TÜRKİYE VE BULGARİSTAN

TÜRKİYE VE BULGARİSTAN

         Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

          Dünyanın merkezi alanı ile ilgili haritalara bakıldığında, ortak bir tarihe sahip olan Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan devletinin fazlasıyla yakın komşu oldukları görülmektedir. Ne var ki, Türkiye ve Bulgaristan medyaları, bu kadar yakın komşuluğa rağmen her iki ülkenin ortak sınır komşuluğundan ortaya çıkan böylesine büyük bir yakınlığın, hiç de kamuoyuna yansımadığı ya da böylesine bir yansımanın emperyal merkezler ile siyasal çevreler tarafından kasıtlı olarak engellendiği görülmektedir. Haritada diz dize bir görünüm veren iki devletin jeopolitik konumlarının, her iki ülkenin halklarından saklanmaya çalışıldığı anlaşılmakta ve iki ülke üzerinde etkili olan siyasal güçlerin, bu iki yakın komşunun bir araya gelerek ortak hareket etmesinden çekindikleri anlaşılmaktadır. Bugün Türkiye’de yaşamakta olan normal bir vatandaş kapı komşusu Bulgaristan ile ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmadığı gibi, Bulgaristan da var olan basın ve medya kanallarında da Türkiye, diğer Balkan ülkelerinde olduğu gibi yeterince bir ağırlığa sahip olamamaktadır. Haritada var olan yakınlığın tamamen tersi bir uzaklık tarihten gelen aykırılıkların ve olumsuz gelişmelerin günümüzde de bilinçli bir çizgide devam ettirildiğini ortaya koymaktadır. Avrupa ya da dünya kamuoyunda da, Türkiye ve Bulgaristan birbirinden çok uzak görünmekte, geleceğe dönük senaryolarda ise bu iki sınır komşusu ülkenin birlikte yer alacağı bir yaklaşım, geçmişten gelen olumsuz alışkanlıklar nedeniyle yeni dönemin koşullarında gündeme gelmemektedir.

         

Ankara'nın eski Belediye başkanlarından Ali Dinçer, Bulgaristan’dan gelerek Kırşehir’e yerleşmiş bir göçmen ailenin evladı olarak, Türkiye Cumhuriyetinin Bulgaristan’dan gelen göçmenleri kabul etmemesi durumunda, Bulgaristan devletinin büyük çoğunluğunun Türk asıllı ailelerden oluşacağını ve bu nedenle de Bulgaristan’ın resmen olmasa bile, fiili bir Türk devleti olarak eninde sonunda Türkiye ile yakınlaşarak birlikte yeni bir yapılanmanın ortaya çıkabileceğini çeşitli dönemlerde dile getirmiştir. Bu ülkedeki Türk asıllı nüfusun çok fazla olması Bulgaristan devletini rahatsız ettiği gibi, Bulgaristan üzerinden hegemonya kurmak isteyen emperyal devletleri de Türk asıllı ailelerin, Türkiye’ye zorla göç ettirilmesi gibi senaryolara yönelmelerini sürekli olarak gündemde tutmuştur. Rus Çarlığının desteği ile Bulgar devleti kurulurken, büyük bir Türk katliamı bu ülkede yapılmış ve Türk asıllı insanlar korkutularak Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Bulgaristan denilen coğrafya da Türk asıllı nüfus yok edilmek istenmiştir. Bütün bu gibi girişimlere rağmen Müslüman Türk ailelerinin Hristiyan Bulgar ailelerinden daha çok çocuk yapmaları nedeniyle, bu ülkedeki Türk nüfus zamanla giderek artmış ve bu yüzden de yüz binlerce Osmanlı Türk’ü yeni Bulgar devletinin sınırları ötesindeki Türkiye’ye zorla gönderilmişlerdir. Bir anlamda etnik bir boşaltma senaryosu gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bulgaristan sahip olduğu coğrafyası ile güzel ve yaşanabilecek bir ülke olmasına rağmen, bu ülkeyi Türk asıllı aileler ile paylaşmak istemeyen bir etnik ırkçı yaklaşım, her dönem için Bulgaristan devlet yönetiminde etkili olmuştur. Osmanlı Devletinin güç kaybederek geri çekilmesi sürecinde Ruslar bu ülke ile yakından ilgilenmişler, Balkanlar’da Osmanlı hegemonyasına son verme doğrultusunda, Türk asıllı Osmanlı vatandaşlarının Anadolu yarımadasına doğru göçe zorlanmalarını ısrarla yönlendirmişlerdir.

