ATATÜRKÇÜLÜĞÜN YENİ GÜNDEMİ

ATATÜRKÇÜLÜĞÜN YENİ GÜNDEMİ

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

          Bugün gelinen aşamada Türkiye’nin ana gündemi Atatürkçülüğün tasfiye edilme girişimleridir. Atatürkçülüğün gündemi ise Atatürk’ün kurmuş olduğu laik, demokratik, ulusal, üniter ve merkezi Türkiye cumhuriyeti devletinin korunmasıdır. Bu görünüm Türkiye ile Atatürkçülüğün nasıl birbiri içine girdiğini ve her aşamada birlikte ele alınmaları gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Türk devletinin kurucu önderi olan Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşını birlikte yönettiği siyasal kadro ile Türk ulusunun istekleri doğrultusunda bir devlet modeli ortaya koyarken, yeryüzündeki hiçbir siyasal gelişmeyi taklit etmemişler ama o dönemin koşullarında tarih sahnesinden silinmek istenen bir ulusun yeniden doğuşunu hazırlayarak, çok uluslu bir imparatorluk sonrasında, çağdaş ve modern bir ulus devleti dünyanın merkezi topraklarında kurarak geleceğe dönük önemli bir adım atmışlardır. Bir anlamda, Türkiye kurucusunun eseri olarak Atatürkiye olarak da tanımlanabilmektedir. Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti ile bu devletin kurucusu olan Atatürk’ü birbirinden ayırmak ya da ayrı düşünmek mümkün değildir. Tarihin dönemeç noktasında imparatorluktan ulus devlete geçerken, Türk ulusu tarihsel bir öndere sahip olmuş ve Atatürk bu konumu ile, çağdaş bir devlet olarak Türkiye’nin devlet modelini kendi elleriyle oluşturmuştur.

        

Bütünüyle Atatürk ve Kurtuluş Savaşı öncüsü milli kadronun eseri olan Türk Devleti, içinde bulunulan küresel emperyalizm döneminde diğer ulus devletler gibi zorlanmakta, ulus devletler uluslararası kapitalist sistem tarafından tasfiye edilirken, Türkiye cumhuriyetinde Atatürk ve eserleri ortadan kaldırılmaktadır. Öncelikle birçok yerden Atatürk isminin silindiği haberleri gelmektedir. Atatürk ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın öncü kadrosunda yer alan Kuvayı Milliyecilerin meydanlarda, cadde ve sokaklardaki isimlerinin başka isimlerle değiştirildiği göze çarpmaktadır. Başkent Ankara’nın kuruluş yıllarında uzun süre valiliğini yapan Nevzat Tandoğan’ın isminin, onun adını taşıyan meydandan silinmesi bu açıdan öne çıkan en önemli girişimdir. Cumhuriyeti kuran kadroların isimleri ve eserleri yavaş yavaş gözler önünden kaldırılırken, Atatürk’ten uzaklaşan ya da Atatürksüz bir yeni siyasal rejime doğru yol alınmaktadır. Birçok okulun ya da resmi kurumların isimleri değiştirilirken, kuruluş döneminden kalan birikimin ya da yansımaların tarih sahnesinden silinmesine ağırlık verilmektedir. Bir anlamda Atatürk döneminden gelen yansımaların bugünün Türkiye’sinden sürüp gitmesine izin verilmemekte, var olan emperyal güçlerin plan ve programları doğrultusunda, Türkiye Cumhuriyeti bir yerlere doğru yönlendirilerek resmen başka bir siyasal yapılanmaya doğru dönüştürülmektedir. Bu doğrultuda, cumhuriyetin önemli günlerindeki resmi bayramların artık eskisi gibi kutlanmaması ama Osmanlı tarihinin önemli günlerinin öne çıkartılarak kutlanması da, Osmanlı dönemine geri dönüşün bir simgesi olarak görülmektedir. Atatürkçülüğün yerini Yeni Osmanlıcılık alırken, Türk toplumunda karşılığı olmayan bir Osmanlıcılığın oluşturulmaya çalışıldığı giderek netlik kazanmaktadır. Halen var olan anayasaya göre, Türkiye cumhuriyeti devleti varlığını koruduğuna göre, fiili durum ile resmi durumu karşı karşıya getirerek genel bir değerlendirmenin yapılması gerekmektedir. Yılların birikimi doğrultusunda ortaya çıkan yeni durumların anayasa ve yasalar ile çelişkili bir duruma gelmesi, yeni anayasa arayışlarını öne çıkarırken, Türksüz, Atatürksüz ve başında cumhuriyetin genel ilkelerinin bulunmadığı yeni bir anayasanın istendiğini, artık inkâr edilemez bir biçimde herkes görmekte ve bu durum toplum içinde geleceğe dönük bir biçimde yeni tartışmalara yol açmaktadır.

