YENİ OSMANLICILIK ARAYIŞLARI

YENİ OSMANLICILIK ARAYIŞLARI

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN  

          Türkiye Cumhuriyetinde normal gelişim süreci devam edip giderken, son yıllarda bir “Yeni Osmanlı “ kavramı öne çıkarılarak, bu doğrultuda bazı girişimlerin ve tartışmaların birbiri ardı sıra gündeme getirildiği yeni bir aşamadan geçilmektedir. Eski dönemde var olmayan böylesine bir yeni yaklaşımın giderek Osmanlı dönemine doğru yönlendirildiği yeni aşamada, Türkiye cumhuriyeti kuruluşundan bu yana geçen yaklaşık bir yüzyıllık dönemde hiç de alışık olmadığı bir çıkmaz ile karşı karşıya kalmıştır. Cumhuriyet rejimi devam ederken ve Türk ulusu cumhuriyet devletinin çatısı altında yaşamını sürdürürken, neredeyse cumhuriyet rejimini inkâr edecek düzeyde bir Osmanlıcılık arayışı giderek, cumhuriyet düzeni karşısına alacak bir derecede gelişerek toplumu ve devlet düzenini derinlerden etkilemeye başlamıştır. Yirminci yüzyıl koşullarında görülmeyen böylesine bir tartışma eğilimi, yirmi birinci yüzyılın başlamasıyla birlikte giderek öne çıkmış ve Türk toplumunun geleceğini etkileyecek derecede etkilerini günlük yaşam üzerinde göstermeye başlamıştır. Yeni kuşaklar gençliğin heyecanı ile böylesine bir tartışma ortamının etkisi altında kalırken ve onların giderek cumhuriyete sahip çıkması gereken toplumsal güçler olmaları beklenirken, geçmişe dönük bir Osmanlı arayışı doğrultusunda, Türk toplumunun geleceğini din baskısının egemen olduğu orta çağ döneminin karanlıklarında aramaya yönlendirilmişlerdir. Yaşanmakta olan yeni uluslararası konjonktürün etkileriyle gündeme gelen böylesine bir post modern geriye dönüş hareketi, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsız geleceğini etkileyecek bir düzeyde bugünün siyasetinin ana akımlarından birisi haline gelmiştir.

 

         Yeni Osmanlıcılık hareketini anlayabilmek için öncelikle Osmanlıcılık kavramını ve bu kavramın kaynaklanmış olduğu Osmanlı İmparatorluğu gibi bir devlet modelinin dünya tarihi içinde nasıl ortaya çıktığını iyi bilmek gerekmektedir. Gerçek adı büyük devlet anlamında “Devleti Aliye “ olan Osmanlı İmparatorluğu, dünyanın jeopolitik merkezinde yedi asır sürmüş olan bir hükümranlığın adıdır. Asya kıtasının çeşitli bölgelerinden gelen Türkmen kavimlerinin göçleri Selçuklu İmparatorluğu döneminde ön Asya ülkelerini Türkleştirmiş ve daha sonraları da bu yapılanmanın içinden çıkan Osmanlı beyliği giderek büyümüş, zamanla içinden çıktığı Anadolu yarımadasından hareket ederek Asya’nın ortaları ile Avrupa’nın ortaları arasında bir büyük merkezi imparatorluğun sahibi olmuştur. Osman beyin kurduğu beylik kısa zamanda bir devlet haline gelerek bütün Anadolu yarımadasını ele geçirmiş ve daha sonraki aşamada da çevre bölgeleri de devletin sınırları içerisine katarak merkezi coğrafya da bir büyük dünya devleti ortayla çıkarılmıştır. Birçok ülkeyi sınırları içinde barındırdığı için çok uluslu bir imparatorluk yapısına sahip olan Osmanlı devleti üç kıta ortasında yer alan merkezi bölgenin güvenliğini sağlama doğrultusunda hareket ederken yedi yüzyıllık zaman dilimi içinde sürekli olarak savaşmak zorunda kalmış ve bitmek tükenmek bilmeyen savaşlar yüzünden de yıkılıp gitmekten kurtulamamıştır. Merkezi alanın güvenliği doğrultusunda sürekli savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti bu zaman içinde, batı ülkelerindeki modern gelişmeleri izleyemediği için geri kalmış, ekonomik olarak dışa bağımlı bir yarı sömürge durumuna düştükten sonra da hızlı bir çöküşe sürüklenerek, Birinci Dünya savaşı sürecinde tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır. Orta çağın ortalarında kurularak modern çağların içerisinde gelişen Osmanlı İmparatorluğu Birinci dünya savaşı sonrasında artık yoluna devam edememiştir.

         Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra bu devletin topraklarında yirmiden fazla devlet kurulmuştur. İmparatorluğun merkez ülkesi olan Anadolu yarımadasında ise, İmparatorluk sonrası dönemde eski Osmanlı eyaletlerinden göç eden Osmanlı ahalisi, Misakı Milli sınırları içerisinde bir Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek bağımsız bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti adı altında merkezi bir ulus devletin varlık nedeni Osmanlı İmparatorluğunun çökmesidir. Asya’dan gelen Türk kavimlerinin merkezi alanda kurmuş olduğu bir Türk İmparatorluğu olarak Osmanlı Devleti yola devam edemediği için yıkılmış ve yirminci yüzyıl dünyasında, bu eski imparatorluğu merkez topraklarında genç bir cumhuriyet, çağdaş bir devlet yapılanması olarak ortaya çıkmıştır. Böylesine bir tarihsel dönüşüm yaşandığı için bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu sonrasının yeni devlet modeli olarak dünya haritasındaki yerini almıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında dış etkenler olduğu gibi iç etkenler de önemli yansımalar yaratmıştır. Devletin çöktüğünü gören vatansever güçler ayakta kalabilmek için örgütlenerek yıkılan orta çağ yapılı bir büyük devletin yerine, çağdaş boyutlara sahip orta boy bir modern devleti kökten devrimci bir atılım yaparak kurmayı başarmışlardır. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti bir anlamda Osmanlı devletinin mirasçısı olarak yerini alan bir siyasal yapılanmadır. Bu nedenle de, imparatorluk ve cumhuriyet devletleri arasında bir karşıtlık bulunmaktadır. Cumhuriyet devleti imparatorluk devletinin yerine kurulduğu için tarihsel bir süreklilik söz konusudur. Her iki dönem açısından konuya bakıldığı zaman birbirine karşıt bir çizgide arayışların aynı ülkede gündeme geldiği görülmektedir.

         Osmanlı sonrası yeni dönemde Türkiye Cumhuriyeti bir zorunluluk olarak tarih sahnesine çıkarken, yıkılış sonrasının yeniden doğuşu olarak kendisini uluslararası alanda kabul ettirmiştir. İmparatorluğun son dönemlerinde Avrupa ülkelerinin etkileriyle ortaya çıkan cumhuriyetçi hareketler, Osmanlı Devleti açısından rejime yönelik tehdit olarak görülmüş ve bu doğrultuda bazı cumhuriyetçi aydınların cezalandırılmaları yoluna gidilmiştir. İmparatorluk devletinin kamu düzeninin korunabilmesi için cumhuriyetçi hareketler yıkıcı ve bölücü olarak görünürken ve bu doğrultuda rejim baskılarını artırırken, cumhuriyetçiliğin Osmanlıcılığın inkârı olduğu ortaya çıkmıştır. Bir hanedan adı ile ancak imparatorluk ya da krallık kurulabileceği görülürken, bütün toplumun eseri olacak bir cumhuriyet rejiminde herhangi bir hanedanın etkili olması düşünülemezdi. İmparatorluk çökerken, batının uygar ülkelerinde olduğu gibi cumhuriyetçi arayış öne çıkıyordu. Osmanlı Devleti’nden kopan birçok ülkede yeni cumhuriyet rejimleri kurulurken, eski Osmanlı ahalisinin toplandığı merkez ülke Anadolu’da da bir cumhuriyet rejimi kurulma aşamasına geliyordu. Bu durumda Osmanlı hanedanının yerini Türk ulusu alırken, siyasal rejim de tek kişi egemenliğinden çıkarak bütün bir ulusun ortak yönetimine dönüşüyordu. Böylesine bir nöbet değişiminin bulunduğu iki rejim arasında tarihten gelen rekabet bir anlamda birbirlerinin inkârını da ortaya çıkarıyordu. Osmanlı yönetimini isteyenler Türklüğe ve Türk devletine karşı çıkarken, Türkiye Cumhuriyetinden yana olanlar da hem Osmanlı hanedanına hem de çağ dışı kalmış ve çürümüş bir imparatorluk devleti düzenine karşı çıkıyorlardı. Tarihsel açıdan birbirlerinin devamı olan iki rejim modelinin aynı zamanda bir arada bulunmaları aradaki karşıtlık yüzünden düşünülemediğinden, imparatorluk döneminde cumhuriyetçiler, cumhuriyet döneminde de imparatorlukçular rejim karşıtı olmakla suçlanmışlardır. Bu iki rejim birbirlerinin alternatifi haline gelirken, birlikte var olmanın imkânsızlığını ortaya koymuşlar, hem uygulamada hem de teoride birbirlerinin karşıtı akımlar olarak etkinlik sağlayabilmişlerdir. Aynı bölgede ve topraklar üzerinde kurulmuş olan imparatorluk ve cumhuriyet devletleri zamanla birbirlerinin alternatifi olmuşlardır.                                                                                                                                                           Osmanlı döneminde cumhuriyet arayışları suç olarak görülürken, bugün de Türkiye Cumhuriyeti devleti çatısı altında pozitif hukuk düzeni açısından imparatorlukçuluk ya da Osmanlıcılık, var olan rejimin inkârı olarak geçmişe dönük bir arayışın siyasal alana yansıması biçiminde etki sağladığı zaman, pozitif hukuk düzeninin ya da anayasal devlet düzeninin tehdit edilmesi anlamında ceza hukuku alanına giren bir durum yaratmaktadır. Cumhuriyetin inkârı biçiminde bir geriye dönüş halen geçerli olan hukuk düzeninin ortadan kaldırılmasını gündeme getireceği için geçmişten bu yana gelmekte olan tartışmalar bugün de devam etmekte ve geleceğe dönük arayışları doğrudan doğruya etkilemektedir. Soğuk savaş sonrasında, Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra merkezi alandaki eski Osmanlı topraklarında Büyük Orta Doğu İmparatorluğu, Yakındoğu Konfederasyonu ya da Büyük İsrail Devleti gibi yeni imparatorluk projelerinin devreye girmesiyle birlikte, Türk siyasal hayatına yeniden Osmanlıcılık akımı girmiş ve bu doğrultuda Yeni Osmanlı İmparatorluğu arayışları öne çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyetini geçici devlet olarak gören ve bu doğrultuda yüz yıllık parantezin kapatılması gerektiğini öne savunan batılı emperyal merkezlerin orta dünyada yeni bir hegemonya düzeni kurma doğrultusundaki bölgesel projelerini gerçekleştirebilmek üzere, Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştıkları görülmüş ve bu durumu kamufle etmek üzere de, Yeni Osmanlıcılık arayışlarını sermayenin denetimindeki basın ve medya organları aracılığı ile Türkiye kamuoyunda öne çıkarmağa başlamışlardır.

