncü dünya savaşı senaryoları dile getirilmektedir.

 

         Soğuk savaş sonrası dönemde, bütün büyük devletler bir araya gelerek Birleşmiş Milletler çatısı altında evrensel bir barış düzeni oluşturamadığı için, Birinci Dünya Savaşı’nın devamı olarak dünya, bir üçüncü dünya savaşına doğru sürüklenmektedir. Önümüzdeki dönemde, Doğu Anadolu’nun yeniden cihan savaşı günlerine dönmemesi ve Irak ya da Suriye benzeri çatışmalara sahne olmaması için, bütün taraflar ve siyasal güçlerin barış için işbirliği yapmaları acilen zorunlu görünmektedir.