KIRILMA NOKTASINDAN KURUCU ÇIKIŞ NOKTASINA

 

KIRILMA NOKTASINDAN KURUCU ÇIKIŞ NOKTASINA

 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN  

 

         Türkiye’de genel seçimlerin yapılmasından bu yana bir ay geçmesine rağmen, henüz hükümet kurulması sürecinde olumlu bir gelişmenin ortaya çıkmadığı görülmektedir. Seçimlere giderken, sanki eski zamanlardaki gibi normal bir genel seçim süreci yaşanacakmış gibi bir havanın kamuoyunda estirilmesi, halk tabanında aldatıcı bir etki yaratmış ve böylesine bir ortamda seçmenler sandık başına giderek oylarını kullanmışlardır. Ne var ki, seçim sonuçları resmen açıklandığı zaman işlerin o kadar da kolay olmadığı ve genel seçimler ile beraber Türkiye’nin çok ciddi bir siyasal kriz ortamına doğru sürüklendiği anlaşılmıştır. İlk günlerde fazla hissedilmeyen bu durum zaman geçtikçe iyice kesinlik kazanmış ve her geçen gün genel seçimlerin sonuçları doğrultusunda yeni hükümet oluşturma girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Yüzden fazla siyasal partinin bulunduğu Türkiye’de yirmi parti seçimlere girmiş ve sonunda dört parti grubu siyasal barajı aşarak, parlamentoda siyasal güç olarak var olma hakkını kazanmıştır. Genel seçimlerden önce de meclis içinde gruba sahip olan dört siyasal parti kendi gruplarını yenileyerek yeniden Türk halkını parlamento içinde temsil etme hakkını kazanmışlardır.

 

 

         İki binli yılların başından bu yana Türkiye’de üç genel seçim kazanarak ülkeyi yönetme hakkını elde etmiş olan iktidar partisi, aradan geçen üç dönemde işbaşında bulunmaktan ileri gelen ciddi bir yorgunluk ve yıpranma olgusu ile seçimlere girerken oylarının azalacağını, kamu oyu yoklamaları ortaya koyuyordu. Ne var ki, tek başına iktidara gelmek gibi bir şansı dördüncü kez ele geçiremeyen iktidar partisinin seçmen kitlesinin yüzde altmışlık bir tepki göstermesiyle karşı karşıya kaldığı görülmüştür. Merkez sağ ve sol partilerin emperyalizmin güdümüne girerek ülkenin yarı sömürge durumuna gelmesine neden oldukları bir ülkede, iki binli yılların bir projesi olarak İslamcı tabandan devşirilen ılımlı bir liberal İslamcı partinin iktidara gelmesini batılı güçler kendi çıkarları çizgisinde desteklemişlerdir. Yirminci yüzyıl geride bırakılırken, yepyeni bir siyasal parti ile Türkiye’ye yeni bir yön verilmeye çalışılmış ve bu yüzden de kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu devlet modelini değişime zorlayan bir çekişmeli dönem yaşanmıştır. Çağ değişimi aşamasında eski partiler zaman içerisinde eriyip giderken, yeni bir parti aracılığı ile batılı güçler Türkiye’de istikrarlı bir gidişi yakalamaya çalışmışlardır. Böylesine bir konjonktürün desteği ile yeni ortaya çıkan ılımlı İslam partisi üç kez genel seçimleri kazanarak iktidara gelmiş ama dördüncü seçim aşamasında yeniden iktidar olma şansını elde edememiştir. Seçmen son yıllardaki durumuna dikkat ederek, üç dönemlik iktidar partisinin yeniden iktidar olmasını önlemiştir. Üçüncü dönemde devleti parti devleti haline getiren, basın ve medya organlarını mutlak kontrol altına alarak ülkenin birikimini temsil eden uzman kişileri kamuoyundan silerek ağır bir baskı rejimine yönelen iktidar partisini halk kitleleri bir anlamda cezalandırarak, Türk demokrasisini kurtarmaya çalışmıştır. Anayasaya ve kurucu iktidarın ortaya koymuş olduğu devlet modeline ters düşen bir rejim olarak başkanlık sistemi peşinde koşan bir eski başbakanın siyasal iktidarı için bu gibi siyasal hedeflere devletin alet edilmesine seçmenlerin çoğunluğu karşı çıkarak, muhalefet partilerine doğru bir oy akışı sağlamıştır. Mecliste bulunan üç muhalefet partisi bu durumdan yararlanarak milletvekili sayısını artırma şansını elde etmişlerdir.

