KAPİTALİZM DİNİ KULLANIYOR

 

KAPİTALİZM DİNİ KULLANIYOR

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

         Dünya tarihi içinde batı ülkelerinde ortaya çıkmış olan kapitalist sistem,  uzun yıllar süren sömürgecilik ve emperyalizm sonucunda bir ekonomik düzen olarak ortaya çıkmıştır.  Sermayecilik anlamına gelen kapitalizm kavramı,  eski Latince kökünden gelen bir deyim olarak bütün batı dillerinde yer alarak,  sermaye merkezli bir ekonomik düzenin oluşturulması sürecinde etkili olmuştur. İlk çağlarda insanlar gereksinimlerini karşılamak için ürettikleri malları önce trampa adı verilen değiş tokuş ile çevirerek bir ekonomik arayış içerisinde olmuşlar ama istenen düzeyde bir gelişme bu yoldan sağlanamayınca,  bunun üzerine değerli madenlerden üretilen para ile kalıcı bir ekonomik değişim ve yaşam düzenini oluşturmaya yönelmişlerdir.  Paranın icat edilmesiyle,  batı dünyasında bugünkü uluslararası kapitalist sistemin kuruluşuna kadar giden yolun önü açılmıştır.  Değerli madenlerden kolayca üretilen paralar,  dünya ticaretinin gelişmesinde ve paraya dayalı bir ekonomik düzenin ortaya çıkmasında etkili olmuşlardır.  Zamanla bankacılık sistemine geçilmesiyle beraber madeni paradan kağıt paraya doğru bir geçiş gerçekleşmiş ve böylece paranın kullanımı daha kolay bir düzene doğru geliştirilmiştir.  Böylece,  paranın merkezinde yer aldığı bir evrensel ekonomik düzen, parayı esas alan ve sermaye egemenliği anlamına gelen kapitalizm kavramı adı altında kurularak bugüne kadar getirilmiştir.  

 

 

         Kapitalizm, emperyalizm ve onun sonucu olarak uygulanan sömürgecilik ile birlikte gelişmeler gösterirken,  Orta Çağ sonrasında beş yüz yıllık bir zaman dilimini geride bırakarak bugünlere erişmiştir.  Karl Marx,  sermayenin ne olduğunu ortaya koyan “Das Kapital“  isimli kitabını yazana kadar, kapitalin macerası daha çok bankerler ve tüccarlar üzerinden gelişmiş,  ticaret adamları para üzerinden mal değişimini bütün dünya ülkelerine yayarken,  daha bankacılık sistemi gelişmediği için,  para değiş tokuşunu yapan ve her türlü parayı elinde tutarak çalıştıran bankerler para üzerinden ticareti kontrol ederek, geleceğin kapitalist sisteminin oluşturulmasında öncülük yapmışlardır.  Orta çağ döneminde ticaret Akdeniz civarında gerçekleşirken,  Endülüs’ün çöküşü üzerine gemilerle okyanuslara açılan ilk sömürgeciler ticareti bütün dünya kıtalarına yayarak evrensel kapitalizmin öncülüğünü yapmışlardır.  Gittikleri ülkelerdeki değerli eşyaları, ürünleri ve madenleri toparlayarak batı Avrupa ülkelerine götürenler, bir anlamda kapitalizm öncesinde merkantalizmi kuruyorlardı.  Tüccarcılık anlamına gelen merkantalizm bir anlamda toplayıcılık ve getiricilik olarak gelişirken,  bu malların değişimi karşılığında değerli madenlerden üretilen paranın kullanılmasıyla da kapitalizme doğru bir gelişme çizgisi beliriyordu.  Kapitalizm bu yönü ile, bir anlamda bütün dünya kıtalarını ele geçirmeye yönelen Batı Avrupa emperyalizminin,  yaptığı küresel sömürgecilik sayesinde ortaya çıkardığı ekonomik sistemin adı oluyordu.  Sömürgeler ile yürütülen ticaret faaliyetleri sonucunda,  elde edilen paralar batının emperyalist ülkelerinin başkentlerinde toplanmaya başlayınca,  dünya bankacılık sisteminin gündeme gelmesine yol açan sermaye birikimi son derece hızlı bir tempoda tamamlanıyordu.  Bu aşamadan sonra kurulan bankalar aracılığı ile dünya ticareti daha da geliştiriliyor ve bu sistem üzerinden sermaye üretimi daha güçlü bir yapılanmaya dönüştürülerek kapitalist bir içerikte yenidünya ekonomik düzeni kuruluyordu.  Ticaretin gelişmesiyle para birikimini kontrol altına alan bankerler,  bir anlamda tüccarlar ile beraber batı dünyasının kapitalist sisteminin kurucusu olarak öne çıkıyorlardı.  

