BATI ÜÇGENİNDEN DÜNYA DÖRTGENİNE

BATI ÜÇGENİNDEN DÜNYA DÖRTGENİNE

        Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

        Türkiye Cumhuriyeti dünya ana karasının tam ortasında yer alan merkezi bir jeopolitik konuma sahip olan orta boy bir ülkedir. Dünya haritasına bakıldığı zaman görülen bu durum, Türk devletinin bugünün koşullarında Türkiye’nin nasıl bir konuma sahip olduğunun en açık göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Türkiye dünyanın kenarında kıyısında ya da en ucundaki bir ülke değil ama merkezi coğrafyanın tam ortalarında yer alan önemli bir ülkedir. Bir imparatorluğun yıkılmasından sonra kurulmuş olmasına rağmen,  Türkiye’nin büyükçe sayılabilecek orta boy yüzölçümü böylesine zengin ve güçlü bir jeopolitik konum ile birleşince, dünyanın önde gelen süper güçlerine ya da emperyalist büyük devletlerine karşı direnebilecek ve kendini koruyabilecek bir önemli avantajı da beraberinde getirmektedir. Selçuklu-Osmanlı- Türkiye sıralamasıyla bin yıldır devam edip gelen Türklerin merkezi coğrafya hegemonyası bugünkü durumların hem anlaşılmasında hem de değişiminde anahtar sayılacak bir öneme sahip bulunmaktadır. Türklerin Malazgirt savaşı ile Anadolu’ya girişi sonrasında başlayan bin yıllık süreçte, merkezdeki Türk devletleri büyük güçler olarak dünya tarihinin belirlenmesinde önde gelen bir role sahip olmuşlardır.

       

Yeryüzü haritasında Amerika kıtası sol tarafta ana karanın dışında yer alırken ve Avustralya kıtası da doğu bölgesinde dışarıda kalmış bir kıta olarak göze çarparken, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının bir araya gelerek ortak bir kara topluluğu meydana getirmesi üzerine dünya anakarası bu üç kıtanın birlikteliğinden ortaya çıkmıştır. En büyük kıta olarak Asya konumunu korurken, Avrupa bu kıtanın batıya doğru uzanan parçası olmuş, Afrika da güneye inen bir doğrultuda kıtasal bir konuma sahip olmuştur. Bu üç kıtanın birlikteliği beş kıta arasında dünya ana karası olarak birlikte bir yapılanmayı gündeme getirmiş ve bu doğrultuda üç kıtanın kesişme noktasında yer alan ülkelerin bulunduğu bölgeye merkezi coğrafya ya da yeni moda olan deyimi ile orta dünya adı verilmiştir. Daha önceki dönemlerde var olan Atlantik ve MU kıtalarının okyanusların altında kalarak batması üzerine yeryüzü beş ana kıta etrafında oluşmuş  ve böylesine bir dünya yapılanması binlerce yıl ötesinden gelerek ortaya çıkarken, bugünkü Türkiye ve komşusu olan ülkeler üç kıta arasında merkezi alan olarak bir jeopolitik konuma sahip olmuşlardır. Ana karayı oluşturan üç kıta birlikteliği, bu birlikteliğin ortasında yer alan geniş bölgeyi merkezi coğrafya olarak öne çıkarırken, doğu-batı ve kuzey-güney eksenleri bu duruma göre biçimlenmiştir. Bu duruma göre, Türkiye’nin batısı batı, doğusu doğu, kuzeyi kuzey güneyi de güney olarak adlandırılmaktadır. Bir anlamda Türkiye merkezi konumu ile yönlerin belirlenmesinde kriterleri oluşturan ana çıkış noktası durumuna gelmiştir. Dünyanın doğusu ile batısı ya da kuzeyi ile güneyi belirlenirken, Türkiye hareket noktası olmuş ve bu ülkenin durumuna göre diğer ülkelerin jeopolitik konumları belirlenebilmiştir.