 

         Seçim sonuçlarını önceleri önemsemeyen halk kitleleri, iktidar partisinin tek başına hükümeti kuramayacak bir duruma doğru gerilemesinden dolayı ciddi bir rahatlama ortamı elde etmiştir. Özellikle seçmenlere radyo ve televizyon kapattırma noktasına gelen saldırı ve bağırma biçimindeki konuşmalardan, her gün her yerde sürekli olarak aynı şeylerin tekrarlanmasından halk kitleleri fazlasıyla rahatsız olmuş ve bunun sonucunda da oylar muhalefet partilerine kaydırılarak, üç dönemlik iktidar partisinin üst düzey yöneticilerinin ülkeyi bir korku ortamına sürüklemelerine karşı tepki gösterilmiştir. Üç dönemlik iktidar süreci siyasal alanda bir kemikleşme yaratırken, devletin partizanlaşmasına ve iktidar partisi üzerinden de bir cemaatin yönetimde fazlasıyla etkin bir konuma gelerek, siyasal parti gerçekliğini alt üst etmesine seyirci bırakılan Türk halkı, sonunda sağ duyusunu ortaya koyarak, uzun süreli bir iktidar döneminin devlet yönetimini çiftlik yönetimine doğru dönüştürmesine izin verilmemiştir. Oylar genel olarak ele alındığında, seçmenin ana muhalefet partisi ile birlikte milliyetçi çizgide siyaset yapan iki yavru partiyi de güçlendirerek, iktidara karşı bir demokratik alternatifin mecliste oluşumuna çaba gösterdiği öne çıkmıştır. Ne var ki, böylesine iyiniyetli bir yaklaşım ülkede demokrasiyi geliştireceğine, iktidarı alaşağı etmiş ama yerine yeni bir iktidar alternatifi yaratacak siyasal çözüm üretememiştir. İşte böylesine bir olumsuz gelişme yüzünden, Türk demokrasisi ülkenin kendi kendini yönetmesini sürdürecek bir iktidar seçeneğini öne çıkaramamıştır. Bu durumun doğal sonucu olarak da Türkiye içinden çıkılması çok zor görünen bir siyasal kriz dönemine girmiş bulunmaktadır.

 

         Seçim sonuçları ilk açıklandığında çok fazla belli olmayan siyasal kriz, zamanla hükümetin kurulamaması üzerine daha bir ciddiyet kazanmış ve seçimlerin ertesi gününden itibaren başta cumhurbaşkanı olmak üzere bir çok kesimden erken seçim önerileri gelmeye başlamıştır. Normal koşullarda, parlamentoya giren partiler arasında görüşmeler yolu ile oluşturulacak siyasal programlar üzerinden yeni hükümetler kurulabilirken, Türkiye’de böylesine bir oluşum seçim sonuçlarına dayanılarak gerçekleştirilememiştir. Üç çeyrek asırlık bir demokrasi geleneği olan Türkiye Cumhuriyetinde daha önceki dönemlerde bir çok koalisyon hükümetleri kurularak işbaşına gelmesine rağmen benzeri bir gelişme bu seçimlerin sonucunda elde edilememiştir. Üç dönemlik iktidar partisi kendi bildiği çizgide giderken, üç muhalefet partisi de kendi doğrultularında yol almışlar ama bir gün iktidara gelebileceklerini düşünerek böylesine bir vatan görevi için hazırlıklı olmadıkları ortaya çıkmıştır. Etnik kimlikle ya da milliyetçilik ile veya Atatürk’ün partisi olmakla muhalefet etmeye alışmış olan mecliste grubu bulunan partilerin iktidar için hiçbir hazırlığı olmadığı görülünce, siyasal alternatif arayışlarında başarısızlık ile karşılaşılmıştır. Koalisyon görüşmeleri sırasında, partilerin seçim meydanlarında birbirleri aleyhine dile getirdikleri karalamalar ya da leke çalmalar birden silinip gitmemiş, unutulmadığı için de partileri giderek birbirlerinden uzaklaştırmıştır. Ağzına gelene söylemekten çekinmeyen bir siyasal üslubun, uzlaşma arayışı ortamlarında kesin bir engel olarak ortaya çıktığı, birbirlerine karşı ağır sözler söyleyen parti yöneticilerinin hükümet kurmak için bir araya geldiklerinde birbirlerinin yüzlerine bakamadıkları fark edilmiştir. Bu durumda, ana muhalefet partisinin yüce divana göndereceğini söylediği bir iktidar partisi ile koalisyona gidemeyeceği ortaya çıkmış, ABD ve batı ülkelerinin bir büyük koalisyon yaklaşımı çerçevesinde tıpkı Almanya’da olduğu gibi bir deneye yönelmelerine karşılık, iktidar ve muhalefet yıllarından kalma alışkanlıklara devam edildiği için bir aydır hükümet kurulamamıştır. Etnik kimlikli ve milliyetçi partilerin de alıştıkları söylemleri bir yana bırakamamaları nedeniyle, koalisyon görüşmelerinde ve hükümet kurma çalışmalarında kendilerinden beklenen esnekliği gösteremedikleri ve bu yüzden de başarısız kaldıkları anlaşılmıştır. Bir gün hükümet kurmak amacıyla bir araya gelebileceklerini düşünmeyen siyasal partiler yüzünden Türk Devleti hükümetsizliğe doğru sürüklenmiştir.