         Batılı emperyalistlerin merkezi coğrafyaya egemen olabilme doğrultusundaki projelerini anlayabilmek için Osmanlı dönemini iyi anlamak ve günümüz açısından yeniden değerlendirmek gerekmektedir. Selçuklu İmparatorluğunun bir uzantısı olan Osmanlı devleti Bizans yapılanmasının çöküşü üzerine bu büyük devletin eski toprakları üzerinde yayılarak, orta dünyada Devleti Aliye adı altında, dünyanın en büyük merkezi gücünü oluşturmuştur. O dönemde merkezi alan boşluğunun doldurulabilmesi için Türk kavimleri Orta Doğu bölgelerine gelerek yerleştikleri gibi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı devletinin yıkılışı üzerine de İngilizler ve Fransızlar merkezi coğrafyaya gelerek yerleşmişler ve bunu takiben de İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikalılar ile İsrail’liler gene bu bölgeye gelerek yerleşmişlerdir. ABD ve İsrail bölgeye geldikten sonra kendi planlarını uygulamaya başlamışlar ve burada daha önceleri kurulmuş olan İngiliz-Fransız düzenini ortadan kaldırmaya yönelmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çekildiği topraklara gelerek buraları kendi sömürgelerine dönüştüren Atlantikçi batılı güçler, bu coğrafyada yeni bir Türk, Arap ya da İslam imparatorluğu kurulmasını önleme doğrultusunda çaba gösterirlerken, aynı zamanda Rusya’nın güneye inmesini ya da Almanya’nın doğuya açılmasını ve Asya’nın doğulu büyük devletlerinin Orta Doğu bölgesine gelmelerini önleme doğrultusunda da, merkezi alandaki otorite boşluğunu ortadan kaldırmak amacıyla Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail ve de Yakın Doğu Konfederasyonu gibi projeler ile eski Osmanlı hinterlandını kendi kontrolleri altında tutabilmeyi hedeflemişlerdir. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıktığı kutsal toprakların merkezinde yer aldığı eski Osmanlı bölgesi dünya hegemonya savaşının çekişme alanı olarak öne çıktığı için, batılı proje sahibi emperyalistler ya da Siyonistler Yeni Osmanlıcılık akımının arkasına gizlenerek, kendi projelerinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda eskisi gibi saldırgan tutumlarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle, Yeni Osmanlıcılık bir anlamda gerçek emperyal savaşların gizlenmesinde ya da hedef şaşırtarak kamuoyunun emperyal saldırganlıklara karşı direnişlerinin kırılmasında kullanılmaktadır. Bu yönü ile samimi Türk insanı ya da eski Osmanlı ailelerinin uzantısı olan Müslüman kesimler yeniden Osmanlı dönemine yönlendirilerek, emperyal ya da Siyonist girişimlere alet edilmekte ve halk kitleleri Yeni Osmanlı masalları ile uyutulmaktadır.   