         Soğuk savaş sonrası dönemin önde gelen siyasal projeleri gündeme getirildiği için ve dış destekler aracılığı ile bunlar Türkiye’de gerçekleştirilmeye çalışıldığından Atatürk ile Türkiye arasındaki mesafe her geçen gün daha fazla açılmaktadır. Türkiye; Atatürk’ün Türkiye’si olmaktan uzaklaştırılırken, Atatürk tarihin derinliklerine gömülerek Türk toplumunun günlük yaşamındaki tarihsel etkisine giderek son verilmektedir. Atatürk ve Atatürkçülük karşıtlığı eskisi gibi açıktan ve sert bir çizgide yapılmazken, dolaylı yollardan ve sessiz bir biçimde, Türkiye’nin Atatürk’ten uzaklaştırıldığı son zamanlarda daha fazla göze çarpmaktadır. Atatürk’ü Fatih ya da Selçuk Bey gibi tarihi bir figür olmaya doğru sürükleyen anti-Atatürkçü çevreler ve emperyalizmin borazanı olarak yayın yapanlar, Türk ulusunun halen çatısı altında varlığını sürdürdüğü Türk devleti gerçekliğini görmezden gelebilmektedirler. Halen var olan cumhuriyet devleti sürdüğü için Atatürk yalnızca tarihsel değil ama aynı zamanda güncel bir önderdir. Bir yanda Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyet devleti devam ederken, diğer yandan batının emperyalist devletlerinin merkezi coğrafyaya egemen olma planları doğrultusunda, Atatürk ya da ulus devlet sonrasında geçerli olması düşünülen projeler siyasal güçler tarafından sürekli olarak gündeme taşınmaktadır. Türk devleti bitmiş ya da yok olmuş gibi hareketler giderek artarken, bir yandan da halen geçerli olan 1982 anayasasının hükümleri doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti devleti varlığını sürdürerek yoluna devam etmektedir. Tarihin önemli bir dönemecinde Türk devleti ve Türk ulusu böylesine çelişkili bir duruma sürüklenerek içinden kolay kolay çıkılamayacak bir açmazın içine düşürülmüşlerdir. Bir bilim adamı, bu durum için Türkiye’ Cumhuriyetinin hem yıkıldığını hem de yıkılmayarak yoluna devam ettiğini söyleyerek, bu çelişkili durum ile birlikte tarihsel çıkmazı açıkça ortaya koymuştur.

         Birinci Dünya Savaşı sonrasında bütün imparatorluklar yıkılırken, Osmanlı imparatorluğu da bu süreçten payını alarak tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır. İmparatorluklardan ulus devletlere geçilirken, Türk ulusu daha önceki kurmuş olduğu imparatorluk tipi devleti geride bırakarak çağdaş anlamda modern bir ulus devlet kurarak, merkezi alandaki varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Türkler bütün dünya ile beraber ulus devlet çağına geçerken, en modern anlamda bir ulus devleti dünyanın merkezinde tarih sahnesine çıkarmasını bilmişlerdir. Bu nedenle Osmanlı sonrası dönem için öne çıkarılan hegemonya planlarının hiç birisi geçerlilik kazanamamış ve bu durumdan yararlanan Atatürk önderliğindeki ulusal kurtuluş savaşı kadrosu, Anadolu’daki kongrelerden aldıkları güç ile Atatürk’ün zihninde ulusal bir sır olarak sakladığı çağdaş cumhuriyet devletini büyük bir başarı ile kurmasını bilmişlerdir. Düveli Muazzama denilen dünyanın en büyük ordularına karşı savaşarak elde edilen zafer, modern bir ulus devletin kurulmasıyla birlikte geçerlik kazanmıştır. Bugün küreselleşme aşamasında, yüz yıl önce kurulamayan emperyal düzenin Orta Doğu bölgesindeki ülkeler üzerinde kurulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ulus devletler çağında, merkezi alanda emperyalist düzen kurma peşinde koşan batının büyük devletleri, geçen yüzyılın başlarında gerçekleştiremedikleri çıkar düzenini, küreselleşmenin getirdiği yeni koşullardan yararlanarak elde etmeye çalışmaktadırlar. Dünyayı beş yüzyıl sömürmüş olan batılı emperyalistler yeni dönemde merkezi bir imparatorluk peşinde koşarlarken, Osmanlı toprakları üzerinde kurulmuş olan merkezi devletlerin tamamını hedef tahtasına oturtarak bunların dağılmaya giden yolda çökertilmesine çaba göstermişlerdir. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra merkezi alana gelen Amerikan ordusunun bölgesel hegemonya düzenine yöneldiği aşamada, hem Atatürk Türkiye’sini hem de Türkiye’nin kurucu önderi olarak Atatürk’ü hedef haline getirdikleri anlaşılmaktadır. Dün bazı nedenlerden dolayı Atatürk’ü destekleyen ve onun devrimlerini olumlu bulan batılı güçlerin yeni dönemde Atatürk’ü kötülemeye başladıkları ve bu doğrultuda Atatürk cumhuriyetinin ortadan kaldırılması için açıktan harekete geçtikleri artık iyice belli olmuştur.