 

         Orta çağ boyuncu Vatikan kilisesinin Katolik anlayışının esiri olan Avrupa kıtası, uzun süren bir durgunluk dönemi yaşamış ve daha sonra da  Protestanlığın ortaya çıkışı ile beraber bu baskı düzenini kırarak dünyaya açılarak,  kıtalararasında geliştirilen ticaret ilişkileri üzerinden kapitalizmin oluşum sürecini başlatmıştır.  Katı bir Katolik anlayış ile ticaretin gelişememesi üzerine başlatılan Protestanlık akımı ile birlikte, ticaretin de önü açılarak dünya kapitalist sisteminin gelişmesi sağlanmıştır.  Alman filozofu Weber,  Protestanlık ahlakı üzerine yazmış olduğu kitabında kapitalizmin bütünüyle Protestanlığın ürünü olduğunu öne sürerek,  bu sayede uluslararası ticaretin gelişmesiyle para akımının hızlanarak sermaye birikiminin ortaya çıktığını vurgulamıştır. Kapitalizmin ruhunun Protestanlık ahlakında yattığını öne sürerken, geleceğin gelişmiş kapitalist yapılanmasının da tohumlarını bu düşünür ortaya atmıştır.  Onsekizinci yüzyılda ve sonrasında Avrupa ülkelerinde ekonomik ve siyasal karışıklıklar birbirini izleyince, en zengin bankerlerin desteğinde Karl Marx’a kapitalin kitabı yazdırılmıştır. Böylece kapital kavramı kutsallaştırılırken,  var olan devlet yapılarının kapitalist ekonomiye karşı direnişlerini kırmak üzere de bir evrensel sosyalist akımın gündeme getirilmesi sağlanmıştır.  Sosyalizm görünüşte kapitalizm karşıtlığı ya da düşmanlığı çizgisinde geliştirilmesine rağmen,  bir yandan da kapitalist sistemin karşı dengelerini oluşturarak,  dünya halkları ve devletlerinin ulusal çıkarları doğrultusunda evrensel kapitalizmin ekonomik alanda gerçekleşmesine karşı direnişinin önlenmesini sağlamıştır. Paranın ekonomi üzerinden toplumsal alanda ön plana geçmesiyle başlayan yeni dönemde, bir uluslar arası kapitalist sistemin ortaya çıkarak gelişmesinin ortamı yaratılmıştır.  Orta çağ sonrasında batının dünyasının Katoliklikten Protestanlığa doğru kayma göstermesi ile birlikte, kapitalist açılımın ön koşulları daha özgürlükçü bir ortamda gelişme şansına sahip olmuştur.

 