         Türkiye Devletinin eski cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel, Türklerin Anadolu topraklarında ayakta kalabilmeleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecekte varlığını sürdürebilmesinin en önemli güvencesi olarak Balkan Devletleri ile Osmanlı döneminde olduğu gibi bir yakınlaşmanın örgütlenmesi gerektiğini dile getirmiştir. Bulgaristan’ın eski cumhurbaşkanlarından felsefe profesörü Jelu Jelev ile yakınlık kuran Süleyman Demirel, cumhurbaşkanlığı süresinde zaman zaman bir araya gelerek Balkan ülkeleri Cumhurbaşkanları platformunu örgütlemeye çalışmış ve böylece ikinci dünya savaşı öncesinde, Atatürk’ün gerçekleştirmeye çalıştığı Balkan Paktı benzeri bir bölgesel dayanışma oluşumunu yeniden canlandırmaya çalışmıştır. Etnik köken, dinsel inanç ve kültürel farklılıkların iç içe geçtiği bir Balkan coğrafyasında birlikteliğin ne kadar zor olduğunu gören Atatürk ve Süleyman Demirel gibi Türkiye Cumhurbaşkanlarının, Balkan ülkelerini bir araya getirerek merkezi coğrafya barışını tesis etmeye fazlasıyla önem verdikleri anlaşılmaktadır. Süleyman Demirel, Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar olabilmesinin ancak bir Balkan birlikteliği mümkün olabileceğini, aksi takdirde Orta Doğu ve Kafkasya coğrafyalarında çeşitli çatışmalara alet olabilecek bir Türkiye’nin sonunda Sevr antlaşmasının getirmiş olduğu parçalı haritalar doğrultusunda yeni bir Balkanizasyon süreci ile karşı karşıya kalarak parçalanabileceğini ve bu yüzden de Balkan ülkeleri ile sağlanabilecek bir bölgesel birlikteliğin, Balkanizasyon sürecinin Türkiye üzerinden Orta Doğu bölgesine yayılmasını önleyebileceğini de vurgulamıştır. Demirel, Balkan ülkeleri arasında gerçekleştirilecek bir cumhurbaşkanları platformu sayesinde her türlü ayrılığın üzerine çıkılarak, cumhurbaşkanlarının temsil edeceği bir devletler birlikteliği sayesinde bu kritik bölgeye emperyalist güçlerin müdahale edemeyeceğini vurgularken, Türkiye açısından Bulgaristan’ın önemini de dile getirerek bir Türkiye-Bulgaristan yakınlaşması ile atılacak adımların geleceğin Balkan Birliğinin öncüsü olabileceğini de ifade etmiştir.

         Demirel, Bulgaristan üzerinden geliştirilecek bir Balkan birlikteliğini yarım yüzyıllık bir siyasetçi olarak gündeme getirirken, Türkiye Cumhuriyetinin eski dönemlerde olduğu gibi Araplar ile ya da Rusya Federasyonu sınırları içerisinde yer alan Türk cumhuriyetleri ile ve de Orta Asya ve Kafkasya’da bulunan Türk devletleri ile gerçekçi bir birliktelik oluşturamayacağını açıkça dile getirmekten çekinmemiştir. Arap milliyetçiliğinin çok güçlü olması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğu gibi bir Türk-Arap birlikte yaşam düzeninin yeniden kurulamayacağını, artık gelinen noktada Arap ülkelerinin bir büyük Arap Birliğine yöneleceğini, Osmanlı döneminde olduğu gibi bir ortak yaşamın aynı çatı altında yeniden mümkün olamayacağını belirtirken, Yeni Osmanlı vizyonunun ABD-İsrail ikilisinin gündeme getirmiş olduğu bir anti –Arap ve anti-Müslüman bölge yapılanmasının projesi olarak öne sürüldüğünü dolaylı olarak ifade etmiştir. Gerçekçi bir milli lider olarak uzun yıllar Türkiye’yi yönetmiş olan Süleyman Demirel, benzeri doğrultudaki bir eleştiriyi Türk dünyası için de dile getirmiş, Türkiye Cumhuriyetinin öncülüğünde bir büyük Türk Birliğinin kurulmasını bugünün koşullarında hayal olduğunu belirtmiştir. Ona göre, Ruslar Sovyetler birliğini bir Rus imparatorluğuna dönüştürerek hem Rusçayı hem de Kiril alfabesini Türk dünyasına öğreterek, bu büyük topluluğun Rus emperyalizminin denetimi altına girmesini sağladığını, Sovyetler Birliği döneminde Türklerin iyice Rus kültürünün etkisi altına girerek bir anlamda Ruslaştıklarını, bu nedenle de bağımsızlığını kazanan Türk devletleri, ya da Rusya Federasyonu içinde eyaletler olarak yer alan Türk devletleri ile Türkiye Cumhuriyetinin hemen bir araya gelerek eski Özbek hakanı olan Timurlenk’in ve Atatürk’ün hayali Büyük Türk Birliğinin kısa dönemde gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, Türk dünyasının Rus emperyalizminin baskısı altından kurtulmasının en az yüz yıllık bir mesele olduğunu geleceğe dönük bir mesaj olarak anlatmıştır. Bu doğrultuda ortaya çıkan Avrasya stratejilerini eleştirirken, önceliğin Balkan Birliğinde olması gerektiğini  vurgulamıştır.