 

         Soğuk savaş yıllarında daha önceleri merkez sağ, orta sol, İslamcı ve milliyetçi olmak üzere dört partili bir siyasal yelpazeye sahip olan Türk demokrasisi, küreselleşme olgusunun gündeme getirilmesiyle birlikte gene dört partili bir yapılanma içerisinde yoluna devam etmeye zorlanmıştır. Ne var ki, bu kez partilerin yapıları değişmiştir. Merkez sağ ve demokratik soldaki partilerin batı emperyalizmine teslim olarak yok olmaları yüzünden, sağ uçtaki milliyetçi parti ile Türk devletini kurmuş olan Atatürk’ün partisi seçmen kitlelerinin geleceğe dönük bir güvence arayışları yüzünden yollarına devam edebilmişlerdir. Küresel emperyalizm alt kimlikleri hortlatınca etnik bir bölge partisi mecliste grup kurmuş, ABD ve İsrail’in bölgesel planları yüzünden milli görüşçü İslam partisi içinden de genç kadrolar liberalleştirilerek ılımlı İslamcı bir parti Türk siyaset sahnesine okyanus ötesi destekler ile kazandırılmıştır. Soğuk savaştan küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte siyasal partiler yapı değişikliğine sürüklenmiş, dinci, etnikçi ve küreselleşmeci eğilimler siyasal partilerde ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu yüzden bir çok batı ülkesinde hem bölücülük, hem etnikçilik hem de dinsel anlamda cemaatçilik ön plana geçmiştir. Bu tür yeni eğilimlerin Türk partilerinde de etkinlik kazanmaları yüzünden, siyaset sahnesine önemli değişik tutumlar yansıtılmış ve bu yüzden de bazen kırılma noktalarına kadar giden olumsuz gelişmeler birbiri ardı sıra gündeme gelmiştir. Partiler ya da örgütler, küreselleşme döneminde yeni moda olan alt kimlikçiliğe doğru yönlendirilirken bir çok ülkenin kendi özel koşullarının öne çıkmaları yüzünden kırılma noktaları yaşanmıştır. Her kırılma bir dönemeçte ortaya çıkmış ve beraberinde getirdiği yeni kırılma oluşumları ile birlikte de önemli değişikliklerin gerçekleştirilmesinin önünü açmıştır.

 