Osmanlı İmparatorluğu, Bizans sonrası dönemde orta dünya alanındaki boşluğun doldurulması amacıyla kurulmuş olan bir büyük siyasal yapılanmadır. Dünya tarihinde yer alan bütün büyük imparatorlukların çatırdamaya başladığı yedi yüzyıllık dönem sonrasında, Osmanlı Devleti de yıkılma eğilimleri göstermiş ve bu doğrultuda toparlanarak yoluna devam edebilmek için yüz yıllık bir mücadele verilmiş ama istenen başarı elde edilemeyince, Birinci Dünya Savaşı sürecinde batılı emperyalistlerin saldırı ve işgal girişimleri sonucunda yıkılmıştır. Yıkılma öncesinde, imparatorluğun en uzun yüzyılı yaşanmış ve bu dönemde ülkenin önde gelen aydınları ve siyasal güçleri ülkeyi içine sürüklendiği çöküş sürecinden kurtarmak üzere yeni siyasal oluşumları örgütlemeye çalışmışlardır. Çok uluslu ve dinli bir dünya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu, Fransız Devrimi sonrasında Avrupa ülkelerinde giderek yayılan milliyetçilik cereyanlarının doğu Avrupa bölgelerine doğru genişlemesiyle, Osmanlı devletinin Balkan eyaletlerinde milliyetçilik cereyanları gündeme gelmiş ve batılı emperyalistlerin destekleriyle birlikte bu akımlar küçük küçük devletçiklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Balkanizasyon adı verilen küçük devletçikler halinde parçalanma olgusunu önlemek üzere Avrupa birikiminden yararlanan bazı siyasal akımlar imparatorluğu kurtarmak üzere öne çıkmışlardır. Dağılmayı önlemek üzere öncelikle İslamcılık akımları ülkede öne çıkmış ama Balkan ülkelerindeki Hristiyan toplulukların Osmanlı Devletinden kopması üzerine, dinci akımların Osmanlı Devleti’nin çöküşünü önleyemeyeceği anlaşılmıştır. Ayrıca Müslüman bir millet olan Arnavutların da Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopması da İslamcılığın Osmanlı devletini kurtaramayacağını açıkça göstermiştir. Son dönemde Arap yarımadasının çeşitli bölgelerinde yaygınlaşan Arap milliyetçiliği hareketleri de Osmanlı devletini arkadan vurunca, Müslümanlığın siyasal bir akıma dönüştürülmesi yolu ile Osmanlı saltanatının çöküşünün önlenemeyeceği bir kez daha görülmüştür.

         Sürekli olarak batılı devletler ile karşı karşıya gelerek savaşmak durumunda kalan Osmanlı Devleti, geri kalmışlıktan kurtularak batılılar gibi güçlü bir konuma gelmek üzere batıcılık akımlarına da sahne olmuştur. Avrupa ülkelerinde eğitim gören genç Osmanlı aydınları, yetiştikleri bu gelişmiş ülkelerde gördüklerini kendi vatanlarına da getirmek üzere yola çıkmışlar ve bu doğrultuda bir batıcılık akımını Osmanlı siyasetinde on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında geliştirmişlerdir. Bu gibi hareketlerin etkin olmasıyla batıdan kaynaklanan modern düşünceler, Osmanlı ülkesinde de tartışılmaya başlanmıştır. İlk olarak askeri alanda başlayan batılılaşma hareketleri son dönemlerde sürekli yenilen Osmanlı ordusunu kurtarmak üzere devreye girmiş ve askeri personelin taşıdığı düşünceler ile batılılaşma hareketleri hız kazanmıştır. Osmanlı batılılaşma hareketlerinde zaman içerisinde gayrimüslim aydınların etkili olması ile liberal yaklaşımlar öne geçmiş ve bu durum da batılılaşma hareketlerinin Osmanlı devleti için güçlendirici bir etki yaratmasını önlemiştir. Liberal yaklaşımlar batılı kapitalistlerin önünü açınca, Osmanlı devleti bir yarı sömürge durumuna düşmekten kurtulamamıştır. Osmanlının son yüzyılında batılılaşma doğrultusunda atılan adımlar ülkenin çağdaşlaşması açısından bir başlangıç olmuş ama ülkenin bu yeni adımlar doğrultusunda toparlanarak yeniden güçlendirilmesi sağlanamamıştır. Batıcı akımları bir türlü bir araya gelerek ülkede güçlü bir yenilenme yaratamaması nedeniyle, devletin çöküş süreci giderek hızlanmıştır. Batılılaşma ülkeyi yenileyememiş ama emperyalizmin önünde ülke adına direnecek bir yeni hareketin İttihad ve Terakki adı altında devreye girmesine uygun bir zemin hazırlamıştır. Batılılaşma hareketlerinin istenen etkinliği yaratamaması yüzünden, daha sonraki aşamalarda farklı akımlar ve hareketler vatanı kurtarmak üzere öne çıkmışlardır.