         Avrupa ve Amerika kıtalarına sığamayan batılı emperyalist devletler yanlarına Siyonist İsrail devletini de alarak, yeryüzü kıtalarını yeniden fethetmeye yönelmişler ve bu doğrultuda birbiri ardı sıra birçok ülkede açık işgal eylemlerine kalkışmışlardır. Dışa açılma, ekonomik yoldan entegrasyon ya da uluslararası oluşumlar doğrultusunda dünya ülkelerinin yönetim insiyatifini ellerine geçiremeyen emperyal güçler, açık işgal eylemlerine kalkışarak bütün dünya ülkelerine yönelik yeni bir sömürgeleştirme eylemini, kararlı ve ısrarcı bir yaklaşım doğrultusunda gerçekleştirebilmenin arayışı içine girmişlerdir. Bu doğrultuda dünya haritasında yer alan bütün devletler emperyalist güçlerin ana hedefi konumuna gelmişlerdir. Bir yandan ulus devletlere karşı savaş açarlarken, diğer yandan da dünyanın ortasındaki geniş alan olarak Avrasya bölgesini yeniden fethetme girişimlerine kalkışmışlardır. Bu iki süreç merkezi alanda gelip Türkiye Cumhuriyetinin başına iş açmakta ve Türk devletinin kurucu önderi Atatürk’ten uzaklaştırılması gibi olumsuz bir durum, Türk iç siyasetinin ana belirleyici unsuru konumuna gelmektedir. Ulus devlet istemeyenler Türklerin ulus devletini ortadan kaldırmaya çaba gösterirken, merkezi coğrafya fethine kalkışanlar da, bu alanın tam ortasında yer alan çağdaş cumhuriyet modelinin kurucusu olan Atatürk’ü tarih sahnesinden kaldırmaya çalışmaktadırlar. Bu durumda, Türkiye’nin ana gündem maddesi kurucu önderden uzaklaştırılma çizgisinde bir Atatürksüzleştirme olgusudur. Atatürk’ün tarih sahnesinden silineceği bir aşamada ise onun eseri olan Türkiye Cumhuriyetinden söz edebilmek mümkün olamayacaktır. Yüz yıl önce başarılamayan böyle bir sonuç, Türk devleti ile birlikte Türk ulusunu da bugünkü yaşam alanından uzaklaştırarak yepyeni bir dünya yapılanmasını gündeme getirecektir. Bugünkü Atatürkçülüğün gündeminde bu yüzden, tarih sahnesinden silinme gibi bir olumsuz durum öncelikli olarak vardır.