         Batı dünyası denince akla din olarak önce Hristiyanlık gelmesine rağmen,  bu dinden önce tarih sahnesine çıkmış olan Yahudiliği de unutmamak gerekmektedir. Mezopotamya’dan çıkarak bütün dünyaya yayılan Yahudi topluluklar ticaret ve paraya dönük yapıları ile bir anlamda batı kapitalizminin hem öncüsü hem de kurucusu olmuşlardır.  Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’yu ele geçirmesinden sonra bütün dünyaya yayılan Yahudi toplulukları ticaret yollarını,  deniz kenarlarını ve önemli pazar mekânlarını ele geçirerek ya da uzaktan kumandalı bir biçimde denetimini sağlayarak dünya kapitalizminin gelişmesine giden yolu açmışlardır.  Werner Sombard isimli bir batılı araştırmacı “Kapitalizm ve Yahudiler” isimli kitabında,  Yahudilerin izinden giderek kapitalizmin gelişim seyrini ortaya koymuştur. İnsanlığın dünyaya açılışı ile birlikte on beşinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar kapitalizm Yahudilerin kontrolü altında ekonomik sistem olarak gelişmiştir.  Avrupa emperyalizmi sırasında sömürgecilik üzerinden kapitalizme giden yolun önü açılırken,  bu kıtadan Amerika’ya göç eden Yahudiler aracılığı ile daha sonraki dönemin Amerikan emperyalizminin temelleri atılmıştır.  Gizli Yahudiler olan Püritenler Avrupa kıtasından göç ederek geldikleri yeni kıtada öne geçmişler ve Amerika Birleşik Devletlerinin kapitalizmin ana kalesi haline gelmesinde büyük rolleri olmuştur.  Paraya hükmeden bu millet, aynı zamanda dünya ticaretinin de yönetimini elinde bulundurmuştur.  Kapitalizm bir anlamda Yahudiliğin esaslarına uygun bir sistem olarak gelişmeler göstermiştir. Yeryüzündeki bütün sosyal ve siyasal olayların ortaya çıkışında ve gelişmesinde dünya haritası üzerinde sürekli olarak yer değiştiren Yahudilerin büyük etkileri olmuştur.  Böylesine hareketlilik içinde dünya ticareti de onların elinde olmuş,  ekonomik merkezler sürekli olarak yer değiştirirken uluslararası ticaret hızlanarak dünya devletlerinin ortaya çıkışlarında etkin olmuştur.  Ticareti sürekli olarak ellerinde tutan Yahudiler,  ekonomik güçlerini kullanarak aynı zamanda siyasetin de belirleyicisi olmuşlardır.  Ekonomik yaşamda ticareti egemen kılanlar aynı zamanda modern devlet düzenlerinin kuruluşunda da etkin olmuşlardır.  Devletlerin gereksinme duyduğu konuların karşılanmasında ve finans desteklerinin yönlendirilmesinde etkili olan Yahudi bankerler,  para ile birlikte menkul kıymetleri düzenini oluşturarak yaratarak dünya kapitalizminin sistematik bir yapıya dönüştürülmesinde etkili olmuşlardır.  Kapitalizm bir anlamda Yahudilerin ekonomik sistemi olarak tarih sahnesine çıkınca,  burada Yahudilerin etnik karakterleri kadar dinsel inançları da önde gelen bir role sahip olmuştur.  Ticaretin rasyonelleşmesi,  sömürgecilik sonrasında modern devletlerin kurulması,  Yahudi cemadatları ile kapitalist sistem arasında sistematik bir beraberliğin gelişmesine yardımcı olmuştur.  Kapitalizm bir sistem olarak bütünüyle ele alındığı zaman, bu oluşumda Yahudilerin karakteristik özelliklerinin önemli bir payı bulunduğu görülmektedir.  Bir milletin karakteristik vasıfları öne geçerken,  o toplumun aynı zamanda cemaat olarak beliren dinsel yapılanması da aynı doğrultuda etkili olmuştur.  Yahudilerin kol emeğinden çok kafa emeği ile geçinmeleri ve organizatör kimlikleri, kapitalist girişimciliğin çıkış noktası olmuştur.  Entelektüel faaliyetlerin kapitalizme yol açması için gerekli olan unsur para olduğu için,  onlar da her dönemde para ile uğraşarak bankerlik mesleğini geliştirmişlerdir. Para ile yürütülen ticari etkinlikler doğal bir sonuç olarak tefeciliği geliştirmiş,  modern anlamda bankacılık da Yahudi bankerlerin tefecilik yapması sayesinde kurulabilmiştir.  Hristiyanlık ve İslamiyet’te yasaklanan tefeciliğin Yahudilik de serbest bırakılması ile paradan para kazanma yöntemleri ile sermayenin gerçek sahibi onlar olmuş ve böylece uluslararası finans kapital düzeni batı merkezli olarak kurulmuştur.  Karakteristik özellikleri ile bir doğu toplumu Yahudiler, doğu dünyasındaki göçebeliğin ürünü olan ticareti bütün dünyaya yayarak sonraki dönemin kapitalizmine uygun bir ortamın yaratılmasında, hem bir millet olarak hem de dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamakta olan cemaatler olarak etkili olmuşlardır.  Başka din ve etnik kökenden insanlarla evlenmeyen bu topluluklar zaman içerisinde cemaatleşerek,  dünyanın her ülkesindeki önemli ticaret merkezlerine yerleşmişlerdir.  Bu tür cemaatlerin barındırdığı aşiret yapısı küresel alanda uluslararası bir şebeke oluşturarak, evrensel kapitalizmin oluşumuna giden yolu açmıştır.

 