        Türkiye merkezi konumu ile dünyanın ortalarında yer alırken, dünyanın batı bölgesinde ya da doğusunda ya da kuzeyi ile güneyindeki bütün gelişmeler ister istemez merkezi coğrafyayı etkilemiştir. Doğu bölgesi olan Asya kıtasında ortaya çıkan büyük devletler ya da imparatorluklar kıtasal hegemonya sonrasında merkezi alana gelerek Anadolu ve Arap yarımadaları üzerinde de egemen olmaya çalışmışlardır. Bu çerçevede doğu güçlerinin dünya egemenliği için merkezi bölgeye kesinlikle gelerek buraları da kendi sınırları içerisine katmaya çalışmışlardır. Benzeri bir gelişme batı dünyasında ortaya çıkmış, batı ülkelerinde egemen olan büyük güçler dünyanın ortalarına gelerek merkezi alanı da ele geçirebilme doğrultusunda girişimlerde bulunmuşlardır. Dünya tarihi incelendiği zaman, doğudan ve batıdan büyük güçlerin Orta Doğu denilen bu bölgeye gelerek merkezi egemenlik peşinde koştukları görülmüştür. Tarihin ilk dönemlerinde daha çok Asya kıtasından çıkan uygarlıklar batıya doğru kayarken,  Mezopotamya üzerinden merkezi alana girmeye çalışmışlardır. Hint yarımadası ile Mezopotamya arasında bir uygarlık geçişi çizgisi her zaman için gündeme gelebilmiştir. Dünya haritasının doğu kıyılarında beliren ilk uygarlıklar daha sonraları Mezopotamya ve Mısır bölgelerine doğru kayma gösterirken, merkezi alanda bir doğu etkisi uzun süre etkin olmuştur.

        Mezopotamya ile merkeze gelen uygarlık daha sonraki aşamada Mısırın, Eski Yunan ve Roma aşamalarından geçerek batıya doğru yöneldiğinde merkezi coğrafya bir anlamda uygarlıklar köprüsü olarak dünya tarihinde önde gelen bir kilit rol oynamıştır. Doğudan merkeze kayan uygarlık çizgisi daha sonraki aşamalarda Mısır ile Eski Yunan ve Roma İmparatorluğu üzerinden batı uygarlığına giden yolu açmıştır.  Bu aşamada, daha önceleri var olan merkez ile doğu çekişmesi zamanla merkez ile batı çekişmesine dönüşmüştür. Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları döneminde doğu ve batı baskısından uzak bir merkezi bağımsızlık dönemi yaşayan orta dünya bölgesi, Milat dönüşümü aşamasında batı dünyasının büyük imparatorluğu olan Romalıların kontrolü altına girmiştir. Roma İmparatorluğu bir Akdeniz yapılanmasına dönüştüğü aşamada ortadan ikiye bölünmüş ve Roma merkezli bir doğu imparatorluğu ile birlikte, bir de Konstantinapolis merkezli batı imparatorluğu olarak ikili bir yapıda devam etmiştir. Büyük imparatorluğun asıl merkezi Roma kenti olduğu için, doğu bölgesindeki Bizans yapılanması gene merkezi coğrafyada ortaya çıkan yeni bir dönem olmuştur. Orta dünyadan çıkan Hristiyanlık Roma imparatorluğunu yıkarak bütün Avrupa kıtasına yayılınca merkezdeki Yahudi devleti olarak İsrail dağılmıştır. Merkezi alandaki Mezopotamya gücü Babil Krallığı ile, batıdan gelen güç olan Roma İmparatorluğunun merkezi alanda sağladıkları egemenlik düzeni, Yahudiliğin merkezi gücünü kırınca, Hristiyanlık bütün Avrupa kıtasında ve Akdeniz kıyılarında hızla yayılarak batı üzerinden merkezi alanı da etki altına almak istemiştir. Nitekim bu doğrultuda ondan fazla haçlı seferi düzenlenerek merkezi alan da Hristiyan egemenliği kurulmaya çalışılmış ama Asya kıtasının içlerinden gelen Türk boylarının akınları sayesinde haçlı örgütlenmesi önlenmiştir.

        Üç büyük tek tanrılı dinin ortaya çıktığı merkezi alan toprakları bu yüzden kutsal topraklar olarak adlandırılmış ve bu doğrultuda üç büyük din arasında, orta dünya çekişmesi genişleyerek devam etmiştir. Bizans’ın çöküşü üzerine merkezi coğrafyadan büyük göçler gündeme gelmiş ve Avrupa üzerinden batılı ülkelerin denizlere açılması ve okyanuslar üzerinden dünya kıtalarını ele geçirmesi tarihsel bir süreç içerisinde tamamlanmıştır. Bu yüzden merkezdeki ülkelerin nüfusu azalınca Bizans devleti çöküşe sürüklenmiştir. Güneş görmeyen karanlık Avrupa bütün orta çağ boyunca batılı insanları rahatsız edince, Avrupalılar çareyi denizlere açılmakta ve okyanuslar üzerinden diğer kıtalara göç etmekte bulmuşlardır. Ege ve Akdeniz kıyılarında yaşayanlar denizlere açılınca merkezi coğrafyada ciddi bir nüfus eksilmesi meydana gelmiş ve bu durumda merkezi alan imparatorluğu olan Bizans devleti çökmek zorunda kalmıştır. Bizansın çöküşe geçmesiyle birlikte Orta ve Kuzey Asya bölgelerinden gelen Türk kavimleri Horasan üzerinden Kafkasya, Anadolu, Suriye ve Irak bölgelerine yerleşmişlerdir. Böylece çöken merkez doğulu güçlerin eline geçmiş ve Bizans sonrasında gündeme gelen Haçlı seferleri ile Avrupalı Hristiyanlar yeniden merkezi alanı ele geçirme girişimlerinde bulunduğu aşamada, Selçuklu İmparatorluğu ile orta dünyaya gelen Türk toplulukları buna karşı çıkarak savaşmışlar ve Bizans devleti sonrasında merkezi alanın Türkleşmesini bin yıl önce sağlayarak Avrupalı Hristiyanlara izin vermemişlerdir. Böylece binli yılların başlarında, merkezi alanda Türk boyları üzerinden bir Türk hegemonyası tesis edilmiş ve bu durum günümüze kadar sürüp gelmiştir.