         Genel olarak kırılma noktaları esnekliklerin kaybolduğu bir aşamada ortaya çıkar. Demirin ya da eşyanın kendine göre katı bir yapısının olduğu gibi toplumsal olayların ya da sosyal oluşumların da gene kendilerine göre bir esneme katsayısı bulunduğu doğrultusunda teoriler ortaya atılmıştır. İnsanlık tarihi geçmişten geleceğe doğru kendi esnekliğini yitirdiği an, ya büyük bir dalga ile karşılaşarak onun etkisiyle kırılarak biçim değiştirebilir ya da daha başka ve büyük kopma süreçlerinde kırılgan bir yapılanma üzerinden beraberliklerin sonu gelebilir ya da insanlar tutum ve tavır değiştirerek, o ana kadar sürdürdükleri uygulamalardan vazgeçmek zorunda kalabilirler. Uzun süren zaman dilimlerindeki beraberliklerde bir kırılma noktası aşınma ya da çatışma olayları yüzünden meydana gelebilmektedir. Canlı organizmalar için geçerli olan kırılma noktası teorisi açısından bakıldığında devam edip giden yaşam çizgisi üzerinde bazen yuvarlık belirtiler aracılığı ile kırılma noktalarının farkına varılabilmektedir. Sosyal organizmalar ya da biyolojik oluşumlarda görülen kırılma noktalarına, benzer bir biçimde siyasal yaşamda ya da hukuksal süreçlerde de rastlamak mümkündür. Devletlerin uzun süren yaşam süreçlerinde iç ve dış konjonktürel gelişmeler normal gelişmelerin önüne çıkarak önemli bir çizgide kırılma noktalarının ortaya çıkmalarına yol açabilirler. Bazen dış dünyada gündeme gelen değişmeler bazen da ülkelerin kendi yapılarından doğan değişiklikler, o ana kadar sürüp gelen gelişmelerin önünü kesebildiği gibi, zorlamalar ile yaratılan baskılar sayesinde kırılma olgularını yaşamak zorunda kalabilirler. Eski dönemlerin birliktelikleri sona ererken, yeni ortaya çıkan koşulların yarattığı çok farklı beraberlikler de kırılma dönemlerinin sonucunda gerçeklik kazanabilmektedirler. Birbirini izleyen olaylar iç ve dış konjonktürleri değiştirirken, bu gibi yenilikler toplumsal yaşamda ya da ülke yönetiminde önemli kırılma noktalarının doğmasına neden olmaktadır. Kırılma noktaları doğal yaşamda kendiliğinden meydana gelmediği gibi sosyal ya da siyasal yaşamlarda da kırılma noktaları belirli süreçlerin sonunda önemli gelişmelerin ya da büyük olayların tetiklemeleri aracılığı ile meydana çıkmaktadır. Devletler ile birlikte milletler de sonsuzluk arayışı içinde varlıklarını sürdürürken, beklenmedik gelişmeler ya da olgunlaşan koşullar, varlık ve yaşam çizgisinde önemli kırılmalara yol açabilmektedir.

 

         Türkiye’deki siyaset yelpazesi incelendiği zaman halka bir şey vermeyen merkez sağ partilerin giderek kitlesel tabanlarını yitirerek siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kaldıkları görülmektedir. Bir ulusal burjuvazi yaratmaya dönük liberal politikalar merkez sağ partileri zengin bir azınlığın hizmetine yönlendirince, merkez sağ partiler halk kitleleri açısından umut olma şansını yitirerek toplumun gerisinde kalmışlardır. Merkez sağ iktidarların yarattığı ulusal burjuvazi dışa açılma görünümünde uluslar arası sermayenin kontrolü altına girince de halk kitlelerinin ulusal çıkarları siyaset sahnesinde temsil edilemez hale gelmiştir. İşte bu aşamada yelpazenin sağındaki burjuva partileri bir kırılma noktasında siyasal tabanlarını kaybetmişlerdir. Demokratik rejimde dış ve iç zengin çevrelerin baskısı altına giren liberal partiler geçmişte kalarak tasfiye olmuşlardır. Bu gibi durumlarda halk kitleleri ya sola kaymışlar ya da daha sağa kayarak radikal partilerin yönlendirmesi altına girmişlerdir. Türkiye’de merkez sağdaki partilerin küçülmesiyle beraber milliyetçi çizgideki sağ kanat partisi daha da büyüyerek siyaset sahnesinde onların yerini almıştır. Sağ uçtaki milliyetçi partinin merkez sağın yerini alarak büyümesi toplumda alt kimlikçi tepkilere yol açınca, bu kez de güney doğu bölgesinden bir etnikçi hareket zamanla partileşerek ve siyasal barajı aşarak parlamentoda temsil hakkını elde etmiştir. Merkez sağdaki partilerin çökmesi üzerine ortada kalan dindar kesimler ise, sağ uçtaki milli görüş partisinden uzaklaşarak küresel konjonktürün ortaya çıkardığı ılımlı İslam partisinin tabanında buluşarak yeni siyasal iktidarın bu çizgide oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Sosyalist sistemin çöküşü üzerine merkezi coğrafyaya yansıyan küresel etkiler, Türkiye’nin siyasal parti sistemini hem dinci hem de etnikçi bir çizgiye çekerek ülkenin daha farklı bir proje doğrultusunda yönetilmesinin önünü açmıştır.

 