         Kapitalizmin bir ekonomik sistem olarak Yahudi cemaatinin öncülüğünde ortaya çıkması yüzünden,  ekonomik alanda Yahudi cemaatına karşı diğer cemaatlarını da örgütlenmesini gündeme getirmiştir.  Avrupa tarihinde orta çağ dönemi geride bırakılırken, Protestan cemaatların da öne çıkarak ve zamanla Vatikan’ın Katolik baskısını aşarak,  Yahudi cemaatlarına karşı çıkan bir çizgide ekonomiye yöneldikleri görülmüştür.  Ne var ki,  Yahudi kimliğinin özelliklerinin kapitalist yapılanmada temel esaslar olarak ele alınması yüzünden,  Hristiyanlar ile Yahudiler arasındaki kapitalistleşme yarışını çok daha önceden işe kalkışan Yahudiler kazanarak,  dünya kapitalist düzeninin patronu konumuna gelmişlerdir.  Para üzerinden ekonomiyi denetim altına alan sermaye kesimlerinin belirli bir cemaattin geliyor olmaları, daha sonraki dönemlerde de kapitalist düzen içeresinde diğer dinlerin tarikatlarını ve cemaatlarını seferber etmiş ve bu yüzden kapitalist düzen içerisinde cemaatler üzerinden bir ekonomik çekişme süreci yaşanmıştır.  Dine inanan topluluk yapıları dinler arasında bir ekonomik yarışa yol açarken, cemaatlerin birbirleriyle ekonomik yarışa kalkışmaları, dünya siyasetinde olduğu kadar ekonomik alanda da cemaatların öne geçişini hatta daha da ileri giderek hegemonyalarını gündeme getirmiştir.  Orta çağ sonrasında dış dünyaya açılırken,  Yahudiler kendi karakterlerine uygun bir biçimde hazırlıklı bir çizgide yola çıkmışlar ama daha sonraki aşamada Avrupa kıtasının sömürgecilik sonrasında kapitalistleşmesi aşamasında ortaya bir Yahudi – Hrıstıyan yarışı çıkmış ve çekişmeyi de zaman içerisinde gene Yahudi cemaatları,  örgütlü yapılanmaları ve evrensel dayanışma güçleri ile kazanmıştır.  Endülüs sonrası dönemde bütün dünya kıtalarına yapılan ekonomik açılımlar sayesinde,  ticaret her kıtaya ve bölgeye yayılmış,  Yahudiler de bankerleri aracılığı ile öne çıkarak, önce kendi cemaatlarının zenginleşerek kapitalistleşmesini gerçekleştirmişlerdir.  Yahudilerden Hristiyanlara geçen ticaret üzerinden zenginleşme ve bu yoldan zamanla servet biriktirerek kapitalistleşme olgusu,  sömürgecilik üzerinden Asya ve Afrika ülkelerine de yansıyınca,  İslam dünyasında da Avrupa kıtasına benzer bir gelişme dönemi yaşanmıştır.  Yahudi tüccarlar Orta Doğu’da etkinlik kazanırlarken,  Osmanlı devletinin daha çok batı bölgelerinde ticaret ile beraber zenginleşmeleri de lövanten kesimler üzerinden yayılmıştır.  

 

         Müslümanların uluslar arası ticarete girişleri Yahudiler ile Hristiyanlar arasındaki çekişme sürecinde gerçekleştiği için,  bu kesimde de cemaatleşmenin rol oynadığı görülmüştür. Ticaret işine kalkışan Müslümanlar kendilerine bir Yahudi ya da Hristiyan ortak bularak işe başlamışlar,  bunlardan öğrendikleri ticaret işini kendi başlarına yürütemeyeceklerini görünce de,  bu kez kendilerine yakın olan diğer Müslümanlar ile ortak ticaret işlerine girerek,  ekonomik alanın risklerine karşı daha güçlü direnebilmek ve ayakta kalarak geleceğe dönük bir biçimde örgütlenebilmek doğrultusunda cemaatleşme oluşumu içerisine sürüklenmişlerdir.  İslamiyet’in cemaatleşmeye elverişli bir dinsel yapılanmaya uygun olması nedeniyle, Müslümanların cemaatleşerek ticaret işlerine kalkışmaları dış dünyaya karşı daha uygun görülmüştür.  Müslüman tüccarlar ekonomik açıdan iflas etmemek ya da batmamak amacıyla kendilerine yakın gördükleri diğer Müslümanlar ile ortak ticaret faaliyetlerine girişmişler ve bu gibi etkinliklerin sonucunda da ortaya bir İslam kapitalizmi düzeni çıkmıştır.  Orta çağ sonrasında batılı ülkelerin sömürgecilik girişimleri ile Müslüman ülkelere girmeleri sonrasında, bir ticari faaliyet dönemi İslam coğrafyasında görülmüştür.  Müslüman tüccarlar daha çok kendi ülkelerinde iç pazarlarda kendilerine bir ticari etkinlik alanı araştırırlarken,  batıdan gelen Yahudi ya da Hristiyan iş adamlarının öncülüğünde dış ülkeler ile ticaret yapılması işine de girişmişlerdir.  Batıdan gelen Lövanten yapılanmasının yaygınlık kazanması üzerine,  Müslüman tüccarlar ile oluşturulan ortaklıklar aracılığı ile doğu ve batı ülkeleri arasındaki ticaret ilişkileri zamanla gelişme göstermiş ve bu yoldan İslam dünyasındaki cemaatler da, tıpkı batı ülkelerindeki gibi bir zenginleşme sürecine girmişlerdir. Güçlü kişilerin öncülüğünde oluşturulan aile şirketleri zamanla daha büyük bir aile yapılanmasına benzer bir biçimde cemaat kuruluşlarına dönüştürülmüştür. Müslüman ülkelerin sömürgeleştirilmesi sürecinin getirdiği elverişli koşullar da ve sonrasında uluslar arası ticaretin ilerlemesi aşamasında,  İslam dünyasının da kapitalistleşme sürecinde devreye  girmesi kendiliğinden oluşmuştur.  