        Doğudan gelen uygarlık rüzgârları Mezopotamya, Mısır ve Eski Yunan gibi merkezi bölgelerde yeni uygarlık bölgelerini ortaya çıkarırken, merkezi alana en büyük saldırı Roma İmparatorluğu üzerinden gelmiş ve putperest Romalılar merkezi devlet olan İsrail’i yıkarak orta alanı kendilerine bağlamışlardır. Bu durumda batı insiyatifinin merkezi alana kayması ile önce Yahudi devleti yıkılmış, sonra da buna tepki olarak Hristiyan dini bu bölgede çıkmış, tek tanrılı dinler merkezi alanda ortaya çıktıktan sonra hızla batıya doğru yayılmışlar ve bu sürecin sonunda bütün Avrupa Hristiyanlığın kontrolü altına girince,  Roma İmparatorluğu yıkılmış ve bu yapının doğu uzantısı olarak Bizans devleti de, Türkler İstanbul’u fethederek merkezi alana egemen oldukları ana kadar beş yüz yıl boyunca Bizans üzerinden Avrupa Hristiyanlığı etkili olmuştur. Batı uzantısı Bizans’ın yıkılması üzerine Orta Doğu bölgesinde meydana çıkan otorite boşluğunu doldurmak üzere Avrupa ülkeleri Haçlı seferleri ile saldırılara geçerken,  Horasan bölgesinde orta ve kuzey Asya’dan gelen Türk boyları ile bir doğu gücü olarak Selçuklular merkezi alana el koymuşlardır. Asya kıtasındaki doğulu Türk devletlerinin uzantısı olan Selçuklular, dünyanın orta yerinin yeniden Avrupalı güçlerin ya da Hristiyan ordularının eline geçmemesi için merkezi alana egemen olmuşlar ama İstanbul’u fethedemedikleri için doğu ve batıdan gelen saldırılara çok fazla direnemeyerek, iki yüz yıl sonra gene doğulu bir güç olan Moğol ordularının saldırıları sonucunda dağılmış ve Anadolu yarımadasında beylikler dönemi başlamıştır.

        Beyliklerin içinden Osman Bey, teker teker merkezi alan beyliklerini kendisine bağlayarak Osmanlı Devletini kurmuş ve daha sonraki aşamada da İstanbul’u fethederek batıya doğru yönelmiştir. İstanbul’u alan Fatih merkezi alandaki egemenliğini güvence altına alabilmek için batıya doğru seferlere çıkmış, Akdeniz üzerinden İtalya’ya kadar giderek merkezi devleti yanı başındaki Avrupa kıtasının büyük devletlerine karşı korumaya çalışmıştır. Kafkasya ile Balkanlar arasında yer alan Osmanlı devleti merkezi siyasal yapılanma olarak ortaya çıkmış, daha sonraları çevre ülkelerde yayıldıkça kendisini en büyük devlet anlamında Devlet-i Aliye olarak adlandırmaya başlamıştır. Üç kıta ortasında yer alan Osmanlı İmparatorluğu kıtaların birleştiği noktada aslında üç yarımada üzerine kurulmuştur. Asya kıtasından Asya minör adı ile uzanan Anadolu yarımadası, Avrupa kıtasından doğuya doğru uzanan Balkan yarımadası, Afrika kıyılarından başlayarak Anadolu’ya kadar uzanan Arap yarımadası bir anlamda Osmanlı devletinin topraklarını meydana getirmiş ve üç kıta ile üç yarımada üzerine kurulu bulunan Devlet-i Aliye, Osmanlı ordusunun sürekli olarak üç kıta toprakları üzerinde savaşmasıyla yedi yüzyıllık bir zaman dilimi içinde merkezi coğrafyanın egemeni olmuştur. Roma ve Bizans’ın batı uzantısı olmasına rağmen Selçuklu ve Osmanlı doğu uzantısı güçler olarak merkezi alanın egemen devletleri olabilmişlerdir.