Süleyman Demirel  soğuk savaş sonrasında küreselleşme akımı ile birlikte girilen Avrasya sürecinde bu yüzden bu dönemde Türk dünyası ile gerçekçi bir büyük birliğin örgütlenmesini değil ama Bulgaristan ile ortak adım atarak işe Balkan Birliği ile başlamanın doğru olacağını söylemiştir. Türkiye’yi yarım yüzyıla yakın bir süre yönetmiş olan Süleyman Demirel, Arap ülkeleri ve Türk devletleri ile yakınlaşmayı ya da bölgesel birlik oluşturmayı gerçekçi bulmadığını söylerken, bu coğrafyanın merkezi ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyetinin de merkezi alan barışı için Balkan ülkeleri ile birlikteliği savunmuştur. Kendisi de bir Balkan göçmeni ailenin evladı olan Türkiye’nin dokuzuncu cumhurbaşkanı, Balkan Birliği’ne giden gerçekçi politikanın ancak Türkiye ve Bulgaristan birlikteliği ile sağlanabileceğini dile getirmiştir. Eski Bulgar Cumhurbaşkanı Prof.Dr Jelu Jelev’i kendisine bölgesel partner seçen Demirel, bazı Balkan ülkelerinde cumhurbaşkanları zirveleri düzenleyerek, geleceğe dönük bir Balkan Birlikteliğinin temellerini atmaya çaba göstermiştir. Demirel gibi bir Balkan çocuğu olan Atatürk de, benzeri bir yaklaşımı Hitler ve Mussolini gibi iki büyük diktatörün doğu bölgelerine açılarak merkezi alanda imparatorluklar oluşturma girişimlerine karşı acilen bir Balkan Paktı kurmaya girişmiştir. Balkan ülkeleri ile sağlanacak birlikteliğin,hem Osmanlı İmparatorluğu sonrasında ortaya çıkan otorite boşluğunun doldurulmasında, hem de imparatorluk sonrası aşamada tarih sahnesine çıkmış olan merkezi Türk devleti olarak Türkiye Cumhuriyetinin güçlenmesinde yarar sağladığı görülmüştür. Atatürk’ün Hitler ve Mussolini’ye karşı denediği bu girişimin sonraki dönemlerde Demirel gibi başka bir cumhurbaşkanı tarafından da benimsenmesi, bu yaklaşımın dünya ve bölge dengeleri açısından doğru bir tutum olduğunu göstermektedir.

         Türkiye’nin Balkan siyaseti hep eski Osmanlı birikimi üzerine kurulmuş ve şimdiye kadar Hristiyan Avrupa’ya İslam dünyası içinden çıkan bir Müslüman devletin tepkisi çizgisinde hep din ağırlıklı olmuştur. Avrupa tarihinin bir dinler kavgası ya da mezhepler çekişmesi ile dolu olması yüzünden benzeri bir tutumun Türkiye’nin Balkan politikalarında yarar sağlayacağı düşünülmüş ama böylesine bir yaklaşımdan istenen sonuçlar elde edilememiştir. Türkiye’de Balkanlar söz konusu olduğunda hemen İslami ağırlıklı olarak Bosna öne çıkarılmış ama Bosna üzerinden geliştirilen İslami politikalar ile Balkan ülkeleri üzerinde yeterince ağırlık sağlanamamıştır. Bosna Vatikan’a karşı Avrupa’nın ortasında öne çıkarılırken İsrail ve ABD‘nin Avrupa karşıtı politikalarının etkisi altında kalınmış, nüfusunun tamamı Arnavut olan Kosova’nın Arnavutluk ile birleşmesi doğrultusunda İslamcı politikalar yeterince etki sağlayamamış, aksine NATO ağırlıklı politikalar ile ABD’nin Kosova’yı bir askeri üs haline dönüştürmesinde bölgedeki Türk ağırlığı kullanılmıştır. Avrupa Birliği Balkan ülkelerini içine alarak Osmanlı birikimi İslam kültürünün temizlenmesine öncelik verirken, ABD ve İsrail ikilisi de Vatikan ve Avrupa Birliği işbirliği ile uygulama alanına getirilen bu yaklaşıma, ABD-İsrail ikilisi Türk devletini Avrupa kıtasına karşı kullanarak önlemeye çalışmıştır. Bu yüzden Türkiye’de yeni Osmanlıcılık adı altında bir hareket örgütlenerek eski Osmanlı ülkelerinde Avrupa emperyalizminin önü kesilmeye uğraşılmıştır. İslamcı politikalar Bosna, Arnavutluk ve Kosova’nın Avrupa Birliğinden uzak kalmasına katkı sağlamış ama bu Balkan ülkelerinin dış dünyaya karşı Türkiye ile gerçekçi bir dayanışma düzenine kavuşmalarına yardımcı olamamıştır. Bosnalıların İslam kimliği ile hareket etmeleri, Arnavutların katı bir milliyetçi siyaset izlemeleri ya da ABD’nin Kosova’da kendi askeri politikaları uygulaması yüzünden, bu ülkeler ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak bir dayanışma düzeni kurulamamıştır. Demirel’in Bulgaristan ile gerçekleştirmek istediği realist politik yaklaşımlar çerçevesinde Türkiye, Bulgaristan gibi Hristiyan bir ülkenin içinde yaşayan birkaç milyonluk Türk nüfusun ağırlığı sayesinde, Balkanlara yönelik yeni bir politik işbirliği düzeni gündeme getirebilecekken, büyük çoğunluğu Hristiyan olan Balkan ülkelerinde İslamcı politikalar ya da Yeni Osmanlıcı yaklaşımlar ile şimdiye kadar hiçbir ciddi bir sonuç alamamıştır.