 

         Orta çağ sonrasında gündeme gelen sömürgecilik düzeninde Yahudiler dünya ticaretinde öne geçerlerken,  hem bir dini cemaat olarak hareket etmişler, hem de tedbirli bir tüccar gibi davranarak kısa zamanda büyük kazançlar elde etmişlerdir.  Onların arasında var olan etnik ve dinsel beraberlik,  dışa karşı bir cemaatleşme olgusunu öne çıkarmış ve bu durumun doğal sonucu olarak da diğer insanlara ve gruplara karşı ortak hareket eden Yahudiler aynı zamanda bir anlamda bir iç disiplin olarak cemaatleşmenin kurallarına da uymuşlardır.  Cemaatleşmenin getirdiği güç ile dünya pazarlarına açılan Yahudiler,  rekabet düzeni içerisinde sahip oldukları iç disiplin yüzünden daha başarılı olmuşlar ve zaman içerisinde kendi din ve ırkdaşları ile ortak hareket ederek,  ekonomik alanda küresel bir dayanışmanın içerisinde olmuşlardır.  Bir yönü ile açık kimlikleriyle diğer yönü ile de gizli kimliklerini kullanarak, her zaman için bir cemaat dayanışması içinde olarak geleceğe dönük ekonomik yarış içerisinde her zaman için önde gelen bir yere sahip olmuşlardır.  Açık kimlikleriyle gidemedikleri yerlerde farklı görünümlü örgütlenmeler içerisine girerek gene rekabet yarışını sürdürmüşler ve geçmişten gelen sağlam bağlantıları sayesinde, ekonomik alandaki etkinliklerinde son derece güçlü ve başarılı bir misyonu yerine getirerek, bu sayede her zaman kazanmışlardır. Sürekli kazança erişmenin sırlarını iyi bilen bu gruplar zaman içerisinde daha da zenginleşerek,  dünya kapitalist sisteminin patronları konumuna gelmişler ve sahip oldukları bu yerin getirdiği avantajları da iyi kullanarak uluslararası kapitalist sistemin mimarlığı gibi bir oluşuma girişmişlerdir.  Emperyalizm ve sömürgecilik birlikte gelişmeler gösterirken,  dünya ticaret sistemi daha da genişleyerek bütün dünya kıtalarına yayılmıştır.  Böylesine bir süreç içerisinde ticaretin sınırsız ilerlemesi sağlanırken,  ülkelerin ekonomik yapılanmalarında da evrensel bir kapitalist sistemin oluşumuna doğru adımlar atılmıştır.  Kapitalizmin öncüsü konumundaki dini cemaatler,  serbest piyasa ekonomisi üzerinden para kazanırken, açıkça dini kullanarak para kazanmanın yollarını ilahi düzene uygun bir duruma getirmeye çalışmışlar ve halk kitlelerinin ekonomik olarak harekete geçirilmesinde din canlandırıcı bir unsur olarak kullanılmıştır.  Kapitalizmin ilk yıllarından bu yana din ile ekonomi dini cemaatler aracılığı ile birlikte gelişmeler göstermiştir.  

 