        Orta çağ sonrasında batılı devletler bütün dünyaya denizler üzerinden yayılırken, ortaya altı büyük sömürge imparatorluğu çıkmış ve bunlar da daha sonra dünya hegemonya yarışına girmişlerdir. Onlar arasındaki çekişme on beşinci asırdan yirminci yüzyıla kadar devam etmiştir. Avrupa’nın Atlantik kıyısındaki devletler birbirleriyle yarışarak dünyanın her yerini sömürge imparatorluklarına çevirirken kıtaları kendi aralarında paylaşmışlardır. Beş yüzyıl dünyaya egemen olma mücadelesini yürüten batılı sömürge imparatorlukları, yirminci yüzyıla gelince merkezi alanı kendine hedef olarak seçerek Akdeniz üzerinden, dünyanın merkezi sayılan Orta Doğu’ya gelmişlerdir.  Böylece gene batılı güçler merkezi alanı kendi hegemonyaları altına alabilme doğrultusunda yeni bir merkezi bölge yapılanmasını gündeme getirmişlerdir. Dünya tarihinde sürekli olarak doğu ve batı güçleri arasında kalan bölgede, bu gibi güç merkezleri kendi hegemonya düzenlerini evrensel bir imparatorluğa dönüştürürken yer kürenin doğusundaki ya da batısındaki egemenlik alanları içerisine merkezi alanı da dahil ederek, mutlak bir egemenlik peşinde koştukları tarihin çeşitli evrelerinde görülmüştür. Yirminci yüzyıla girerken, dünyanın merkezinde yer alan Osmanlı devleti çöktüğü için batılılar Devleti Aliye’nin topraklarına girmişlerdir. Bu aşamadan sonra da merkezi kontrol batı dünyasının eline geçmiş ve böylece Selçuklular ile başlayan bin yıllık doğu hegemonyası dönemi sona ermiştir.

         On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde kuzeyden Ruslar, Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden güneye doğru inerlerken merkezi alanı yeni bir Asya gücünü kaptırmak istemeyen batılı ülkeler Doğu Akdeniz’e gelerek Kıbrıs adasına yerleşmişlerdir. Avrupa kıtası adına bütün dünya kıtalarını sömürgeleştiren İngiltere ve Fransa ikilisi, Kıbrıs adası üzerinden bütün merkezi alana yayılarak Osmanlı imparatorluğunun topraklarını zamanla paylaşarak işgal etmişlerdir. Böylece merkezdeki büyük devlet daha çökmeden büyük bir saldırıya uğramış ve toprakları emperyal güçler tarafından paylaşılmıştır. Bu aşamadan sonra dünya büyük bir hesaplaşmaya sürüklenmiş ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan cihan savaşı ile merkezde yer alan Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Rus Çarlığı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, batılı emperyalistler tarafından uzun süren savaşlar sonucunda yenilerek merkezi alan üzerinde İngiltere ve Fransa sömürge imparatorlukları aracılığı ile batı hegemonyası tesis edilmiştir. Beş yüz süre ile bütün dünya kıtalarını denizler üzerinden kontrol eden bu batılı birliktelik en sonunda dünyanın merkezi coğrafyasına da gelerek merkezin mutlak egemenliğini ellerine geçirmiştir. İngiliz donanmasının İstanbul boğazına girmesiyle birlikte, Devleti Aliye’nin merkezi hegemonya dönemi sona ermiştir.