         Dünya haritasını okuma bilimi olarak Jeopolitik bilimi, Avrasya bölgesini dünyanın merkezi alanı olarak açıklamaktadır. Buna göre, dünyaya egemen olmak isteyen emperyalist güçler Orta Doğu denilen merkezi alana egemen olmak zorundadırlar. Ne var ki, bu alana egemen olabilmenin yolu da gene jeopolitik konum gereği Balkanlarda etkinlik sağlamak ile mümkün görünmektedir. Tarih boyunca Balkanlara egemen olan gücün aynı zamanda Orta Doğu ve çevresinde yer alan merkezi coğrafyaya da hakim olduğu öne görülmektedir. Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bir devlet adamı olarak bu gerçeği bildiği için, Türkiye Cumhuriyetinin yoluna devam edebilmesinin ancak Balkan ülkeleri ile yakınlaşma sayesinde mümkün olabileceğini açıkça ifade etmekten çekinmemiştir. Balkanlar, batı dünyasının doğuya açılan kapısı olarak görülmekte ve bu yüzden Almanya, İngiltere ve Fransa gibi batının emperyalist devletleri arasında sürekli bir çekişme alanı olmaktadır. Türkiye’nin Avrupa’ya sırtını dönmesi ya da Balkanları ihmal ederek yeni dış politikalar uygulamaya başlaması yüzünden, Türkiye Orta Doğu bataklığına saplanmak durumunda kalmıştır. Batının önde gelen emperyal ülkeleri ile onların orta dünyadaki uzantısı olan İsrail, Türkiye’yi hem Orta Doğu’da İran’a karşı hem de Kafkasya ve Hazar bölgelerinde Rusya’ya karşı kullanabilmenin hesaplarını yaparken, Türkiye’nin iyice Balkanlar’dan kopmasına yol açmaktadırlar. Balkanlar’dan kopan bir Türkiye şimdilerde İngiliz politikaları ile Batı Asya Birliği diye bir bölgesel oluşumun içine çekilerek iyice Avrupa’dan koparılmaya çalışılmaktadır. Bu tür siyasal oluşumlar yüzünden Türkiye Cumhuriyeti giderek daha fazla sıkışmakta ve içinde bulunduğu bölgede bir Balkan dengesine giderek daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Şimdiye kadar ABD-İsrail ikilisinin istediği doğrultularda geliştirilen Balkan politikalarının hiçbir işe yaramaması yüzünden Türkiye’nin yeni dönemde daha farklı Balkan politikaları geliştirmesi zorunlu olmaktadır.

         Türkiye’nin Balkanlar denilince eskisi gibi Bosna ya da Kosova ağırlıklı politikalara değil ama yeni dönemde Türkiye Cumhuriyetinin Türklük yapısından gelen modelini destekleyecek bir yeni yaklaşımın Bulgaristan üzerinden geliştirilebilmesi mümkün olabilecektir. Balkan ülkeleri içerisinde Türk dünyasının bir parçası olan Bulgaristan ile sağlanacak yakınlık, batının önde gelen emperyalist devletlerin Balkanlarda giderek artan baskılarına karşı yeni dengelerin oluşturulmasına giden yolu açabilecek ve böylece Türk dış politikasında Bulgaristan tıpkı Azerbaycan gibi ağırlıklı ve öncelikli yeni bir konuma sahip olabilecektir. Hristiyan ağırlıklı Balkanlar’da Türkiye’nin İslamcı politikalar ile şimdiye kadar yeterince ağırlık elde edemediği görülmüş, bu nedenle Türkçü politikaların öne çıkması zorunluluğu kendiliğinden gündeme gelmiştir. Bu durumu Türkiye’den önce fark eden Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye özel bir heyet göndererek, Türk devletine yeni dönemde eskisinden çok farklı bir yapılanma önerisini gündeme getirmiştir. Amerikalı uzmanlar ve devlet görevlilerinden oluşan bir özel heyet, Türk siyasetinin önde gelen bazı isimleri ile görüşerek, Wilson prensipleri içinde yer alan Ermenistan ve Kürdistan devletlerinin Doğu Anadolu’da kurulabilmesi için Türkiye’nin Doğu Anadolu’dan vazgeçmesini ve bunun karşılığında da Türkiye’ye Bulgaristan’ın verilmesini önermişlerdir. Ankara kulislerinde uzun süre tartışılan bu yeni Amerikan önerisinin dayandığı nokta, Bulgaristan’da var olan birkaç milyonluk Türk varlığı olmuştur. Tarihten gelen süreç içerisinde Türk dünyasının içinden çıkan Bulgarlar ilk devletlerini Hazar bölgesinde kurmuşlar, daha sonraları da Rusların bölgeye egemen olma politikaları doğrultusunda Avrupa kıtasına doğru kaydırılarak, Osmanlı imparatorluğunun parçalanması sürecinde Hristiyan kimlikleri ile kullanılmışlardır. Bugün Avrupa kıtasında devlet sahibi olan Bulgarlar aslında tıpkı Macarlar, Finliler, Estonlar gibi Ural-Altay bölgesindeki Türk topluluklarının içinden çıkmışlardır. Amerikalılar yeni dönemde bu doğrultuda politikalar geliştirirken ve Hazar bölgesine girme doğrultusunda Wilson prensiplerini uygularken, Doğu Anadolu ile Bulgaristan’ı takas ederek Türkiye’yi batıya kaydırmak istemektedirler.