         Çalışmanın, kutsal kitaplarda desteklenen bir hareket olduğu ve bu nedenle kutsallığa sahip olduğu öne sürülerek bir anlamda para kazanmak teşvik edilmiştir.  Yahudilik açısından para kutsallaştırılırken,  Hristiyan dünyanın geleceğe dönük yapılanmasında da benzeri eylemler başta Vatikan olmak üzere dünyanın her ülkesindeki kiliseler tarafından desteklenerek halk kitleleri bu doğrultuda motive edilmeye çalışılmıştır.  Uluslararası alanda Yahudi lobileri kapitalizmin yaygınlık kazanmasında öncülük yaparlarken, aynı zamanda Hristiyan gruplar da aynı yoldan gitmeye başlamışlar ve çeşitli ülkelerdeki grupları aracılığı ile lobicilik etkinliklerine yönelerek kapitalist düzenden paylarını almaya çalışmışlardır. Hemen hemen bütün kiliselerde papazlar Tanrı adına dini cemanlardan paralar toplamış ve daha sonra bu büyük sermaye birikimleri,  Vatikan’ın öncülüğünde uluslararası bankacılık sistemi içerisinde değerlendirilerek,  çeşitli plan ve projelerin desteklenmesi doğrultusunda kullanılmışlardır. Batı Avrupa’nın Hristiyan devletleri büyük sömürge imparatorlukları kurunca,  bu devletlerin geliştirdiği emperyal politikalar üzerinden Vatikan dünyanın her köşesinde kiliseler kurarak,  bu din merkezleri aracılığı ile bir anlamda Hrıstıyan kapitalizmini geliştirmişlerdir. Krallar ve asilzadeler kliselerin desteği ile ülkelerin yönetimlerinde işbaşına getirilmişler ve zamanla bunlar aracılığı ile kapitalist sistem yaygınlaştırılırken,  kilise etkisi ve dinin bir araç olarak kullanılması hiçbir zaman ihmal edilmemiştir.  Kapitalizm gelişerek büyürken dinden uzak kalmamış aksine,  dini cemaatler kendi çıkarları doğrultusunda ekonomik etkinliklerini sürdürürken, dinsel bir söylemi halk yığınlarını arkalarından sürükleme çizgisinde kullanmaktan geri kalmamışlardır.  Böylece kapitalizm ile din olgusu belirli bir aşamadan sonra sürekli birliktelik göstermiştir.  

 

         Yirminci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun çökertilmesinden sonra,  batı dünyasının emperyalist devletleri İslam coğrafyasına da girmişler ve bölgedeki bütün ülkelerde halk kitlelerinin geçmişten gelen dini cemaatleri ile yakın işbirlikleri kurarak,  cemaatler üzerinden bir kapitalist yönlenmeyi gerçekleştirmeye çalışmışlardır.  İslam ülkelerinde kurulan çeşitli dernekler ve vakıflar dini cemaatler aracılığı ile oluşturularak öne çıkarılmışlardır.  Halifelik düzeni içerisinde varlığını sürdüren Müslüman ülkeler batı emperyalizminin girişi ile birlikte büyük sarsıntılar geçirmişler ve Halifelik düzenin çökertilmesiyle birlikte, batı ülkelerinin başkentlerine doğru yüzlerini dönmüşlerdir.  Emperyalistler İslam coğrafyasını belirli bölge devletlerine doğru yeniden yapılandırırken,  kapitalizm bu yeni Müslüman ülkelere din aracılığı ile girmiştir.  İslam ülkelerinde daha önceleri modern anlamda devlet düzeni bulunmadığı için,  Müslüman cemaatlar emperyalistlerin İslam ülkelerindeki ortakları ya da işbirliği içine girdikleri yeni toplum merkezleri olarak öne çıkmışlardır.  Her emperyalist devlet çeşitli İslam ülkelerine girerken ve bu coğrafyaya yerleşirken ortaklık kurdukları dini cemaatlerin olanaklarından ve onların merkezinde bulundukları ilişki ağlarından, olabildiğince en üst düzeyde yararlanabilmenin yollarını aramışlardır.  Geleneksel İslam düzenleri içinde atıl bir yaşam düzeni doğrultusunda varlıklarını geliştirmeye çalışan İslam cemaatları,  tarikat ya da mezhep oluşumlarına kalkışarak daha güçlü bir konuma gelmek ve bu aşamadan sonra da içinde bulundukları toplumsal yapılarda egemen bir konuma ulaşabilmek için her yolu denerlerken,  kapitalist sistem üzerinden gelen parasal destekler, bir anlamda İslami bir kapitalizmin önünü açmıştır. Bu aşamada batı kapitalizmi uluslar arası bir konuma gelirken,  din de böylesine bir oluşum içerisinde ağırlığını artırıyordu.  Böylece dinin ekonomik çıkarlar ya da kapitalist yapılanmayı hedefleyen doğrultularda kullanıldığı yepyeni bir dönemin eşiğine gelinmiş olunuyordu.  Kapitalizm de yeni gelişmeler doğrultusunda karşısına çıkartılan dini oluşumlara karşı ilgisiz kalamayarak,  bu doğrultuda daha etkili bir  hazırlık dönemine girerek yeniden yapılanmak zorunda kalıyordu.                                               Cemaatler üzerinden kontrol altına alınan İslam ülkelerinde, siyaset de emperyalist batı ülkelerinin istekleri doğrultusunda dini grupların kullanılması biçiminde gelişmeler gösteriyordu.  Soğuk savaşın son yıllarındaki bu gibi gelişmeleri,  bir Türk araştırmacısı siyaset, ticaret ve tarikat üçgeni içinde  araştırarak inceliyor ve batılı emperyalistler ile dini cemaatler arasındaki çıkar ortaklığını gözler önüne seriyordu.  Müslüman ülkeleri kendilerine bağlamak isteyen kapitalist devletler,  ticaret üzerinden İslam cemadatlarıyla ortaklıklara gidiyorlar ve yürütülen ticaret faaliyetleri ile kazanılan paralar, hem siyasetin finansmanında hem de siyaset üzerinden İslam ülkelerinin de kapitalist sistemin kontrolü altına alınması yönünde kullanılıyordu.  Siyasal amaçlı olarak kurulmuş olan Rabıta gibi örgütler hem,  Türkiye gibi ülkelerdeki din adamlarına dışarıdan özel ücretler ödüyor ve bazı İslami projelerin Müslüman ülkelerde uygulamaya geçirilmesinde organizasyon görevlerini yerine getiriyorlardı.  Uluslar arası alanda oluşturulan İslam ve batı ortaklıklarının sonucunda El Baraka Turk ya da Faysal Finans gibi İslami sermaye kurumları oluşturularak Müslüman ülkelerin uluslar arası kapitalist sistem de yer almaları sağlanıyordu. Özel olarak yürütülen bu yapılanmaların yanı sıra İslam Kalkınma Bankası ya da İslam Ülkeleri Ekonomik Kalkınma Örgütü gibi uluslararası örgütlenmeler de Birleşmiş Milletler ile sağlanan diyaloglar çerçevesinde gerçekleştiriliyordu.  Batının Yahudi-Hristiyan ortaklığına dayanan bankacılık anlayışı faizi esas aldığı için,  İslam ülkelerinin kapitalist sisteme kazanılması aşamasında katılım bankacılığı adı altında farklı bir uygulama İslami bankacılık adı altında tüm İslam dünyasında geçerli kılınıyordu.  Bu gibi girişimlerin soğuk savaşın son döneminde birbiri ardı sıra gerçekleştirilmesiyle,  İslam dünyası batı kapitalizmine bağımlı kılınan bir alt yapılanma biçiminde yeniden yapılandırılıyordu.  Bağlantı anlamına gelen Rabıta isimli İslam batı ortaklığı simgesi olan bir örgüt,  İslam ülkelerinin batının ekonomik denetimi altına girmesini sağlıyordu.  