        Merkezi alanın ortalarında böylesine bir gelişme ile batı üstünlüğü kurulurken, merkezin kuzeyinde yer alan Rus bölgesindeki Çarlık düzeni de, Amerika Birleşik Devletlerinin desteklediği Japonya’nın ordularının Rusya topraklarına dünyanın arkasından girmesiyle yıkılma noktasına gelmiştir. 1856 yılında dünya denizlerine açılan Amerika Birleşik Devletlerinin donanmaları aynı dönemde hem İstanbul’a hem de Tokyo’ya gelerek yeni bir dünya açılımı başlatmışlardır. Osmanlı devletinde ABD destekli Amerikan okulları imparatorluğun parçalanmasının yolunu açarlarken, Japonya gibi bir büyük deniz gücü de Büyük Okyanus kıyılarından Rus topraklarına girerek, bu büyük imparatorluğun çökertilmesine giden yolu açmıştır. Ön taraftan yıkılamayan Rus emperyalizmi, ABD destekli Japonların arkadan saldırmaları sayesinde dağıtılarak batı emperyalizminin en büyük rakibi ve düşmanı konumundaki Rus Çarlığı tarihe mal edilmiştir. 1905 yılında çökertilen Rusya Birinci Dünya Savaşına bu hali ile sürüklenmiş, sosyalist devrimin gerçekleştiği 1917 yılına kadar on yılı aşkın bir süre içinde bir türlü toparlanamamıştır. Böylece dünyanın merkezi bölgesi olarak atlaslarda yer alan Avrasya bölgesinin kuzeydeki büyük ülkesi olan Rus İmparatorluğunun, batılı güçlerin merkezi alana geldikleri Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyalizme karşı direnme gücü ortadan kaldırılmıştır. İngiltere ve Fransa Avrasya’nın güneyinde yer alan merkezi imparatorluk olan Osmanlı devletini yıkarken, yeni büyük güç olarak dünya sahnesine çıkan Amerika Birleşik Devletleri de Japonya’yı hem kullanarak hem de destekleyerek, Avrasya’nın kuzeyinde yer alan büyük merkezi güç olarak Rus İmparatorluğunu ortadan kaldırmıştır. Yirminci yüzyılın ilk yılları iki büyük merkezi devletin çöküşü ve güçlerinin tasfiyesi dönemi olarak tarihe geçmiştir.

        İngiltere ve Fransa ortaklığı bütün dünya kıtalarını Atlantik okyanusu kıyılarından yönetirken karşı kıyıdaki Amerika Birleşik Devletleri eski bir İngiliz sömürgesi olmaktan çıkarak yeni büyük güç olarak uluslar arası alana çıkış yapmıştır. Osmanlı ve Japon imparatorluklarını Avrupalı emperyalistlere karşı kendi yanına çekmeye çalışan ABD emperyalizmi, İngiliz ve Fransız ordularının tam Kafkasya üzerinden Rusya alanına girmeye hazırlandığı aşamada, New York borsasından yüklü bir miktarda Amerikan dolarını Troçki isimli bir devrimci aracılığı ile Rusya’ya göndererek, bu para aracılığı ile Kızıl Ordu’yu kurdurmuşlar ve daha bütün ülke ele geçirilmeden Kızıl Ordu Azerbaycan’a gönderilerek Avrupa ordularının önü kesilmiştir. Tam bu aşamada Almanya’da Osmanlı ordusunu devreye sokarak Amerikan ve İngiliz projelerine karşı kendi planını bölgede oynamak istemiş ama Rus devrimini Avrupalıların Rusya topraklarını işgal etmesine karşı destekleyen Amerikan emperyalizmi, İngiltere ile işbirliği yaparak böylesine bir karşı manevraya izin vermemiştir. Bir anlamda dünya hegemonyası kavgasında büyük bir kapitalist devlet olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa emperyalizminin Rusya gibi çok geniş bir ülkeyi işgal etmesini önlemek amacıyla sosyalist devrimi karşıt bir çizgide desteklemiştir. Amerikalılar Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş alanlarında görülmemişler, İngiltere’yi arkadan desteklemişler ama Avrupalıların yıktıkları Osmanlı İmparatorluğu üzerinden merkezi alanının kuzeyindeki büyük ülkede kapitalizmin karşıt kutbunu oluşturarak, geleceğe dönük bir biçimde kendi hegemonya düzenlerini kurmaya çalışmışlardır. New York borsasından gönderilen dolarlar ile Sovyet devriminin finansmanı sağlanmış ve savaş sırasında da Amerikan ordusu Vladivostok’tan Rusya’ya girerek hem Kızıl ordunun kuruluşunda hem de Sovyetler Birliği devlet düzeninin kurulmasında içeriden katkı sağlamışlardır. Savaş bitince gizlice ülkeye girdikleri Vladivostok’tan sessizce ama resmi törenle geri çekilerek Sovyetler Birliği gibi bir büyük dev siyasal yapılanmayı hem Avrupalı ülkelerin karşısına çıkarmışlar hem de bu büyük ülke üzerinden oluşturulan sosyalist kutbu ABD merkezli batı kutbunun karşıt gücü olarak gündeme getirmişlerdir.