         On beş yıl önce yeni döneme girerken, ortaya çıkan 28 Şubat olayı ile Türkiye yeni bir askeri müdahale durumu ile karşı karşıya getirilmiştir. Batı emperyalizmine ve İsrail Siyonizm’ine karşıt çizgide bir siyasal iktidar, tam tek başına iktidara geleceğe sırada bir dış müdahale olmuş ve askeri bir baskı ile bir hükümet düşürülerek, anti emperyalist bir İslamcı parti iktidardan indirilmiştir. Daha önceki askeri müdahalelerde olduğu gibi gene Atatürk’ü referans alan bir askeri müdahale, Türk devletini eskisinden daha fazla bir biçimde batılı emperyal senaryolara sürükleyerek, birçok siyasal oyuna ülkeyi sürüklemiştir. Soğuk savaşın son elli yılında birbiri ardı sıra batılı emperyal devletlerin desteği ile gündeme gelen askeri müdahalelerin hepsi, Atatürkçülük adına geldiği için Türk halkının önemli bir kesimi bu yüzden Atatürk’e karşıt bir çizgiye doğru sürüklenmiştir. Büyük çoğunluğu Müslüman olan Türk halkına tepeden inme darbeler Atatürkçülük görünümü ile gelince, bu askeri müdahalelerden rahatsız olan toplum kesimleri darbe karşıtlığı ile birlikte yavaş yavaş Atatürk karşıtlığına da yönlendirilmişlerdir. Küresel emperyalizm sivil toplumculuk adına her ülkenin toplumunu kendi devletine karşı düşman yaparken, Türk devletinin kurucusu Atatürk’e karşıt bir hareket de sivil toplumculuk adına liberal toplum kesimleri tarafından örgütlenmiş ve dinci çevreler ile işbirliği yapılarak, Türk halkının önemli bir kesiminin Atatürk karşıtı bir çizgiye doğru kaydırılması dış destekler sayesinde başarılmıştır. Soğuk savaş dengelerinde Sovyetler Birliğine karşı izlenen batı politikalarının Türkiye üzerinden merkezi alana yönlendirilmesi, zaman zaman askeri müdahaleleri zorunlu kılmış ve böylesine bir batı hegemonyası sürecinde askeri darbeleri batılı çevreler Atatürk ve Atatürkçülük adına örgütlemişlerdir. Türk ulusunun içinden çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri Türk halkının gözbebeği iken, NATO üzerinden kotarılan batı hegemonyası çizgisindeki askeri müdahaleler, Atatürk adı kullanılarak ve Atatürkçülük kisvesi altında uygulama alanına getirilince, Türk halkında ciddi bir Atatürk karşıtlığı yaratılmıştır. Yarım yüzyılın yaşanan olayları bu doğrultuda kamuoyunda ciddi bir bilinçlenme yarattığı için artık hiç kimsenin Türk Silahlı Kuvvetlerinden Atatürk adına darbe beklememesi gerekmektedir.         

          Bütün darbe kararları batılı merkezlerde alındığı için Türk ulusu batılı ülkelerin çıkar düzeninden fazlasıyla rahatsız olmuş ve bu durumda, darbecilerin Atatürk’ü kullanmasına karşı halkta önemli bir tepki meydana gelmiştir. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetlerinin, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiş bir biçimde yargılanması gene batılı güçlerin senaryoları doğrultusunda gerçekleştirilince, ordu tabanında ve halk kitlelerinde yeni bir bilinçlenme dalgası gerçekleşmiş ve bunun sonucunda artık batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda hiçbir zaman bir darbenin yapılamayacağı çizgisinde, Türk kamuoyunda genel bir düşünce oluşmuştur. Sovyetler Birliği zamanında var olan demirperdenin kalkmasından sonra Türkiye’nin bağımsız bir Avrasya politikasına yönelmesi yüzünden, batılı emperyalistler Türkiye’nin önünü kesmek üzere uydurma dava senaryoları ile Türk ordusunun üst düzey subaylarını içeri atarak yargının karşısına çıkarmışlardır. Ayrıca Orta Doğu’da yeni bir imparatorluk peşinde koşan Siyonist İsrail devleti de, merkezi alana egemen olabilmek için bir Türkiye-İran savaşı senaryosu gerçekleştirmeye çalışmış ve bu doğrultuda İslamcı İran’a karşı laik Türkiye Cumhuriyetinin savaşması doğrultusunda bir cunta hareketini gene Atatürkçülük adına desteklemeye başlayınca, Türkiye siyasetini Ergenekon dönemine kadar gerilere götüren bir tartışmalı dönem gündeme gelmiştir. Son dönemdeki gelişmelere bakıldığında, artık Türk ordusunun batıdan gelen hiçbir emperyal senaryo doğrultusunda müdahaleye zorlanamayacağı anlaşılmaktadır. Soğuk savaş döneminde batı dünyasının güvenliği için büyük yüklere ve sorumluluklara yönlendirilen Türk Silahlı Kuvvetlerinin, kurucu önder Atatürk’ün izinden giderek artık antiemperyalist bir çizgide hareket edeceği ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, Atatürkçülüğün yeni gündemindeki birinci madde hiçbir darbe ya da cunta hareketine alet olmamaktır.