         Fransa’dan kaynaklanan milliyetçilik akımları bütün Avrupa devletlerini alt üst ederken ve devlet yapıları krallık ya da imparatorluklardan ulus devlet yapılanmasına doğru dönüştürülürken Osmanlı İmparatorluğu’nu dağılmaktan kurtarmak üzere öncelikli olarak Osmanlıcılık akımı aydın kesimler tarafından örgütlenmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda bir Osmanlı milliyetçiliği anlamında Osmanlıcılık akımı geliştirilmiş ve Yeni Osmanlı Cemiyeti kurularak bunun için geleceğe dönük bir kurumlaşmanın adımları atılmıştır. Ne var ki, ülkedeki bütün Osmanlı aydınlarının iyiniyetli çabalarına rağmen bir Osmanlı kimliği yaratılamamıştır. Devletin adında var olan Osmanlı kavramı imparatorluk kentlerinde bir Osmanlı kimliği yaratamayınca, Osmanlıcılık adı altında ülkeyi bütünleştirecek bir Osmanlı milliyetçiliği geliştirilememiştir. Bütün çabalara rağmen alt kimliklerin direnmesi yüzünden bir Osmanlı milliyetçiliği yaratılamayınca, bu kez yeni bir tür milliyetçilik arayışı öne çıkmış ve bu gibi girişimlerin sonucunda imparatorluk sonrası dönemde eski Osmanlı ahalisini üniter bir devletin çatısı altında bir araya getirecek bir biçimde Türkçülük akımı gündeme getirilmiştir. Osmanlı sınırları içerisinde yer alan çeşitli ülkelerdeki halk topluluklarının içinde en fazla nüfus olarak Türkmen topluluklarının bulunması yüzünden, Türkmen unsurunu esas alan bir Türk milliyetçiliği Türkçülük adı altında örgütlenmeye başlanmıştır. Asya kıtasının kuzey ve orta bölgelerinde yaşamakta olan Türki kavimlerin zaman içerisinde ön Asya bölgesine doğru göç etmesiyle, Türkleşen merkezi coğrafya da var olan bir imparatorluk devleti olarak Osmanlı yönetimi bir Osmanlı ulusu yaratamayınca, bu kez bunun yerine ahali içerisindeki Türkmen nüfusun en kalabalık topluluğu temsil etmesi nedeniyle, yeni bir tür milliyetçilik olarak Türkçülük akımı önde gelen aydın kesimler tarafından örgütlenerek bir çıkış yolu olarak devreye sokulmuştur.

          Osmanlı milliyetçiliği yaratılmamasının doğal sonucu olarak devleti kurtarma doğrultusunda bir yeni milliyetçilik aranırken, Türkçülük akımı kendiliğinden gündeme gelmiştir. Dil, tarih, coğrafya ve edebiyat alanlarında yapılan yeni çalışmalar sayesinde, Osmanlı ahalisini oluşturan insan topluluğunun Osmanlı sonrasındaki aşamada Türk kavramı çatısı altında bütünleştirilmesi sağlanabilmiştir. Osmanlı kimliğini kabul etmeyerek kendi alt kimliği doğrultusunda yeni devlet yapılanmalarına yönelen eski Osmanlı vatandaşları, kurdukları küçük devletçikler ile imparatorluğun dağılmasına yol açmışlardır. Türkmen unsuru üzerine inşa edilen Türkçülük akımı ise Balkanizasyon ile parçalanan Osmanlı devletinin yerine, merkezi bir devlet kurulabilmesi doğrultusunda örgütlenmiş ve bu yoldan eski Osmanlı ahalisinin Türkleşmesi sağlanarak, Birinci Dünya Savaşı sonrasında orta dünyanın merkezi bölgesinde bir Türk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti Türkçülük akımı sayesinde kurulabilmiştir. Türkçülük imparatorluğun yıkılmasını önleyememiş ama Osmanlı sonrası dönemde orta boy bir ulus devletin merkezi alanda kurulabilmesini sağlamıştır. İkinci meşrutiyet döneminde Türkçü kuruluşlar aracılığı ile örgütlenerek Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde etkinlik sağlayan Türkçülük hareketi, batılı emperyalistlerin Anadolu’yu işgal etmesine karşı geliştirilen Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ideolojik zeminini hazırlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna giden yolun düşünsel boyutunu tamamlamıştır. Bu doğrultuda, eski Osmanlı ahalisi Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra Türkleşme hızlanmış ve böylece emperyalistlere karşı verilen ulusal kurtuluş savaşı sonrasında bir Türk Devleti oluşumu dünya sahnesine çıkmıştır. İslamcılığın, Osmanlıcılığın ve de batıcılığın kurtaramadığı Osmanlı devletinin yerine eski Osmanlı ahalisini yeni bir milli kimlik çerçevesinde ulusal bilinç kazanmasına yardımcı olunmasıyla, Türkçülük akımı bir Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti kurulmasına giden yolu açmıştır. Osmanlıcılık bir Osmanlı imparatorluğu var olmasına rağmen ülkeyi kurtarıcı bir milli akım olarak gelişemediği için buna tepki olarak Türkçülük akımı Osmanlı aydınları arasında hızla benimsenerek yayılmış ve imparatorluk sonrasında yeni bir milli kimlik olarak doğan Türklük üzerinden, bir Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti tarih sahnesine çıkarılmıştır.