         Türkiye içinde bulunduğu coğrafya da etrafına bakarken, soğuk savaş döneminden kalma alışkanlıklar ile hareket etmekte ve yanı başındaki Bulgaristan’ı Türk dünyasının bir parçası olarak kendisine yakın bir komşu olarak görmezken, Bosna’dan başlayarak Kırgızistan’a kadar uzanan bir büyük Avrasya coğrafyasındaki uzak komşuları ile bir şeyler yapmaya çalışmakta ve bu yüzden de başarılı sonuçlar alamamaktadır. Bosnalılar din kardeşliğinden öteye gidemezken, Kosova yeni bir Amerikan eyaleti yapılanmasına doğru yönlendirilirken, Arnavutluk Müslüman kimliği ile Hristiyan Avrupa’yı tam ortasından ayırırken, sınır komşusu Bulgaristan devletini  kuran Bulgar halkının Ural-Altay bölgesinden çıkan Türk dünyası kökenli bir akraba toplum olduğunu Türkiye kamuoyu görememekte ve batılı emperyal merkezler Bulgaristan ile Türkiye’nin arasını açabilmek için de ellerinden gelen her yolu denemektedirler. Osmanlı İmparatorluğunun Balkanizasyon süreci ile yıkılması için bir Bulgar devleti yaratılma yoluna gidilirken, Bulgar devleti ile  önce Osmanlı devleti daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti arasında giderek genişleyen bir mesafe konulmasına dikkat edilmiş ve bu iki akraba toplumun uzaklaştırılması için her yol denenmiştir. Türkiye’nin batıya açılan iki sınır komşusundan birisi olan Bulgar devletinin, hala eski Sovyet bloku devam ediyormuş gibi bir çizgiye çekilerek Türkiye’den uzak tutulmaya çalışıldığı artık iyice kesinlik kazanmış ve Süleyman Demirel gibi bir Türk cumhurbaşkanının böylesine bir siyasal oyunu bozmak üzere Bulgar meslektaşı ile birlikte hareket etmek zorunda kaldığı görülmüştür. Tarihten gelen bağlar doğrultusunda en az Azerbaycan kadar Türkiye’ye yakın olması gereken Bulgaristan’ın, Hristiyanlık ve Kiril alfabesi oyunları ile Rusya üzerinden Slav dünyasının kontrolü altında tutulmasına özellikle dikkat edilmiştir.

         Şimdiye kadar engellenen Türk-Bulgar işbirliği, hem uluslararası konjonktürün yansımaları hem de Bulgaristan’da yaşanmakta olan siyasal gelişmeler ile yeniden gündeme gelmiştir. Sovyetler Birliğinin ve Varşova paktının dağılması üzerine Bulgaristan Hristiyan kimliği ile Avrupa Birliğine yönlendirilmiş ve Romanya gibi bir kuzey komşu ile birlikte Avrupa Birliğinin Karadeniz kıyı şeridini oluşturmak üzere Avrupa çatısı altında tam üye olarak kabul edilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sürecinde Macaristan üzerinden Almanya ve Osmanlı devleti ile ortak hareket eden Bulgaristan, Rus etkisinden kurtulduktan sonra yeniden Alman etki alanı içerisine sürüklenmiştir. Avrupa Birliği oluşumunun zaman içerisinde Büyük Almanya yapılanmasına dönüşmesi ile birlikte, Almanya ‘nın yeniden Ostpolitik adını taşıyan doğuya açılma politikalarına yöneldiği bir aşamada, bu kez de batı merkezleri üzerinden Bulgaristan ve Türkiye yakınlığı önlenmeye çalışılmış ve bu iki ülkenin Balkanlar’da yapıcı bir işbirliğine yönelmesini Avrupa Birliğinin patronu konumundaki Almanya önlemek için her yolu denemiştir. Sofya-Berlin arasında öncelikle açılan otoyol iki ülke arasından doğrudan bir ulaşım koridoru sağlamış, arabasına binen Alman turist için Bulgaristan Büyük Almanya’nın Karadeniz kıyı şeride haline dönüştürülmüştür. Sosyalist dönemde sanayileşmesi engellenen Bulgaristan, Avrupa Birliği döneminde tıpkı Yunanistan gibi bir turizm ülkesi olmaya doğru yönlendirilirken, Varna ve Burgaz arasında kalan kıyı şeridinde yeni sahil kentleri inşa edilerek, Bulgaristan Avrupa kıtasının yeni turizm ülkesi olmaya doğru sürüklenmiştir. Ruslar gibi emperyal davranan Almanlar da, bu Karadeniz ülkesinin ekonomik bağımsızlığını kazanmasını istememiş, genç ve orta yaşlı çalışan nüfusun büyük bölümünün batı Avrupa bölgelerinde yer alan sanayi kentlerine göç etmesinin yolları açılmıştır. Bulgaristan Romanya ile birlikte Avrupa Birliği’ne tam üye olurken sahip olduğu on milyonluk nüfusunun üç milyonunu kaybetmiş ve bu küçük ülke daha gelişmek için Avrupa çatısı altına girerken aksi bir doğrultuda daha da küçülmek durumunda bırakılmıştır. Bugün Bulgaristan ülkesi gezildiği zaman, kent merkezlerinde oturan yoksul ve işsiz insanların batı Avrupa’ya çalışmak için giden akrabalarından para bekledikleri görülmekte, kırsal alandaki nüfusun ise eskisine oranla daha da yoksullaşarak iyice geri gittiği göze çarpmaktadır.