         Küreselleşme sürecinin başlangıcından bu yana çeyrek yüzyılın geçmesiyle birlikte ortaya yeni koşullar çıkmış ve bu doğrultuda Türkiye kırılma noktalarına doğru sürüklenmiştir. Üç dönem ülkeyi uluslar arası konjonktür doğrultusunda yöneten ılımlı İslam partisi, ülkenin dış konjonktürün dayattığı tehditler doğrultusunda tehlikeli bir dağılma dönemecine doğru yöneldiğini görünce, tornistan yaparak ulus devleti ayakta tutacak milli politikalara yönelmeye öncelik vermek zorunda kalmıştır. Milli görüş gömleğini küresel baskılar yüzünden çıkaranlar, ortaya çıkan sıcak çatışma sürecindeki tehlikeler nedeniyle yeniden bu gömleği giymek zorunda kalmışlardır. Bir bölge halkının etnik kimliği üzerinden siyaset sahnesine giren ve uluslararası konjonktürün bölgede yaratmış olduğu terör olgusundan beslenen bir siyasal parti, sıcak çatışmaların dünya savaşına zemin hazırlaması yüzünden terörden vazgeçerek ve daha demokratik bir görünüm ile sol yelpazedeki boşluğu doldurmaya talip olarak, küreselleşme olgusunun desteklediği bir liberal sol politikaya yönelerek, yeni bir kırılma noktasını gündeme getirmiştir. Ulusal kurtuluş savaşında Türk halkının yürüttüğü kurtuluş savaşını örgütleyerek Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olan Atatürk’ün partisi ise, zamanla sermaye kesimlerinin ve Atlantikçi batı sermayesinin baskısı altına girerek, antiemperyalist sol bir çizgiden uzaklaşarak, küresel emperyalizme uygun bir liberal sol çizgiye sermaye merkezlerinin denetiminde yönelerek, ülkede yepyeni bir kırılma noktası yaratmıştır. Soğuk savaş döneminde ülkücülük adı altında sol karşıtlığı çizgisinde bir milliyetçilik yapan sağ kanat milliyetçi parti ise, Türk devletinin kuruluş yıllarında örgütlenen ve Türk ulusuna yön gösteren Türkçülük çizgisinde yeni bir milliyetçi açılımı gündeme getirerek kendini yenilemiştir. Türk milliyetçiliğinin Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarından gelen antiemperyalist çizgisinden soğuk savaş döneminde uzak kalan milliyetçi kesim, küresel emperyalizmin etnikçi kökenleri hortlatarak ulus devletleri tasfiye etme girişimlerine karşı yeniden emperyalizme karşı bir milliyetçi yaklaşıma dönüşü, ancak yeni bir kırılma noktasında yakalayabilmiştir. Türkiye’nin demokratik gelişim süreci içerisinde böylesine kırılma noktaları, iç ve dış konjonktürün yarattığı yeni koşullarda kendiliğinden gerçekleşmiştir.

 

         Küreselleşme sürecinde çeyrek yüzyılın geride kalması, nelerin olabileceği ile nelerin olamayacağı gibi konuların netleşmesine ve zaman içerisinde açıklığa kavuşmasına yol açmıştır. Etnik bölücülük ve terör ile yeni bir devletin kurulamayacağı anlaşılınca, yeniden demokrasiye dönülerek sol ve sosyalist politikalar üzerinden sonuç alınmaya çalışılması önemli bir kırılma noktası olarak Türk demokrasisine yansımıştır. Üç dönemlik iktidar sonrasında ümmetçi politikalar ile ciddi laiklik tartışmaları yaratan bir ılımlı İslamcı iktidarın dördüncü dönemde yola devam edebilmek ve yıpranma sürecine karşı ayakta kalabilmek için devlete yakın durarak milli politikalara yönelmesi de siyasal açıdan çok önemli bir kırılma noktasıdır. Kuvayı Milliye geleneğinden gelen devlet kurucusu Atatürk’ün partisinin, halkın partisi olarak ulusalcı bir çizgide yola devam etmesi gerekirken; TESEV, TÜSİAD ya da Büyük Kulüp gibi dış bağlantılı sermaye örgütlerine üye olan kişilerin ya da vakıfların yönetimine geçmesi de gene Türkiye’nin bağımsızlığı açısından çok hayati bir kırılma noktasıdır. Emperyalizme karşı savaşmak üzere kurulmuş bulunan Türk halkının Ulusal Kurtuluş Savaşı örgütünün bugünün koşullarında emperyalizmin uzantısı olan dernek ve kuruluşların yönetimi altına girmesi de, Türk demokrasisi ve ulus devletin geleceği açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Bu durum küresel emperyalizmin Türkiye üzerindeki etkisinin arttığını göstermektedir, Yıllar geçtikçe ve yeni dönemlere girdikçe ortaya çıkan bu gibi kırılma noktaları, Türk siyasal sistemi üzerinde olumsuz etkiler yaratarak siyasal istikrarın bozulmasına yol açmıştır. Meclisteki dört büyük partinin dışında kalan diğer partiler de yaşanan sürecin etkisiyle önemli değişimler geçirmişler ama Türk ulusunun beklentileri ile devlet ve toplum düzeninin gereksinmeleri doğrultusunda yeni politikalar ortaya koyamadıkları için siyaset sahnesinde başarılı olamamışlardır.