         Birinci Dünya Savaşı öncesinde eski bir Hazar toplumu olan Macarlar geleceğe dönük olarak bir Turancılık akımını gündeme getirerek, Turan adı verilen Avrasya bölgesinin merkezi topraklarını bir büyük birliktelik içerisinde yeniden toparlayabilmenin arayışı içerisine girmişlerdir. Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğunun çökmesi nedeniyle boşalan merkezi coğrafya toprakları üzerinde Rus milliyetçileri Pan–Slavizm[HM1]  akımına yönelerek bütün Slav topluluklarını kendi çatıları altında toplamak için çaba göstermişlerdir. Rusların Pan-Slavizmine karşılık da Alman İmparatorluğu İslam’ı kullanarak kendi yönetimleri altında Panislamizm akımı aracılığı ile bütün Müslüman toplulukları Almanların doğu politikası doğrultusunda batı emperyalizmine karşı örgütleyebilmenin yollarını aramışlardır. Avrasya kavgası bu aşamada tırmanırken, Panturanizm Macaristan üzerinden gündeme getirilmiş ve Turan coğrafyasında yaşayan bütün Türk asıllı toplulukların batılı emperyal devletlerin saldırılarına karşı birleşerek korunması doğrultusunda geliştirilmeye çalışılmıştır. Turancılık akımının kısa zamanda Osmanlı ülkesine de gelerek aydın kesimleri etkilemesi üzerine, Osmanlı aydınlarının bir kısmı Panturanizm’e yönelerek, bütün batılı ülkelerin emperyal saldırılarına karşı bir büyük Turan dayanışmasını savunmuşlardır. Turancılık akımının kısa bir süre içerisinde yaygınlık kazanması Osmanlı Devleti’ni yakından sarsmış ve Birinci Dünya Savaşını kaybeden Osmanlı Devleti içerisindeki milli unsurlar, merkezi alan coğrafyasındaki Türk hegemonyasını koruyabilmek için Orta Asya steplerinde yeni bir gelecek aramaya başlamışlardır. Nitekim savaşı kaybeden, Osmanlı hükümetinin başı olan Enver Paşa, hemen Azerbaycan’a gelerek ve yüz bin kişilik Türk ordusu kurarak, bu köprü ülke üzerinden bir ön Asya ve Orta Asya birlikteliğinin arayışı içerisine girmiştir. Ne var ki, New York merkezli dünya devleti buna izin vermemiş ve Enver Paşa’nın Tacikistan bölgesinde öldürülmesi sağlanarak Panturanizm’in önü kesilmiştir.

         Panturanizm Orta Asya steplerinde Enver Paşa ile birlikte boğulurken, Anadolu yarımadası üzerinde bir araya gelen eski Osmanlı ahalisi üzerinden gelecek arayışı devam etmiştir. Turancılık hayalleri ile bir yerlere gidilemeyeceği görülünce, merkezi coğrafyanın geleceği için gerçekçi bir çıkış Kuvay-ı Milliye hareketinin örgütlenmesiyle gerçekleştirilmiş ve Bakü üzerinden bir Avrasya yapılanması yerine Samsun üzerinden bir Anadolu çıkışının yolları aranmıştır. Böylece yeni Osmanlı hayallerinin geçersizliği bir kez daha görülerek, Misak-ı Milli sınırları içerisinde çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bir Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında gerçekleştirilebilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi açılırken, Atatürk’ün en yakın arkadaşları ile padişahçılık yüzünden arası açılmış ve bazı arkadaşları yeni Osmanlı hayalleri ile eski Osmanlı toprakları üzerinden yeni bir Osmanlı devleti kurabilmenin arayışı içerisinde olmuşlardır. Ne var ki, gerçekçi olmayan bu gibi arayışların sonuçsuz kalması ve sonunda Atatürk’ün en yakın arkadaşları ile yolunu ayırarak hayatının en büyük sırrı olarak içinde sakladığı cumhuriyet rejimini ilan etmesiyle, Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden ihya etme arayışlarının hayal olmanın ötesine geçemediği bir kez daha görülmüştür. Bütün dünya Türklerini bir çatı altında toplayarak dünyanın merkezinde bir Turan imparatorluğu oluşturma düşüncesinin ne büyük bir hayal olduğu Enver Paşa’nın Tacikistan’daki acı sonu ile kesinleşirken, eski Osmanlı toprakları üzerinde yeni bir Osmanlı İmparatorluğu oluşturma girişimlerinin de gerçekçi olmadıkları için gene hayal olmanın ötesine gitmediği, Atatürk-Enver paşa çekişmesinin yaşandığı kritik aşamada bir kez daha görülmüştür. Osmanlı ordusunun subayları Atatürk devrimi ile çağdaş bir cumhuriyet rejimine kavuşmanın ne anlama geldiğini kavramakta zorlandıkları noktada, Osmanlı Devletinin merkezi ülkesi olan Anadolu toprakları üzerinde ilan edilen Milli sınırlar içerisinde bir büyük Türk devleti kuruluşu uluslar arası konjonktüre uygun olarak gündeme gelmiş ve Türk ulusunun gerçekçi önderi Atatürk tarafından bu durum yerinde değerlendirilerek, Turancılık ’tan Türkçülüğe geçiş stratejisinin uygulanmasıyla geleceğe doğru yola devam edilme şansı yakalanabilmiştir.