 

         Küreselleşme olgusu çeyrek yüzyıl önce gündeme geldiği zaman, bir çok devlet ya da dünya halkları neler olup bittiğini ya da dünyanın ne gibi olumsuzluklara doğru tepe taklak gittiğini bilmiyordu.  Bu doğrultuda, yeni dönemde dinin ve cemaatlerin yeri de tam olarak belli değildi. Ne var ki,  çeyrek asırlık bir zaman dilimi geride kalınca, küreselleşme olgusunun ne olduğu daha iyi anlaşılmış ve bu yeni süreç içinde din ile cemaatlerin önde gelen yeni bir konuma sahip kılındıkları ortaya çıkmıştır. Küresel şirketlerin aşırı zengin patronları,  devletlere ve milletlere karşı savaş açarlarken, cemadatları yanlarına yeni ortaklar olarak almışlar ve şirketler devletleri tasfiyeye doğru yöneldikleri aşamada, cemaatlerin da toplumsal yapıları bölerek yeni dönemde milletleşme olgusunu ortadan kaldırdığı anlaşılmıştır. İnsanlık tarihi içinde orta çağdan yeni çağlara geçilirken dinsel yapılanmalar geride bırakılmış ve laik devlet yapılanması içinde belirli bölgelerde yaşamını sürdüren halk kitleleri uluslaşarak tarih sahnesine yenilenerek çıkmışlardır. Bir anlamda,  uluslaşmanın başlamasıyla dini esaslara dayanan toplumsal yapılar ile ümmetçilik temeline dayanan sosyal düzenler yıkılarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir.  Ne var ki,  küreselleşme adı altında yayılmaya çalışılan süper emperyal düzen ya da finans kapitalin dünya devleti yapılanması, postmodernizm adı altında yeni bir ortaçağ düzeni getirmeye kalkıştığı yeni aşamada, insan toplumlarının millet yapılanmasından vazgeçerek yeniden ümmet toplumlarına geçişi kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.  Dünya nüfusunun yüzde birini temsil eden zenginler sınıfı, dünya ülkelerindeki demokrasileri sermayenin egemenliği çizgisinde bir kapitokrasiye dönüştürmeye çaba gösterirlerken,  insanlık yeniden bir ortaçağ karanlığına sürüklenerek çağdaş uygarlık düzeninin kazanımlarını elinden kaçırmak tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.  Dünya yirmi birinci yüzyılda yolunda ilerlerken daha gelişmiş bir düzene kavuşması beklenmiş ama,  küresel sermayenin postmodern bir çizgide kapitokrasi rejimini bir avuç azınlığın çıkarları doğrultusunda dayatması yüzünden böylesine bir yararlı hedefe ulaşılması şimdiye kadar mümkün olamamıştır.  