         Atatürkçülüğün yeni gündemindeki ikinci madde ise, bu kavramın değişen dünya ve ortaya çıkan yeni koşullar doğrultusunda yeniden ele alınarak, Atatürk ilkeleri doğrultusunda genel ve bütünleştirici bir yoruma kavuşturulmasıdır. Sadece giyim ve kuşama önem veren gardrop Atatürkçülüğü ile yalnızca resmi günlerde dile getirilen tören Atatürkçülüğü uygulamaları da, Türk halkını Atatürk’ten uzaklaştırmıştır. Gardrop Atatürkçülüğü sadece dış görünüme önem verirken, bu kavramın içeriğinden hiç söz edilmemesi, hatta daha da ileri gidilerek bu kavrama gizli anlamlar verilmesi gibi emperyalizm işbirlikçiliği girişimleri de ülkede Atatürkçülüğün etkisini yitirmesine ve bu doğrultuda halk kitlelerinin Atatürk’ten uzaklaşmasına yol açmıştır. Batı tipi giyimi esas alan Atatürkçü yaklaşıma, muhafazakâr kesimlerin karşı çıkması ve uzun yıllar giyim konusunun ön planda yer alması gibi bir siyasal süreç içerisinde, İslamcı hareketler güçlenerek iktidara gelince, gardrop Atatürkçülüğü ile hiçbir yere gidilemeyeceği açıkça görülmüştür. Türk halkını bir dış görünüm sorunu olan giyim konuları ile yıllarca tartıştıran ve bu yüzden toplumda ciddi bir kutuplaşmanın ortaya çıkmasına yol açan emperyalizm, çeşitli yönlendirmeler aracılığı ile Türk halkının zihninde antiemperyalist bilinci önleyebilme doğrultusunda önemli başarılar sağlayarak, Türkiye’nin bağımsızlığına büyük gölgeler düşürmüştür. Atatürkçü görünen ama gerçekte Atatürkçülüğü kendi özel düzenleri doğrultusunda kullanan önemli çıkar merkezlerinin yönlendirmesiyle öne çıkan tören Atatürkçülüğü de, tıpkı gardrop Atatürkçülüğü gibi, biçimsel bir Atatürkçülük tartışmasına meydan vermiştir. Sadece resmi bayram günlerinde Atatürk’ü hatırlayan ve bu gibi törenlerde edebiyat yaparak Atatürkçülük söylevleri çekenlerin gerçek yaşamda bütünüyle Atatürkçülüğe ters düşen hareketlerde bulundukları ve Atatürk karşıtı çevreler ile ortak bir yaşam ve dayanışma içinde oldukları da zamanla ortaya çıkan gerçekler olmuştur. Atatürkçülüğü dış görünüme ve göstermelik törenlere bağlayan sahte Atatürkçülerin, Atatürk ve ilkelerine en fazla zarar veren insanlar olduğu görülmüştür. Halk kitlelerini aldatmak üzere yapılan bu şekilcilik Atatürkçülüğe ve Atatürk ilkelerine büyük zararlar vermiştir. Biçimsel tören ve gardrop Atatürkçülüğü bu yüzden acilen önlenmelidir.

         Atatürkçülüğün üçüncü gündem maddesi bugünkü koşullarda yeniden ele alınarak gerçekçi bir yorumunun yapılmasıdır. Batılı gizli servislerin Batı bloku ile yaşanan olaylarda ters düşen Türkiye’yi, yeniden batı emperyalizminin kucağına oturtma doğrultusunda bir Neo-Kemalizm, Türk ulusu ya da Türk devleti açılarından kabul edilemeyecek bir uluslararası senaryodur. Küresel dönemin başlangıcından bu yana Türkiye’yi sürekli olarak bulunduğu coğrafya da kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışan batı emperyalizmi yüzünden, Türk devleti batılı müttefiklerine güvenemez bir duruma gelmiştir. Siyonizm bölgeye yerleşirken Türkiye komşuları ile karşı karşıya getirilmiş, küresel sermaye merkezi alana sahip çıkmaya çalışırken, Türkiye batılı ülkelerin bölgeye dönük senaryolarında taşeron ülke olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Türkiye Atatürkçülük adına batı blokunun baskıları altında tutulurken, Atatürk’ün dünyada ve ülkede barış ilkesi çiğnenmiştir. ABD Büyük Orta Doğu Projesi doğrultusunda bölgeye büyük baskılar uygularken, İsrail ise Büyük İsrail projesi doğrultusunda terör ve savaşı bütün bölge ülkelerine taşırken, Türkiye yavaş yavaş Atatürk’ün barış politikasından uzaklaştırılmıştır. Kutsal kitaplara dayandırılan üçüncü dünya savaşı senaryolarına gerçeklik kazandıracak düzeydeki siyasal senaryolar, emperyal güçler tarafından bölgeye taşındıkça, siyasal gerçekler ters yüz edilerek bölge karıştırılmaya çalışılmıştır. Böylesine bir kaos ortamında, Türkiye’nin gerçek gündemi görülemediği gibi, Atatürkçülüğün bugünün ortamında ne anlama geldiği sorusu yanıtsız kalmıştır. Bölgede her şey yıkılırken, gerçekler ters yüz edilirken, Atatürkçülüğün bugün ne anlama geldiği sorusu bir türlü yanıtlanamamıştır. Bu nedenle, Atatürkçülüğün antiemperyalist içeriği bugünün kuşaklarına tam olarak aktarılamamıştır.