        Yirminci yüzyıla girerken yüzyılların yorgunluğu ile İngiltere ve Fransa Pirus zaferleri kazanmışlar ama yeni bir dünya düzenine geçilirken de geri cephe de kalan ABD, ikinci dünya savaşına giden yolda hazırlıklarını yaparak yirminci yüzyılda geleceğe dönük bir çizgide yeni bir yapılanmanın önünü açıyordu. Avrupa emperyalizminin önü Rusya’da karşıt bir kutup başı yaratılarak önlenirken, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz donanmasının İstanbul’a geldiği bu kez de İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan donanması İstanbul boğazına gelerek, merkezi alanın yeni patronu konumunda bu kez de Osmanlı devletinin mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyetinin tepesine çıkıyordu. Savaşın hemen bitiminde İstanbul’a gelen Amerikan donanması yeni dönemin merkezi bölge egemeni olarak Amerika Birleşik Devletlerini öne çıkarıyordu. Yahudi nüfusun kontrolü altında bulunan Amerikan ordusu merkezi coğrafyaya gelir gelmez, hemen Siyonist planın amacı olan İsrail devletinin kuruluşunu sağlıyor, böylece iki bin yıl sonra orta dünyada üçüncü kez bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulmasıyla birlikte dünyanın merkezinde, Avrupa hegemonyası olan İngiliz-Fransız düzeni geride bırakılarak, yerine ABD ordusu aracılığı ile bir Amerikan-İsrail ortaklığı oluşturuluyordu. Orta Doğu devletlerinde yaşamlarını sürdürmekte olan açık ve gizli Yahudi nüfus da bu doğrultuda harekete geçince, hem İsrail’in kuruluşu hem de bölgede Siyonizm çizgisinde bir Atlantik insiyatifi kolaylıkla oluşturulabiliyordu. Yirminci yüzyılın başlarında merkezi alandaki Osmanlı egemenliği sona erdirilirken yerine İngiliz ve Fransız insiyatifinin etkinliği devreye giriyordu. Ne var ki, kısa bir süre sonra gündeme gelen İkinci Dünya Savaşı merkezi alandaki Avrupa hegemonyasını sona erdirirken Amerikan döneminin önü açılıyor ve bu aşamadan sonra da yeni kurulan İsrail’in öncülüğünde bir Siyonist yapılanmaya giden yolda emin adımlarla ilerleniyordu.

        İki büyük dünya savaşı aslında dünyanın merkezi bölgelerini ele geçirme kavgalarının sonucu idi. İlk savaşta İngiltere, ikinci savaşta Amerika merkezi alanın yeni efendileri olarak öne çıkarlarken, yıkılan Osmanlı devletinin topraklarında ulus devlet modasına göre kurulmuş olan yirminci asır devletlerinin de yeni yüzyılda ortadan kaldırılmasıyla, İsrail’in öncülüğünde bir üçüncü dünya savaşı senaryosu dünya devletlerinin gündemine sokuluyordu. Merkezdeki batı hegemonyası süreci İngilizlerin bölgeye gelmesiyle başlıyor, ABD ile yoluna devam ediyor ve bu süreçte kurulmuş olan İsrail’in öne çıkmasıyla birlikte, merkezi alanda gerçekleştirilecek bir kutsal savaş olan Armegeddon çatışmalarıyla, orta dünya merkezli yeni bir dünya imparatorluğunun kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kurulması söz konusu oluyordu. Almanya,Fransa ve Rusya gibi büyük devletler Anglo-Saksonlar ile Yahudilerin ittifakına dayanan böylesine bir geçiş dönemini kabul etmekte zorlanırlarken, başta Türkiye olmak üzere, Osmanlı sonrasında kurulmuş olan bütün merkezi coğrafya devletleri terör ve savaş yolları ile tasfiye edilme noktasına getiriliyorlardı. Merkezi alanda hegemonya oluşturma aşamasına gelen her üç batılı güç kendi varlıklarını merkezde güçlendirecek plan ve projeleri hem bölge devletlerine empoze ediyorlar hem de kendi dış politikalarını bu doğrultuda geliştirerek merkezde kendi çıkar düzenlerine en kısa zamanda sahip olmak istiyorlardı. Sahip oldukları güçlü konumları ile uluslararası alanda etkili olarak kendi istediklerini gerçekleştirecek bir konjonktürü kendi çıkarları doğrultusunda merkezi alanı biçimlendirme amacıyla harekete geçirebiliyorlardı.