 

         Kırılma noktasında ciddi değişimler ile karşı karşıya kalan Türk demokrasisinin büyük partileri gelmiş oldukları yeni aşamada yeni duruma tam olarak ayak uyduramadıkları için birbirlerine uzak durmaya devam etmişlerdir. İslamcı partinin ümmetçi yaklaşımdan milletçi yaklaşıma yönelmesi, milliyetçi partinin sol karşıtlığından Türkçü çizgiye geri dönmesi, halkın partisinin sermayenin etkisinde zengin sınıfların partisi olmaya doğru yönlendirilmesi, laiklik adına sahillerdeki lövanten yapılanmanın temsilcisi konuma düşülmesiyle birlikte halkçı politikalardan vazgeçilmesi, Türk demokrasisinde siyasal ortamın alt üst olmasına neden olmuştur. İktidar partisinin yıllanmışlığı ve yıpranmayı savaş senaryoları ile aşmaya yönelmesi, laik bir devleti cihat senaryolarına doğru sürüklemiş, devletin temelinde var olan yurtta ve dünyada barış ilkesinden uzaklaşılması gibi ters bir durumun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Merkezi alanda güvenliğin temsilcisi olmaya çalışan bir ulus devletin, bölgedeki komşuların iç dünyasında ortaya çıkan sıcak çatışmalar ile yakından ilgilenmesi, güvenlikçi politikalardan savaşçı emperyal politikalara doğru ülkeyi sürüklemiş ve bu durumda iktidar partisi yeni bir kırılma noktası yaratmıştır. Osmanlı sonrasında meydana gelen otorite boşluğunu doldurma girişimlerinin Türkiye’yi komşuları ile savaşa sürüklemesi gibi bir durumun normal koşullarda barışçı Türk halkı tarafından kabul edilmesinin mümkün olmadığı son yıllardaki gelişmeler sonrasında bir kez daha anlaşılmıştır. Batının önde gelen devletlerinin emperyalist politikalarına Türkiye’nin alet olmasını beklemek gerçekçi bir tutum olamamıştır. Düveli Muazzama denilen büyük devletlerin emperyalizmine karşı mücadele ederek ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş çizgisinden gelen antiemperyalist tutumunu bugün de sürdürerek, Atatürk’ün komşu devletler ile bir araya gelerek gerçekleştirdiği bölgesel güvenlik ve işbirliği örgütlenmesine barış için öncelik verme zorundadır. Bu durum çok açık bir biçimde kesinleşmişken, hala bazı emperyalist senaryolar doğrultusunda Türkiye’nin savaşa yakın durması da, merkezi alanın güvenlik bekçisi Türkiye açısından yeni bir kırılma noktasını gündeme getirmiştir. Türkiye’de yaşayan herkesin iyi bilmesi gereken bu hususu, Türkiye’yi kullanmak isteyen emperyalistlerin de görmesi gerekmektedir.

 

         Küresel, bölgesel ve ülkesel alanlarda yaşanmakta olan değişiklikler çizgisinde önemli kırılma noktalarına sürüklenen Türkiye’nin böylesine bir dar boğazdan kurtulabilmesi için, kırılma noktalarını geride bırakacak yeni açılımlara gereksinmesi bulunmaktadır. Bu yeni açılımlar çok yeni yaklaşımlar da olabilir ama iyi bilinen eski yaklaşımların da bu gibi durumlarda yararlı sonuçlar sağlayabileceği gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Açılım adı altında ortaya saçılmaya, özerklik adına bölünmeye veya yerelleşme adına merkezden kopmaya gidebilen yaklaşımların ülkenin birliği ve ulusun bütünlüğü açısından ne gibi tehditler barındırdığının dikkate alınması gerekmektedir. Çözüm süreci diye ilan edilen kaos ya da karışıklık yaratma senaryolarına, artık Türk halkının alet olmaması gerekmektedir. Seçimlerden sonra yeni oluşan parlamentoda bu gibi sorunlara öncelik veren yeni yaklaşımlar ile siyasal partilerin koalisyon hükümetleri kurmaya yönelmeleri gerekmektedir. Biri iktidar olmak üzere üç muhalefet partisinin meclise girdiği yeni aşamada, ülkenin içinden geçmekte olduğu siyasal dönemecin iyi kavranması ve bu aşamadaki kırılma noktalarının iyi hesap edilmeleri gerekmektedir. Seçim sonrasında ortaya çıkan siyasal tablonun görünen ve görünmeyen yüzlerinin gerçekçi bir doğrultuda değerlendirilmesiyle yeni bir çıkış yolu yaratılabilecektir. Bütün yolların tükendiği bir aşamada yeni bir yolun bulunabilmesi ve bunun önünün açılabilmesi, ülkede var olan siyasal potansiyelin en üst düzeyde değerlendirilmesiyle mümkün olabilecektir. Her siyasal parti kendi siyasal aklını kullanarak bir çözüm üretmek istemekte ama geçmişten gelen birikimler ile yeni durumun sorunlarının aşılamadığı durumlarda yaratıcı yaklaşımlara gereksinme duyulduğunu herkesin artık görmesi gerekmektedir. Her parti içinde bulunulan kırılma noktaları ortamında siyasal empati yöntemleri ile diğer partilerin ne düşündüklerini iyi görmek ve bu yaklaşımları dikkate alarak ortak tutum ve çözüm üretmek durumundadır.