         Türklerin tarihi kardeşleri olan Bulgarların soğuk savaş sonrasında yeniden Osmanlı döneminde olduğu gibi Türkiye’ye yönelmesi çeşitli manevralar ile önlenirken, dünyanın her ülkesine giden Türk şirketlerinin ve iş adamlarının bu yakın sınır komşusu olan ülkeye gitmeleri desteklenmemiştir. Kongo’dan Kolombiya’ya Fas’tan Endonezya’ya kadar dünyanın bütün ülkelerine açılan Türk ekonomisinin, Türkiye’nin sınır komşusu olan Bulgaristan’a açılmasına izin verilmemiş ve bu yüzden de Bulgar devleti Rusya’nın kucağından kalktıktan sonra Almanya’nın kucağına oturmak zorunda kalmıştır. Rusların kültür emperyalizmi uygulayarak Slavlaştırdıkları ve böylece kendi baskıları altına aldıkları Bulgaristan günümüzde benzeri bir emperyal müdahaleye Almanya üzerinden maruz kalmaktadır. Arabasına binen her Alman birkaç saat sonra Bulgaristan’a ulaşırken, Avrupa Birliği Büyük Almanya projesinin Karadeniz kıyılarına ulaşması doğrultusunda dolaylı yollardan destek sağlamaktadır. Rusların sıcak denizlere inme stratejisine yıllarca basamak olarak hizmet eden Bulgaristan, bugün başka bir konjonktür içerisinde Büyük Almanya oluşumunun yeni eyaleti olarak gündeme gelmektedir. Almanlar bu ülkeye sanayi getirmezken, Karadeniz kıyılarında turizmin gelişmesine katkı sağlayarak, Türkiye ve Rusya’nın Karadeniz’deki varlıkları ile yeni dönem rekabeti içerisine girmektedirler. Bulgaristan Avrupa Birliğine girdikten sonra en büyük yatırımlarını Karadeniz kıyısındaki turizm kentleri için yaparak, Avrupa emperyalizminin buralara doğru genişlemesinde yeni bir atlama tahtası konumuna gelmiştir. Böylece Bulgar devleti de ekonomik açıdan tıpkı Yunanistan gibi turizm gelirlerine mahkûm edilmiş, batı Avrupa’ya göç eden üç milyon Bulgar işçisinin göndereceği dövizler ile Bulgar ekonomisi borç batağından kurtarılmaya çalışılmıştır. Bacasız sanayi olarak lanse edilen turizmin Bulgar ekonomisini kurtarabilmesinin pek de mümkün olmadığı, Karadeniz kıyısındaki otellerin kısa süren yaz ayları nedeniyle boş kalması ile anlaşılmıştır.

         Bulgaristan’da birkaç milyon Türk asıllı insan yaşarken, bu rakamdan daha fazla Bulgaristan Türk’ü bugünün Türkiye’sinde yaşamaktadır. Rus emperyalizminin baskıları yüzünden Bulgaristan’dan dönem dönem kovularak zorla Türkiye’ye gönderilen yüz binlerce Türk insanı, bugünün Türkiye’sinde önemli bir varlığı temsil ederken geldikleri ülke olan Bulgaristan’dan kopuk bir yaşamı sürdürmektedirler. Soğuk savaş döneminin gerginlikleri yüzünden ortaya çıkan bu olumsuz durumun, yeni dönemde aşılması gerekirken batılı ülkelerin emperyal baskıları yüzünden Türkiye’de yaşayan Bulgaristan Türkleri iki ülke arasında doğru dürüst bir köprü oluşturamamışlardır Göçmen derneklerinde batılı ülkelere yakın bazı kadroların ön planda yer alması da etkili bir işbirliğinin gelişmesini önlemiştir. Türkiye Anadolu’ya hapsedilirken Bulgaristan ve Türkiye arasında Türk dünyası işbirliği projeleri doğrultusunda yeni tür ilişkilerin geliştirilmesi batılı insiyatiflerin ve Rus lobilerinin baskıları ile önlenmeye çalışılmıştır. Bulgaristan’dan göç eden Türklerin arasından çıkan iş adamları başka ülkelere doğru yönlendirilirken, Türk devleti kadroları içerisinde yer alan Bulgaristan göçmeni Türkler de soğuk savaş dönemi alışkanlıkları doğrultusunda gene eskisi gibi, ABD ve İsrail ikilisinin geliştirmiş olduğu batılı politikaların uygulayıcısı konumunda hareket etmişlerdir. Bir çok Bulgaristan göçmeni Türk, Türkiye toplumu, devleti ve siyaseti içinde etkili konumlara gelmelerine rağmen, Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin geliştirilmesi çizgisinde yeterince etkili olamamışlardır. Bulgaristan göçmenleri arasında yer alan bazı Musevi asıllı kişilerin ise, daha çok İsrail lobileri ile yakın ilişkiler içerisinde oldukları ve bu yüzden de Türkiye ve Bulgaristan yakınlaşmasına karşı mesafeli durdukları görülmüştür. Büyük İsrail politikaları ABD desteği ile Balkanlara taşındığı zaman Bulgaristan ve Türkiye de yaşayan Musevi asıllı insanların, bir Türk-Bulgar kardeşliği doğrultusunda değil ama tarihten gelen Balkan Museviliğinin günümüzdeki uzantısı olan çizgiler doğrultusunda hareket ettikleri belirginlik kazanmıştır. Bu durum da, Türk-Bulgar ilişkilerinin yeterli bir çizgide gelişmesi açısından önemli bir engel oluşturmuştur.