         Türk devletinin kurucu düşünce sistemi olan Atatürkçülük, gerçek boyutları ile araştırılırken konunun bilimsel açıdan ele alınmasına dikkat edilmelidir. Atatürkçülük sadece bir ideoloji olarak ele alındığı zaman diğer ideolojiler ile aynı durumu düşürülmekte ve modası geçmiş ideolojilere benzetilerek onlarla aynı düzeyde geçersiz kılınmaya çalışılmaktadır. Kapitalizme karşı çıkan sosyalizm, kapitalist sistemin gelişmesiyle geçersiz kalabilir ama tıpkı İsrail’i bir milli devlet olarak var eden Siyonizm gibi Türkiye Cumhuriyeti’ni de bir milli devlet olarak var eden Kemalizm’de var ettiği Türk devleti ile birlikte yaşamaya devam edebilir. Bu açıdan Kemalizm’i sosyalizm ile değil ama Siyonizm ile karşılaştırmak daha gerçekçi bir sonuca varılmasını sağlayacaktır. Yahudiler kendi ulus devletlerini Siyonizm sayesinde kurdularsa, Türkler de Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini Kemalizm sayesinde kurmuşlardır. Bu çerçevede Sovyetler Birliğinin çöküşü nasıl İsrail’in yıkılmasına neden olmuyorsa, Türkiye’nin dağılmasına da neden olamayacaktır, çünkü Türkiye hiçbir zaman bir sosyalist devlet olmamıştır. Uluslararası kapitalist sistem sosyalist bloku yıktıktan sonra, ulus devletlerin tasfiyesi aşamasına gelmiştir ama bu doğrultuda sosyalist sistemin yıkılmasındaki başarılı sonuçları elde edememiştir. Böylesine bir karşılaştırma, Türk kamuoyunda yapılamadığı için Atatürkçülük ile gerçek durumun belirginlik kazanması sağlanamamıştır. Atatürkçülük Kemalizm boyutunda diğer ideolojiler ile birlikte ele alınarak değerlendirilebilir. Ne var ki, Atatürkçülük sadece bir ideoloji değil ama aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu düşünce sistemi olarak da görüldüğü zaman konu ideolojik değerlendirmelerin ötesinde bilimsel boyutlar da kazanmaktadır. Bilimsel Atatürkçülük, Atatürk kurumunun anayasal misyonu olduğu kadar aynı zamanda Atatürkçü bilim adamlarının da görevidir. Atatürkçülük Atatürk ilkelerine dayanan bir düşünce sistemi olarak, Türkiye Cumhuriyeti devlet modelinin de yaratıcısı olduğu için, öncelikle bilimsel açılardan ele alınarak incelenmek durumundadır. Bu nedenle hiçbir ideolojik yaklaşım Atatürkçülüğün gerçekçi bir değerlendirmesini yapamaz çünkü Atatürk bir yaşamış siyasal önderdir ve kendi arkasından devam edecek pozitif bir devlet sisteminin de kurucusudur. Atatürk’ün yarattığı devlet modeli de incelenmesi gereken bir genel kamu hukuku sorunudur.

         Atatürkçülüğün günümüzdeki dördüncü meselesi, her türlü saldırı ve tehditlere karşı korunmadır. Atatürkçü devlet modelinin laiklik ilkesi, siyasal İslamcı ve şeriatçı akımların sürekli saldırısı karşısında giderek baskı altına alınmakta ve bazı üst düzey yöneticiler açıktan laiklik ilkesinin anayasadan kaldırılmasını talep edebilecek kadar ileri gidebilmektedirler. Laiklik ilkesinin tarihsel süreç içinde nasıl ortaya çıktığını bilmeyenler, dünyayı tanımayanlar, dinler tarihini okumayanlar, dünyayı beş yüzyıl yöneten Avrupa kıtasının tarihinin dinler ve mezhepler arasındaki savaşlar ile dolu olduğunu bilmeyenler, bugünün koşullarında laiklik ilkesinin kaldırılmasını açıktan talep edecek kadar ileri gidebilmektedirler. İslam coğrafyasında laiklik devrimini gerçekleştiren ilk ve tek örnek olan laik Türk devletinin var olabilmesi ve yoluna devam edebilmesi için, laiklik ilkesinin korunması gerekmektedir. Ne var ki, bu korumanın silah zoru ile ya da darbeler ile yapılmaya çalışılması ülkede dinler arasında gerginlik yaratmakta ve diğer din mensupları ile Müslümanların arasının açılmasına kadar gitmektedir. Laiklik diğer din mensuplarının Müslümanlara karşı uyguladığı bir baskı düzenine dönüşürse, o zaman Türkiye’de olduğu gibi Atatürk ve cumhuriyet karşıtı bir çizgide siyasal İslam ve muhalefet hareketlerinin geliştiği görülebilmektedir. Türkiye ile birlikte diğer İslam ülkelerinde de benzeri gelişmelere son zamanlarda fazlasıyla rastlanılmaktadır. Mısır, Tunus ve İran gibi Müslüman ülkelerde yaşanan deneyler de konunun açıklığa kavuşması açısından önemlidir. Türkiye İslam dünyasındaki laikleşmenin öncüsü bir ülke olarak yoluna devam edebilmeli ve böylesine bir gelişmeyi ülkedeki Atatürkçü hareket sivil yollar ile siyasal girişimler sayesinde başarabilmelidir.