 

         Cumhuriyet rejiminin doksan yılı geride bırakarak yüzüncü yılına yaklaştığı bir aşamada, Türk devletinin yüz yıllık bir siyasal birikimi kullanma hakkı doğmaktadır. Yüzüncü yılın tamamlanması ve kurucu önderin ortaya koyduğu siyasal model ile Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşaması kuruluş modelinin iyi kavranmasına bağlı bulunmaktadır. Yaklaşık olarak bir asırlık dönemi geride bırakan Türkiye Cumhuriyeti devletinin içinden çıkan siyasal partiler, bugün Türk parlamentosundaki yerlerini alırlarken, hem böylesine büyük bir birikime sahip çıkmak ve kuruluş noktasından gelen model ile kırılma noktalarını aşarak geride bırakacak çözümleri ortaya koymak zorundadırlar. Yeni koşulların yaratmış olduğu kırılma noktalarının ülkedeki birlik ve beraberliği ortadan kaldırmasına izin vermemek üzere, kuruluş modelinden gelen birliktelik ve beraber yaşama olguları üzerinde öncelikle durulabilmelidir. İmparatorluk düzeninin emperyalist saldırılar sonrasında çökertilmesinden sonra geride kalan eski Osmanlı ahalisinin çağdaş bir ulus devlet ve üniter bir siyasal düzen çatısı altında bir araya getirilmesinde etkili olan kurucu modelin, bugünün koşullarında yeniden hatırlanmasında ulusal yarar vardır. Türk halkının serbest oyları ile parlamentoda temsil edilme şansını elde etmiş bulunan bütün siyasal partilerin bugünün koşulları ile geçmişten gelen siyasal birikimi birlikte değerlendirmesi gerekmektedir. Ancak böylesine çok yönlü bir yaklaşım ile Türk Devleti içine düşmüş bulunduğu siyasal çıkmazdan kurtulabilir. Birbirinden çok farklı çizgileri izleyen siyasal partiler çok yönlü yaklaşımlar aracılığı ile bir araya gelerek ortak bir hareket tarzı benimseyebilirler. Cumhuriyetin ellinci yılında İslamcı milli görüş partisi ile Atatürk’ün devlet kuran Halk Partisi arasında böylesine bir yaklaşımın geliştirilerek ve farklı dünyaların temsilcisi iki partinin bir araya gelerek bir milli koalisyon hükümeti kurduklarını bugünün siyasal partilerinin iyi incelemeleri gerekmektedir. Tarihi yanılgının aşılması olarak kamuoyuna yansıtılan İslamcı parti ile cumhuriyetçi halk partisinin ortaklığının bugünün meclisteki partileri için önemli bir örnek olduğunun hatırlanması ile yeni yaklaşımlar gündeme getirilebilecektir.

 