          Panturanizm gibi Pan-Osmanizm ‘in de gerçekçi olamamak yüzünden devre dışı kalmaları aynı zamanda Panislamizm ve Panslavizm gibi merkezi coğrafyayı toparlama akımlarının da sonuçsuz kalmasına giden yolu açmıştır. Bölgesel birlik oluşturmaya çalışan Pancılık akımları sonuçsuz kalırken, New York borsasının finansmanı ile ekonomik dünya devletinin emperyal planları üzerinden Avrupa emperyalizminin Avrasya kıtasına egemen olmasını önlemek üzere, yapay bir Bolşevik hareketi örgütlenerek ve bu hareket üzerinden Pan-Sovyetizm akımı komünist darbeler aracılığı ile bütün Turan coğrafyasına yayılarak, ABD emperyalizminin karşı bloku konumunda bir Sovyetler Birliği dünya sahnesi içindeki yerini almıştır. Sovyet Devrimi sonrasında oluşturulan büyük sosyalist blokun merkezi coğrafyaya inmesini önlemek üzere bir büyük tampon devlet gereksinmesi ortaya çıkınca, tarihin bu kritik dönemecinde Kemalist Devrim gerçekleştirilerek, her türlü hayalci yeni Osmanlı ya da Turancı planlar devre dışı bırakılarak, soğuk savaş koşullarında yeni bir dünya düzeninin oluşturulmasına öncelik verilmiştir. Dünyanın tam ortasında bir bağımsız devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı sonrasında gerçekçi bir yapılanma modeli getirdiği için Orta Doğu bölgesinin merkezi devleti olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleştirilen bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında da devam etmiş ama Sovyetler Birliği gibi bir büyük blokun yıkılması üzerine, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin merkezi alandaki ağırlığı yeniden emperyal merkezler tarafından tartışılmaya başlanmıştır. İşte bu aşamadan sonra, sosyalist blokun tamponu konumundaki Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına da son vererek, İslam coğrafyasını yeniden batılı emperyalistler ile Siyonistlerin çıkarları doğrultusunda düzenlemek isteyenler, Kemalist Türkiye düşmanlığını ikinci cumhuriyetçilik kisvesi altında geliştirerek, yeniden eskisi gibi Yeni Osmanlı hayalleri ile Türk kamuoyunu teslim almaya yönelmişlerdir.

         Günümüzde çok tartışılan Büyük Orta Doğuya da Büyük İsrail veya Yakın Doğu Konfederasyonu gibi batılı hegemonya projelerinin önünü açma noktasında, emperyalistlerin de Yeni Osmanlı sloganlarını tırmandırmaya başladıkları görülmektedir. ABD bölgeye egemen olmak için, İsrail bölgedeki büyük devletleri parçalayarak kendine bağlamak için, bölgenin eski efendisi İngiltere ise Orta Doğu’yu Avrasya’ya giriş kapısı olarak kullanabilmek amacıyla kendilerine bağımlı olan yayın organlarında, Yeni Osmanlıcılık hayallerini gündeme getirerek Türkiye’nin komşuları ile karşı karşıya gelmesine yol açmaktadırlar. Bu aşamada, stratejik derinlik adına Türkiye’nin komşuları ile savaşması gündeme getirilmekte ve bu uğurda bölgenin barışı ve istikrarı için yıllarca güvenlik üretmiş güçlü devleti Türkiye, batılı emperyalistlerin çıkarları yüzünden savaş senaryolarına alet edilmeye çalışılmaktadır. İmparatorlukların çökertildiği bir kaos ortamından hem kendisi hem de merkezi coğrafya için güvenlik üretmek üzere kurulmuş olan Türk devletinin, bölge güvenliğini hiçe sayan emperyal politikalar ile Yeni Osmanlı hayallerine alet edilmesini beklemek, yüz yıl önce yapılmayan yanlışın yeni den gündeme getirilmesi demektir. Batı emperyalizmi bütün dünyayı kendi hegemonyası altına alabilmek için doğulu güçlerin önünü kesmek istemekte ve bu aşamada bölge devletlerinin bir araya gelerek her türlü emperyal projeye karşı direnmelerini önlemek üzere, Pan-Ottomanizm görüntülü bir Yeni Osmanlıcılık Müslüman çevrelere empoze edilmeye çalışılmaktadır. Tam bu aşamada radikal din grupları cihat savaşları açarak yerleşik devlet düzenlerinin çöküşünü sağlamakta ve Avrupa’da bin yıl sürmüş olan mezhep savaşları İslam coğrafyasına taşınmaktadır. Avrasya hegemonya planları ve bir büyük İslam imparatorluğu oluşturma hayalleri doğrultusunda tarihte kalmış olan ve bugün için hiçbir siyasal, ekonomik ya da toplumsal karşılığı bulunmayan bir kuru Osmanlıcılık akımını, savaşa karşı çıkan ulusalcı kesimleri susturmak ve bölge barışı için mücadele veren güvenlikçi kesimleri baskı altına almak üzere kullanmaktadırlar. Türkiye dahil, 22 İslam ülkesinin sınırları yeniden çizilirken bölge tam bir kaos coğrafyasına dönüştürülmektedir.

         Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü konumunda bulunan Türkiye’nin Avrupa birliğine üye yapılmaması da, Yeni Osmanlıcılık akımlarının canlanmasına yol açmış ve bu doğrultuda Türkiye devleti batı emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’inin çıkarları doğrultusunda bir askeri üs, köprü ya da taşeron ülke veya cephe ülkesi olarak, hem komşularına hem de Asya’nın büyük dev ülkelerine karşı kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bu durumda doğu ile batı arasında, güney ile kuzey arasında bocalarken, kendi merkezli ciddi bir plan ya da strateji ortaya koyamamış ve Yeni Osmanlı arayışlarının yarattığı duygusal ortamda Misakı Milli sınırlarının dışına çıkmaya zorlanarak batı kaynaklı savaş senaryolarına alet edilmek istenmiştir. Türkiye hem bir Avrupa hem de bir Orta Doğu ülkesi olarak olayların ve planların ortasında yer aldığı için rahat bırakılmamakta ve bölgesel çekişmeler yüzünden bütün savaş kokan oyunlara doğru sürüklenmektedir. Böylesine kaotik bir durumda, yeni Osmanlıcılık hayalleri ile Türk ulusunun uyutulmasını beklemek mümkün değildir. İkinci Dünya Savaşı gibi bir büyük yıkım senaryosundan uzak durmasını bilen Türkiye Cumhuriyetinin bugünün koşullarında Yeni Osmanlıcılık adı altında eski Osmanlı ülkelerini Türkiye’nin işgalini düşünmek abesle iştigal olacaktır. Türkiye eski Osmanlı ülkeleri olan bugünkü komşuları ile karşı karşıya geldikçe, Yeni Osmanlıcılık söylemleri batılı emperyal çevrelerden yükselmekte ve Türkleri bu yeni emperyal maceraya doğru yönlendirmektedir.

         Soğuk savaş yıllarında ve Sovyetler Birliği varken hiç duyulmayan Yeni Osmanlı söylemlerinin bugünün koşullarında yeniden gündeme gelmesinin ana nedeni, merkezi coğrafyada ortaya çıkan otorite boşluğunun doldurulması çabasıdır. İngiltere, Amerika ve İsrail üçlüsü kendi emperyal projeleri ile bölge ülkelerine yeni bir saldırıya kalkarken, merkez ülke olan Türkiye’yi üçüncü dünya savaşının cephe ülkesi konumuna getirmektedirler. Atatürk cumhuriyetinin yüz yıllık barış siyasetinden Türkiye’nin komşuları rahatsız olmazken, Yeni Osmanlıcılık görünümünde Türkiye’nin batılılar ile birlikte Orta Doğu ülkelerine girmeye hazırlanması, Türk devletini merkezi alanda yalnız bırakmıştır. Türkiye’ye karşı Arap Birliği harekete geçerken, Türk devletinin batılı emperyalistlerin bölgeyi dizayn etme senaryolarına karşı da, İslam Birliği bütün Müslüman ülkelerin desteği ile karşı çıkmıştır. Müslüman ülkelerin batı emperyalizmi ya da İsrail Siyonizm’ine karşı birleşmesini istemeyen savaş lobileri tam bu aşamada İran ile Arabistan arasında bir mezhep savaşını kışkırtarak, merkezi alanda bir büyük İslam birliği oluşumunu önlemeğe çalışmaktadırlar. Güçler dengesi açısından üstünlük batılı ülkeler tarafında görülmesine rağmen, Rusya-Çin-İran ve Hindistan dörtgeninde uluslararası alana ağırlığını koyan doğu güçlerinin, batı destekli bir emperyal projenin merkezi alanda uygulama alanına aktarılmasına izin vermeyecekleri görülmektedir. Bu durum açıkça görüldüğü için hem doğu ve batı çekişmesi olarak gündeme gelecek üçüncü dünya savaşı tartışmaları ile hem de kutsal kitaplardan kaynaklanan son büyük savaş olarak Armageddon senaryoları ile dünya kamuoyu sallanmaktadır. Böylesine kritik bir aşamada, bölge devletlerinin kendi sınırları içinde kalarak terör ve savaş saldırılarına karşı dayanışma içinde direnmeleri gerekirken, Yeni Osmanlıcılık arayışları ile Türkiye’nin sınır ötesi maceralara doğru yönlendirilmesi resmen savaş lobilerinin çıkarları doğrultusunda Türkiye’nin savaşa sürüklenmesi anlamına gelmektedir.                   

Merkezi alanda bin yıllık Türk devletleri geleneğinin bugünkü temsilcisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir emperyal savaş oyununa alet olmayacağını artık göstermenin zamanı gelmiştir. Türkiye kendisinin olmayan hiçbir haksız savaşta yer almayarak ve kendi konumundaki İslam devletlerinin emperyal işgal doğrultusunda ya da Siyonist saldırı çizgisinde her türlü terör ve savaş oyununa bölge devletleri ile işbirliği yaparak karşı çıkmak zorundadır. Türk devletinin bekası savaştan değil barıştan geçmektedir. Bu yüzden hem yurtta, hem de dünyada barışın öncüsü olmak noktasına gelen Türkiye‘nin aynı zamanda bölgede barışın da öncüsü olması zorunludur.

 


 [HM1]