         Atatürkçülüğün beşinci gündem maddesi ise ulus devletin korunmasıdır. Bu doğrultuda anayasa ile kurulmuş olan üniter devlet yapısının korunması ve uluslararası antlaşmalar ile resmen kabul edilmiş olan milli sınırların muhafaza edilmesidir. Benzeri örnekleri Avrupa’nın önde gelen ulus devletlerinde de görüldüğü gibi, bazı büyük ulus devletlerin sınırları içindeki bölgelerden birisinde zamanla farklı etnisiteler oluşabilmekte ve bunlar zamanla gelişerek bağımsız devlet olmaya yöneldiklerinde kendi ülkelerinin bölünmesine giden yolu açmaktadırlar. Yeryüzünde altı bin sayısının üzerinde etnik topluluk bulunduğuna göre, her etnisitenin kendi küçük devletini kurması mümkün olamamaktadır. Uluslaşma ya da ulus devletlerin kurulması bu küçük kabile ya da kavimsel etnik oluşumların aşılmasını sağlayan daha ileri bir sosyolojik oluşumdur. Balkanlar ve Kafkaslar gibi tarihin geçiş bölgeleri ya da kavimler kapısı olarak adlandırılabilecek iki bölgenin tam ortasında bütünleştirici bir köprü konumunda jeopolitik bir yere sahip bulunan Türkiye Cumhuriyeti, göçlerden kalan çeşitli alt kimlikli etnik toplulukları tıpkı Amerikan toplumunda sözü edilen eritme potası gibi bir bütünsel yapılanmaya doğru götürebilmek için ulus devlet modeline yönelmiştir. Sovyetler Birliği gibi bir büyük siyasal yapılanmanın sıcak denizlere inmesinin önlenmesi doğrultusunda tampon bir devlet olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti, sahip olduğu geniş sınırlar içerisinde bütün diğer devletlerde olduğu gibi, hem merkezi devlet düzenini hem de bu merkezin çevresinde oluşmuş olan ulus devletin üniter yapılanmasını korumak durumundadır. Merkezi coğrafyada geçerli kılınmak istenen bütün yabancı projelerin Türk devletinin birlik ve bütünlüğünü tehdit etmesi gibi olumsuz durumların önlenebilmesi için, Türk devletinin kurucu düşünce sistemi olan Atatürkçülüğün, her türlü etnik gruplaşmanın ötesinde Misakı Milli sınırları içerisinde Türk halkının bütünleşerek ulusal bir yapı olarak varlığının korunabilmesi, kurucu düşünce sistemi olarak Atatürkçülüğün göstereceği kucaklama girişimi, ülkede yaşayan bütün etnik grupların devlet ve millet çatısı altında bir araya gelmesini sağlayacaktır. Devlet bazen bir baba gibi bazen da bir ana gibi kucağını açarak, ülke içinde yaşamakta olan her kökenden gelen vatandaşlarını eşit koşullarda yaklaşarak koruyabilmeli, onların arasındaki her türlü çatışma ya da sorunu çözerek ülkedeki birlik ve bütünlüğü muhafaza edebilmelidir.