         Merkezi alanın kuzeyindeki ve güneyindeki büyük imparatorlukların dağıtılmasıyla birlikte, yirminci yüzyıl sonrasında orta dünyada bir batılı üçgen kurulmuştur. Türkiye ve komşuları bu noktada Avrupa üzerinden İngiltere ile, okyanus ötesinden Amerika Birleşik Devletleri ile muhatap olurken ikinci dünya savaşı sonrasında da merkezi coğrafyanın güney bölgesinin tam ortasında kurulmuş olan İsrail olgusu ile karşı karşıya getiriliyordu. Merkezin çöküşü ile batının merkeze saldırısı bir yüzyılı geçmiş ve Türkiye ile komşuları Avrupa-Amerika ve İsrail üçgenine sıkışıp kalmışlardır. Bu nedenle, Türkiye ve Orta Doğu’nun durumu batı üçgenine hapsolup kalmaktır. Türkiye’nin batı ile ilişkilerinde her zaman için Avrupa kıtası ön planda olmuştur. İngiltere bir Avrupa ülkesi olarak Türkiye ile ilişkilerinde diğer Avrupa ülkeleri ile birlikte hareket ederek yalnız kalmamaya gayret etmiş, hem bir dünya devleti hem de bir Avrupa ülkesi olarak değişik konumlarından yararlanarak Türkiye üzerindeki etkinliğini pekiştirmiştir. İngilizler Türkiye’nin batı bloku ile olan ilişkilerini Avrupa kıtası üzerinden ayarlarken, kendi çıkarlarına da öncelik vermeyi unutmamışlar ve kalıcı kadrolar aracılığı ile bölge devletlerinin içine girerek yerleşmişlerdir. Benzeri girişimleri Amerika Birleşik Devletleri de yapmış ve İngilizlerin kurdukları devlet yapılarının içine askeri ve sivil üsler kurarak, bölgedeki hegemonyayı İngilizlerin elinden alabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. İsrail ise zengin lobilerin ve gerçek kimliklerini gizleyen kripto ırkdaşları ile yakın bir işbirliği içinde ellerinde tuttukları dünya ekonomisi üzerinden, kendi plan ve projelerini öncelikli olarak devreye sokmaya çalışmıştır. Bu çerçevede, gelişen olaylar doğrultusunda merkezi alanda ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsünün bir batı üçgeni oluşturduğu rahatlıkla söylenebilmektedir. Batı üçgeni, uygulamada Atlantikçilerin ve Siyonistlerin batı dünyasındaki Almanya, Fransa, İtalya gibi rakiplerini de geride bırakarak Orta Doğu bölgesine egemen olmasını ana hedef haline getirmiştir.

        Osmanlı devleti sonrasında merkezi alanda örgütlenen batı üçgeni, her geçen yıl daha da güçlü bir biçimde Orta Doğu bölgesine yerleşerek dünya merkezi ni batının denetimi altına almıştır. Bu dönemde merkezde yeni kurulmuş devletlerin kendi kadrolarını kurarak kendi özgür yönetimlerini gerçekleştirmesine izin vermemişler, sürekli olarak kendi okullarından yetişen dil bilen işbirlikçi ve mandacı kadroların merkezi devletlerin üst düzey görevlerinde bulunmalarını sağlayacak bir biçimde kendi kontrolleri altında yeni bir sömürge düzeni kurmaya yönelmişlerdir. Batı tipi demokrasicilik oyunu görünümünde geliştirilen işbirlikçi ve mandacı sömürgecilik oyunu merkezi devletlerin hepsinin zaman içinde sömürgeleşmesine yol açmıştır. İki dünya savaşı sonrasında batı sömürgeciliği orta dünyaya köklü bir biçimde yerleşirken, merkezi alanda doğulu güçlere yer verilmemiş doğudaki büyük devletlerin merkezi alandan uzak tutulmasına çalışılmıştır. Böylesine bir hedef doğrultusunda Sovyetler Birliği ve de sosyalist sistem bir engel olarak öne çıkarılmış, komünizm öcüsü ile bölge halkları korkutulurken, merkezi devletlerin batı üçgeninde sömürgeleştirilmeleri süreci hızlandırılmaya çalışılmıştır. Soğuk savaş dönemi komünist korkutma ile emperyal baskı ve müdahalelerin artırıldığı bir aşama olmuştur.