         Türkiye Cumhuriyeti, son seçimlerden sonra sahip olduğu parlamento yapısı içerisinde birbiriyle anlaşmaz görülen partilerin bir araya gelerek koalisyon hükümetleri kurabilmeleriyle demokrasi yolunda ilerleyebilecektir. Serbest seçimler yolu ile genel seçimlere yirmi partinin girmesi ve seçim sonrasında dört partinin parlamento çatısı altında yer almasıyla birlikte, meclis çoğunluğuna dayanan bir yeni hükümetin kurulabilmesi gerekmektedir. Demokrasinin yaşaması, farklı görüşteki bu partilerin bir araya gelerek ortak ilkeler ve programlar üzerinde anlaşmaya varmasıyla mümkün olabilecektir. Sağ ve sol ayırımının geride kaldığı yeni dönemde geçmişten gelen siyasal yapıların katı ya da sertliği ile değil ama bunların aşılmasıyla gündeme getirilebilecek yaklaşımlar sayesinde koalisyon hükümetleri kurulabilecektir. Her hükümetin avantajları kadar dezavantajları ile de siyasal partiler karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle, koalisyon ortaklıklarının ne getireceği ile birlikte neleri de götüreceğinin iyi hesaplanması gerekmektedir. Böylesine değerlendirmeler yapılırken ülke ve ulusun gereksinmeleri doğrultusunda her türlü riski göze alarak cesur girişimler ile koalisyon hükümetlerine yönelinebilecektir. Küresel emperyalizmin Türkiye’yi bir iç savaşa doğru Alevi-Sünni, laik-dinci, Türkçü-Kürtçü, Atatürkçü-İslamcı ya da sağcı-solcu gibi kutuplaşmalara sürükleyen politikalarının iyi değerlendirilmesiyle birlikte, bu gibi ayırımları aşarak ulusal çizgide görev yapabilecek koalisyon hükümetlerine Türkiye kavuşabilecektir. Ayrıca dış faktörlerin dayatmasıyla gündeme gelen Avrupacı-Amerikancı, ya da Almancı-İsrailci gibi ayırımların da artık geride bırakılarak aşılması gerekmektedir. Türkiye’nin dostu olduğunu söyleyen büyük devletlerin, Türk demokrasisinin istikrara kavuşması doğrultusunda bu gibi ayırımlarda ısrarcı olmaktan kaçınmaları ve baskı yapmamaları ülke barışı açısından zorunludur.

 

         Türkiye’nin bugün içine sürüklenmiş olduğu kırılma noktasında ayrılıklar ya da ayrıcalıkların değil ama bizi tarih sahnesinde bir ve birlik olmaya yönlendiren faktörlerin öncelikle dikkate alınmasıyla, Türk halkının birlikteliği devam ettirilebilecektir. Türkiye’yi yaklaşık bir yüzyıl ayakta tutan, imparatorluk sonrası ortaya çıkan ahali çeşitliliği çıkmazını aşmaya yardımcı olan ulusal-üniter ve merkezi devlet modeli üzerinde yeniden tam bir ittifak sağlanarak yola çıkılmasıyla bir çok engelin aşılabildiği görülecektir. Genel seçimlerin meydana çıkarmış olduğu kırılma noktalarının siyasal partiler arasında uzaklaşma yaratması gibi bir çıkmazın aşılmasında, bütün dünya emparyalistlerine karşı bir araya gelerek büyük bir ulusal kurtuluş savaşı veren Türk halkının birlikteliği her zaman için örnek alınmalıdır. Otuzdan fazla etnik kimliğin, üç büyük din mensuplarının ve diğer inanç ve kültür sahibi grupların imparatorluğun dağılması sonrasında, bir araya getirilerek bir ulus devlet çatısı altında bugünlere kadar ortak bir yaşam düzeni içerisinde varlıklarını sürdürebilmeleri, bugün için de örnek alınabilmelidir. İmparatorluklar yıkılırken, Türkler kendi ulus devletlerini Atatürk’ün önderliğinde başarılı bir biçimde kurarak bir asır boyunca iç savaş, kavga ve çatışma olmadan bugünlere kadar gelebilmişlerdir. Son dönemlerde yaşanan etnik terör olaylarının tamamen dış mihrakların emperyalist ve Siyonist devletlerin merkezi alandaki hegemonya planlarının uzantısı olarak gündeme gelmiş olduğu dikkate alınmalıdır. Türkiye’nin yeniden askeri yönetimlere muhtaç kalmaması, ara rejimler ya demokrasi dışı çözümlere gidilmemesi için ve konjonktürel süreçlerin zorlamasına karşı devlet ve toplumun iç istikrarının korunabilmesi ancak demokratik yollar ve yöntemler ile kurulacak koalisyon hükümetleri ile mümkün olabilecektir. Parlamento çatısı altındaki dört partinin aralarındaki görüş farklılıklarını bir yana bırakarak, ülke ve dünya gerçekleri doğrultusunda Türkiye Cumhuriyetini yeni hükümetine kavuşturmaları gerekmektedir. Karşı karşıya kalınan kırılma noktalarının geride bırakılması doğrultusunda, Türkiye Cumhuriyeti Devletini tarih sahnesine çıkarmış olan kurucu çıkış noktasının öncelikle hatırlanması sayesinde, bir çok zorluğun aşılabileceğinin partileri yöneten siyasal kadrolar tarafından iyi bilinmesi gerekmektedir.