         Türkiye Cumhuriyetini yaratan siyasal birikimin adı olan Atatürkçülük, hem bir düşünce sistemidir hem de bir devlet modelidir. Konu bilimsel olarak ele alındığı zaman hem bir düşünce hem de bir hukuk sorunu ile karşı karşıya kalınmaktadır. Atatürkçülüğe duygusal yaklaşımın ötesinde bilimsel bir bakış açısı ile yaklaşılmalıdır. Duygusal Atatürkçülük ile ya da Atatürk düşmanlığı ile bir yerlere gidilemediği görülmüştür. O zaman Türkiye Cumhuriyetini var eden siyasal birikimin temsilcisi olarak Atatürkçülüğe bilimsel açılardan bakılması gerekmektedir. Atatürkçülüğün bilimsel olarak ele alınması ile Türk devlet modelinin altında yatan bu siyasal birikimin daha etkili bir biçimde ortaya çıkması sağlanabilecektir. O zaman, Türkiye’nin gündeminin ana maddesi olarak Atatürkçü devlet modelinin genel kamu hukuku açısından değerlendirilmesi daha doğru bir biçimde yapılabilecektir. Böylesine bir devlet modeli tarihin hangi aşamasında neden bu biçimde gerçeklik kazandı ve önümüzdeki dönem de bu modele dayalı olan Türk devletinin nasıl yoluna devam edebileceği siyaset ve hukuk bilimlerinin ortak verileri ile değerlendirilebilecektir. Türkiye’nin dünyanın neresinde olduğunun ve neden böyle bir yapı ile ortaya çıktığının gerçekçi bir biçimde değerlendirilmesi, ancak bilimsel Atatürkçülük ile açıklanabilecek konular olarak öne çıkmaktadır. Yeni dönemde bilimsel Atatürkçülük ile bu gibi sorunların üzerinden gelinebilecektir.

         Atatürkçülüğün yeni gündeminde ana konu Türkiye’nin geleceğidir. Emperyalist projelerin taşeronları ve onların yerli işbirlikçileri aradan geçen uzun zaman diliminde giderek etkinliklerini yitirdiği için, Türkiye’nin yakın geleceğinde yeni bir Atatürkçü atılıma gereksinme vardır. Türkiye’yi şimdiye kadar uğraştıran ana konuların hızla çözüme götürülmesinde, Atatürkçü hareket bilimsel çözümler ve öneriler gündeme getirebilmelidir. Ülkenin daha fazla emperyal güçlerin etkisi altında savrulup gitmesinin önlenmesi doğrultusunda, Atatürkçü güçler devreye girerek sorunların üzerine gitmeli ve kanayan yaralara acil çözümler üretebilmelidirler. Türk devletinin toparlanmasında, cumhuriyet rejiminin güçlendirilmesinde, demokrasinin giderek toplumun tabanına doğru yaygınlık kazanmasında, Atatürkçü güçler bilimsel yaklaşımlar geliştirerek kısa zamanda yeni çözümler için doğru yaklaşımlar sağlayabileceklerdir. Atatürk’ün kurmuş olduğu parti, aynı zamanda devletin de kurucu çekirdeği olarak Atatürk çizgisine yeniden dönebilmeli ve özüne kavuşarak kendisinden beklenen etkinlikleri ve ulusal politikaları, etkili bir biçimde geliştirerek devreye sokulmasında kendi üzerine düşen görevleri yerine getirebilmelidir. Bilimsel bakışın ya da yaklaşımların yeterli olamadığı durumlarda, Atatürkçüler bir Kemalist akıl geliştirerek dünya ve yurt sorunlarına ulusal açılardan bakabilmelidirler.

 

         Atatürkçülüğün yeni gündeminin diğer yönlerini ele alarak bu doğrultuda yeni yaklaşımların geliştirilebilmesi için dünyadaki gelişmelerin Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgeye nasıl yansıdığını ve ülke içi sorunlar üzerinde ne gibi etkiler ortaya çıkardığını öncelikle görebilmek gerekmektedir. Atatürkçülük adına yapılacak önemli girişimler de Atatürk’ün partisinin olduğu kadar, diğer Atatürkçü kuruluşların da üzerlerine düşen sorumluluklar doğrultusunda hareket etmelerinde ulusal yararlar bulunmaktadır. Yaşamda en büyük yol gösterici olarak bilimi gören ulusal önder, kendinden sonrası için hiçbir ideoloji ya da doktrin bırakmamış ama bilimi gerçek yol gösterici olarak kamuoyuna sunmuştur. Bu nedenle bütün Atatürkçüler, her şeye önce bilimsel olarak bakmak durumundadırlar. Orta çağın dinsel bakış açısını küresel emperyalizm doğrultusunda öne çıkaranlar, hiçbir zaman Atatürkçülerin bilimsel bakış açılarının önünü kesemeyeceklerdir. Bilimi sonuna kadar en iyi biçimlerde kullanacak olan Atatürkçüler, hem Türkiye’nin hem de kendi gündemlerinin getirmiş olduğu sorunlara karşı gereken girişimlerde bulunacaklardır. Değişen dünyanın getirmiş olduğu yenilikler, bilimsel Atatürkçülüğün çıkış noktalarını oluşturacaktır. Atatürkçüler, geliştirecekleri bilimsel yaklaşımlar ile gelecekte Türkiye’nin yoluna devam etmesini sağlayacaklardır.