        Küreselleşme dönemi soğuk savaş aşamasını geride bırakırken, merkezi alanda batı üçgenine hapsedilmiş olan orta dünya devletlerinin batı baskısından kurtulmasının da başlangıcı olmuştur. Demirperde çizgi yüzünden yanı başındaki komşuları ile yakın ilişki içine giremeyen merkezi devletler blokların ve sosyalist sistemin ortadan kalkması üzerine dış dünyaya batı baskısı ya da müdahaleleri olmadan açılmaya başlamışlardır. Soğuk savaş döneminde sosyalist ülkeler ile ilişkilerin yasaklanması yüzünden doğunun büyük dev ülkesi Çin ile kuzey bölgesinin büyük devi olarak Sovyet Rusya, merkezden uzak tutulmuşlardır.  Sosyalist sistem ülkeleri ya da üçüncü dünya devletlerinden batı baskısı ile uzak tutulan merkezi devletler, dış dünyaya normal yollardan açılamayarak ve ilişkiler kuramayarak batı emperyalizminin sömürgesi durumuna düşürülmüşlerdir. O dönemde sosyalizm öcüsünü karşı oluşturulan uluslararası savunma örgütleri tam anlamıyla merkezi devletlerin baskı ve hegemonya altına alındıkları bir anlamda hapishaneleri olmuştur. Soğuk savaş dönemi batı emperyalizminin iyice merkeze yerleştiği bir devir olurken, bölge ülkelerine karşı kurulmuş olan batının emperyal üçgeni her geçen gün merkezi devletleri içinden çıkılmaz bir biçimde çeşitli sorunlara ve karışıklıklara sürüklemiştir. Batı üçgeni sürekli olarak batının çıkarları doğrultusunda çalışırken, merkezi devletlerin bu durumdan fazlasıyla zarar görerek çıkmasına neden olmuştur.

        Sovyetler Birliğinin dağılmasından hemen sonra Basra körfezine gelen ABD orduları on yılı aşkın bir süre de bu bölgedeki devletler ve Müslüman halklar ile savaşırken, batı üçgeninden gelen güçlü yapısını Amerikan devleti yeni dönemde de korumaya çalışmıştır. Ne var ki, İsrail’in önce küçük bir devlet olarak kurulması ve daha sonraları da Büyük İsrail İmparatorluğu oluşturmak üzere savaşları ve terörü bölgeye yayması ile merkezi alan yavaş yavaş batı hegemonyasından çıkmaya başlamış ve kuzey ile doğu bölgelerinin büyük devletleri merkezi devletler ile kurdukları yakın ilişkiler aracılığı ile merkezdeki batı üstünlüğüne son verecek düzeyde etkinliklerini artırarak hareket etmeye başlamışlardır. Küreselleşme aşamasında her devletin dışa açılması tavsiye edilirken, merkezdeki devletlerin soğuk savaş döneminde olduğu gibi içe kapalı bir durumda kalmaları düşünülemezdi. Dışa açılma girişimleri beraberinde çeşitli ülkeler ile yakın ilişkilerin geliştirilmesine yardımcı olarak, Türkiye ve diğer merkezi ülkelerin dünya konjonktüründe daha serbest hareket edebilmelerinin önünü açmıştır. Sınırlar kaldırılırken, sınır ötesi örgütlenmeler bütün dünyada özendirilerek desteklenirken, Türkiye ve komşularından batı üçgeni hapishanesinde kalmalarını beklemek gerçekçi olmayacaktır. Dışa açılma batı ülkeleriyle olduğu gibi kuzey, güney ve doğu ülkeleriyle de yakın ilişkileri gündeme getirecek ve her devlet kendi çıkarları doğrultusunda bütün devletler ile işbirliğine girerek kendi bağımsız geleceğinin kurucusu olacaktır. Bu durumu sömürgeci emperyalistlerin yeni dönemde normal koşullarda benimsemeleri gerekmektedir. Batı üçgeni döneminin hapishane günleri artık geride kalmaktadır.

 

         Yeni dönemde Türkiye ve merkezi devletler için batı üçgeni yoktur ama dünya dörtgeni vardır. Bölge ülkeleri bu durumu dikkate alarak yeni aşamada ilişkilerini çok yönlü olarak geliştireceklerdir. ABD, İsrail ve de İngiltere üçlüsü yeni sömürgeci yöntemler ile merkezi devletleri eskisi gibi baskı altına alamayacaklardır. Bu durumu iyi bildikleri için, geçmişten gelen merkezi hegemonyalarını koruma doğrultusunda terör ve savaş olgularını destekleyerek öne çıkarmaktadırlar. Onların savaş ve terör organizasyonları kutsal kitaplara da dayansa, insanlığı korkutacak derecede kıyamet senaryolarını da bölge halklarına dayatsa da, normal koşullarda insanlık ve bölge halkları böylesine oyunlara eskisi gibi alet olmayacaklardır. Dünya dörtgeninde doğu-batı ve kuzey-güney ekseninde geliştirilecek yeni ilişkiler ağı, dünya devletleri ile halklarını her açıdan batı odaklı emperyalist ve sömürgeci oluşumlara karşı koruyacaktır. Ülkede, dünyada ve merkezi bölgede barış ancak bütün devletlerarasında geliştirilecek çok yönlü ve dengeli ilişkiler ağı ile önlenebilecektir. Batı üçgeninden dünya dörtgenine geçişe Türkiye her zaman için hazır olmalıdır.