 

         Beş yüz yıldır,  uluslararası kapitalist düzen bütün insanlığı baskı altına alırken,  her zaman için dini bir silah olarak kullanmış ve bu doğrultuda dini cemaatler ile ortaklıklara girerek her türlü işbirliğini uygulama alanına getirmiştir.  İslam dininin normalde karşı olduğu kapitalist modeli Müslüman kitlelere benimsetirken, dini cemaatlar uluslar arası kapitalist firmaların ortakları olarak eskisine oranla daha güçlü bir konuma gelmişlerdir.  Bir yanda küresel emperyalizmin desteklediği şirketler ile dini cemaatler birlikteliği geliştirilirken,  diğer yandan modern çağların ürünü olan devletlerin ve milletlerin tasfiyesi gündeme getirilmiştir.  Küreselleşme sürecinde çeyrek asır ın geride bırakıldığı yeni dönemde,  ortaya ikili bir saflaşma çıkmıştır.  Var olan devlet yapılarını yıkarak küçük eyaletler oluşturmak isteyen tekelci şirketler devletlere karşı cemaatler ile ortaklıklara girmişler ve bu yoldan devletler ile milletlerin direnişini kırmaya çalışmışlardır.  Batılı küresel şirketler dini grupları kendilerine ortak olarak seçerken,  var olan devlet yapıları içinde de örgütlenerek,  paralel devlet yapılanmaları ile küreselleşme olgusunun yerleşmesi için çalışmışlardır.  Emperyal devletlerin yurt dışına uzanan kolları,  batılı küresel şirketler ile işbirliği yaparak dini cemadatları ele geçirmekte ve bu gruplar ile yeni işbirliklerine giderek ya da yeni ortak şirketler kurarak din üzerinden de küreselleşmenin yollarını açmaya çalışmaktadırlar.  Bir tarafta şirketler ile cemaatler ortaklığı sermayenin dünya egemenliği doğrultusunda ilerlerken ve kapitokrasi rejimini halk kitlelerine dayatırken,  diğer yandan paralel yapılanmalar aracılığı ile devletlerin tasfiye edildiği, milletlerin de alt gruplaşmalar doğrultusunda dağılmaya doğru yönlendirildiği artık açıkça ortaya çıkmaktadır.  Şimdiye kadar gizlenen ve dolaylı yollardan geliştirilen şirket- cemaat ortaklıklarının artık işadamı dernekleri aracılığı açığa çıktığı yeni dönemde, şirketler ile cemaatler arasındaki yeni ortaklığı gizlemek mümkün değildir.  İslam ülkelerindeki çeşitli cemaatler,  kapitalist dünyanın temsilcisi olan birçok şirket ile yeni dönemde sermaye düzeninin çıkarları doğrultusunda işbirlikleri yapmaktadır.  

 

         Kapitalizm tarihin her döneminde dini bir araç olarak kullanmış ama hiçbir zaman karşısına almamıştır,  çünkü kapitalizmin kurucusu konumundaki Yahudi grupları bir dini cemaat yapılanması içinde kalarak, ekonomik etkinliklerini sürdürmüşler ve dini kimliklerini koruyarak Hristiyan ve Müslüman ülkeler ile ilişkilerini geliştirmişlerdir.  Uluslararası şirketler,  Orta Çağ sonrasında Vatikan’ın ve Halifeliğin direnişlerini kırma doğrultusunda uluslaşmayı desteklemişler ve böylece Hristiyan ve Müslüman dünyaların ulusal kurtuluş hareketleri ile parçalanmalarını sağlayarak ekonomi üzerinde dünya hegemonyalarını geliştirmişlerdir. Büyük İmparatorluklardan iki yüz ulus devlet çıkartarak güçlü devlet yapılanmalarını tasfiye eden tekelci şirketler,  yeni dönemde cemaatler ve alt kimlikli gruplar ile işbirliği yaparak karşılarındaki devlet düzenlerini yeniden küçültme doğrultusunda, iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devletine geçişi zorlamaktadırlar.  Bu aşamada dini cemaatler daha dikkatli olarak, küresel şirketler gibi devletleri ve milletleri karşılarına alarak bölücülük oyunlarına ya da çökertme operasyonlarına alet olmamalıdırlar. Hakkaniyet,  bugünün koşullarında böylesine adil bir tutumu gerektirmektedir.