         Uluslararası konjonktürel gelişmeler iki sınır komşusu ülke olarak Türkiye ve Bulgaristan’ı birbirinden uzak tutarken, Bulgaristan’daki Türk varlığı konusunda olumlu gelişmeler gündeme gelmiştir. Nüfusunun yarısından fazlası göçmen olan Türkiye’de Bulgaristan göçmenlerinin güçlü bir lobi oluşturmalarına batılı güçler izin vermemiş ama, Bulgaristan’da yaşayan Türkler zaman içerisinde çoğalarak güçlü bir lobi oluşturma şansını elde etmişlerdir. Soğuk savaş döneminde Bulgaristan Türklerini Sovyet yayılmacılığına karşı batılı emperyal ülkeler desteklemişler ve bu yüzden de Rus emperyalizmi önemli sayıda Bulgaristan Türk’ünün bu ülkeden kovulmasına destek vermiştir. Komünizmin bütün ağırlığını yaşayan Bulgaristan Türkleri, Türkiye’ye gelerek ayakta kalmaya çalışmışlardır. Sosyalist rejim altında ayrı örgütlenmelerine izin verilmeyen Bulgaristan Türkleri Bulgar komünist partisi içinde yer almışlar ama soğuk savaş bitince kendi yollarını ayırarak, Hak ve Özgürlükler hareketi adı altında Bulgaristan Türklerinin yeni dönemdeki özgür ve bağımsız yolunu geliştirmeye çalışmışlardır. Balkanlar’da Sovyet baskısı devam ederken, kimliğini kaybeden Bulgaristan Türkleri soğuk savaş sonrasında yeniden kendi kimlikleri ile ortaya çıkarak, kendi ana yurtları olan Bulgaristan’ın geleceğinde etkili olabilmenin yollarını aramaya başlamışlardır. Yoğun Sovyet baskısının en etkili olduğu ülke olarak Bulgaristan uzun süre bir Rus eyaleti konumunda yönlendirilmiş ama, Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında bu durum sona ermiştir. Küresel dönemin siyasal gelişmelerinin etkileri ile Bulgaristan Türkleri ayrı bir siyasal parti olarak ortaya çıkarak kendi hak ve çıkarlarını savunmaya başlamışlardır.

         Sovyetler Birliği sonrasında, Türkçe gazete ve dergilerin Bulgaristan’da yayınlanmasına izin verildikten sonra kendine gelen Bulgaristan Türkleri, Türkiye’deki kardeşlerinden daha hızlı bir örgütlenme içerisine girerek kısa zamanda kendi partilerini kurmuşlar ve Bulgaristan siyasetinde önemli bir konum kazanarak koalisyonlara ortak olmuşlardır. Hak ve Özgürlükler partisinin katıldığı koalisyon hükümetleri, bu ülkedeki Türk-Bulgar kardeşliğini siyaset alanına taşımış ve Komünist dönemden gelen çekişme ve ihtilafların kısa zamanda aşılarak geride bırakılması sağlanmıştır. Eskiden Türklere karşı asimilasyon politikalarını kararlı bir biçimde uygulayan Bulgaristan devleti yeni dönemde Türkleri de yönetime alarak yumuşama sağlamış ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci tamamlandıktan sonra da uluslararası alandaki insan hakları koruma kurumlarından Bulgar Türklerinin Avrupa standartlarında yararlanmaları sağlanmıştır. Yeni dönemde Türk okullarının açılmasıyla birlikte Bulgaristan Türkleri bir yeniden doğma dönemine girmiştir. Türk okullarında Türkçe okuyarak yetişen genç Bulgaristan Türkleri, dünyaya Türk kimliği ile bakmaya başlayınca, bu ülkedeki atıl Türk potansiyelinin kısa zamanda etkili bir biçimde devreye girmesi sağlanmıştır. Tarla ve toprakları eski rejimde ellerinden alınmış olan Türkler, Bulgaristan’ın yeniden tarım alanında harekete geçmesinde etkili olmaya başlamışlardır. Asimilasyon süreci yeni dönemde geride kalırken, isim değişiklikleriyle Türkleri gavurlaştırma girişimlerine de son verilmiştir. Yirminci yüzyılın tam ortalarında ve sonuna doğru gerçekleştirilen iki büyük göç dalgasıyla, Bulgaristan Türklerinin sayıları azaltılmaya çalışılmış ama Bulgaristan Türkleri vatanlarından vazgeçmemişler ve ülkeleri ile bağlarını sonuna kadar korumaya çaba göstermişlerdir. Yüzbinlerce Türk’ün göçe zorlanması, Bulgar Türklüğünü sona erdirmemiş aksine tersine bir etki yaratarak, Bulgaristan Türklerini daha bilinçli olarak davranmaya doğru yönlendirmiştir. Rusya uydusu bir rejimin sürekli olarak Türkleri Bulgaristan’dan kovması dönemi sona ererken, geleceğin dünyasında Bulgaristan Türkleri için daha özgür bir gelecek gündeme gelmiştir. Özgürleşen Türkler siyasal haklarına sahip çıkarlarken, Bulgar siyasetinde etkin olacak kadar güçlü bir partileşme olgusunu Hak ve Özgürlükler Partisinin iktidar ortağı olmasıyla ortaya koymuşlardır. Türklerin Bulgaristan siyasetinde etkisinin artması üzerine Türk düşmanı bir ırkçı milliyetçilik tepki olarak öne çıkartılmıştır.

          Bulgar devleti, Romanya ile birlikte Avrupa Birliğine tam üye olurken Hrıstıyan kimliği sayesinde böylesine bir konum elde etmiştir. Bu durumda, Bulgaristan Türkleri Müslüman kimlikleri ile geride bırakılmaya çalışılmış ama bu ülkede etkin olan Musevi ve diğer Hristiyan toplulukların devreye girmesiyle birlikte konu insan hakları bağlamında çözülmeye çalışılmıştır. Küreselleşme sürecinde bütün Türk ve İslam ülkelerinde örgütlenen Türkiye’deki İslamcı cemaatlerin, Bulgaristan gibi kapı komşusu bir ülkede örgütlenmemesi, okul açmaması ya da ekonomik yatırımlar yapmaması da üzerinde düşünülmesi gereken bir durumu öne çıkarmaktadır. Siyasetin normal koşulları dışında özel bir durumun bu ülkede olması, Bulgaristan konusunda özel bir değerlendirme yapılmasını gerekli kılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki varlığının ana merkezlerinden birisi olan Bulgaristan’ın Türkiye’nin Balkan politikaları içerisinde gene eskisi gibi ağırlıklı olmasının sağlanması gerekliliği artık iyice kesinlik kazanmıştır. Bulgaristan Türkleri arasında var olan yüksek işsizlik oranı ve yoksulluk düzeyinin de benzeri bir yüksekliğe sahip olması da öncelikle dikkate alınması gereken konular olarak bugünün yöneticilerinin önünde durmaktadır. Türkiye’nin daha aktif bir dış politika ile Bulgaristan’a yaklaşması sayesinde Bulgaristan Türklerinin milli kimlik, din eğitimi, din adamlarının yetiştirilmesi, eğitim ve öğretimde çağdaş düzeyin yakalanması, vakıflar ve vakıf malları, işsizlik, sosyal yardımlar gibi sorunlarının elbirliği ile çözüme kavuşturulması açısından da olumlu sonuçlar alınabilecektir. Unutmamak gerekir ki, Balkanlar’da Türkiye’den sonra en fazla Türk asıllı insanın yaşadığı ülke Bulgaristan’dır ve bu yönü ile de Bulgaristan konusunun Türk dış politikasında en az Bosna ya da Kosova kadar önde gelen bir yere sahip olması gerekmektedir.

 

         Daha önceki yıllarda Bulgaristan’dan kovulmuş olan Türklerin bir kısmının Bulgaristan’a dönüşü yeni bir başlangıcın ilk adımları olabilir. Bu doğrultuda Avrupa Birliği üyesi olan Bulgaristan devletinin eski vatandaşları Avrupa vatandaşlığı statüsü elde ederek, geçmişten gelen bütün hak ve özgürlüklerini mal varlıkları ile beraber elde edebilirler. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti ve Bulgaristan devleti arasında yeni resmi antlaşmalar yapılarak uygulamaya konabilir. Kronikleşen bütün sorunların aşılmasında yeni bir yaklaşım devreye sokularak her iki ülkenin çıkarlarını üst düzeyde koruyabilecek yeni adımlar atılabilir. Göç ve asimilasyon politikalarının geride bırakıldığı yeni bir dönem, tıpkı Jelu Jelev ve Süleyman Demirel birlikteliğinde olduğu gibi dostça bir yaklaşım ile mümkün olabilecektir. Türkiye, böylece Anadolu toprakları üzerindeki varlığını korurken, Bulgaristan ile sağladığı dayanışmadan daha fazla yararlanarak kendini koruyabilecek, Bulgaristan ise yeni girdiği Avrupa Topluluğu içerisinde eriyip gitme gibi bir dağılma senaryosundan kurtulabilecektir. Avrupa Birliği içinde geliştirilen bölge devletçikleri yaklaşımı doğrultusunda Varna merkezli Tuna Cumhuriyeti, Edirne ve Kırcaali merkezli Trakya Cumhuriyeti ve Vidin merkezli Çingene Cumhuriyeti gibi küçük devletçiklerin Bulgaristan toprakları üzerinde yeni bir Balkanizasyon sürecinde gündeme getirilerek Bulgaristan’ın ortadan kaldırılması girişimlerine karşı, Bulgar devleti kendini savunurken Türkiye ile sağlanan yakın işbirliğinden faydalanabilecektir. Yeni dönemde sağlanacak Türkiye ve Bulgaristan yakınlaşması yeniden Balkanlar’da tırmanışa geçen emperyal savaş senaryolarının önlenmesinde de etkili olabilecek ve gelecekte büyük bir Balkan Birliğinin tıpkı Atatürk’ün Balkan Paktı gibi öne çıkarılarak, emperyal savaşların bu bölgede muhtemel gelişmelerini önleyebilecektir. Osmanlı İmparatorluğunun ana vatanı olan Balkanlar’da gerçekleştirilecek büyük bir bölgesel birliğin tesisinde, Türkiye Cumhuriyeti ve Bulgaristan yakınlaşması esas adım olacaktır. Bulgaristan Türkleri ile Türkiye’de yaşayan Bulgaristan göçmenleri, yeni bir dünya savaşını önleyecek doğrultuda böylesine bir yakınlaşmanın mimarları olabilmelidirler. Bulgaristan bakir bir ülke olarak, Türklerin geniş birlikteliğinden ortaya çıkacak olumlu sonuçları ve yatırımları beklemektedir.