ABD’NİN SÜPER GÜÇ STRATEJİSİ


  • Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
    Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı’nın mutlak galibi olarak yirminci yüzyılda dünyanın süper gücü konumuna gelmiş ve bu durumunu yüzyılın son yıllarına kadar sürdürerek, yirmi birinci yüzyıla dünyanın kendi liderliğinde girmesini sağlamıştır. N e var ki, Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir döneme geçerken, Amerikan devletinin ciddi boyutlarda sarsıntılar geçirmeye başladığı görülmüştür. Sovyet Blokuna karşı batı dünyasının önderi konumuna sahip olan ABD, iki kutuplu denge düzeninde batılı bir süper güç olarak dünya hegemonyasında başı çekerken, karşısındaki kutup dağılınca dengeler bozulduğu için bir sarsıntı döneminden geçmeye başlamıştır. Soğuk savaş döneminden küreselleşme aşamasına geçerken, ABD’nin tek kutup başı olarak daha da güçleneceği beklenirken, yirminci yüzyılın son yılları ile yirmi birinci yüzyılın ilk yılları ABD için bir şaşkınlık, sarsıntı ve gerileme dönemi olmuştur.
    11 Eylül olayları ABD’nin karşı düşmanla uğraşmayı bırakarak kendi içine döndüğü bir aşamada gerçekleşmiş ve Amerikan devleti içindeki güçlerin dışarıyla uğraşmayı bir yana bırakarak, birbirleriyle uğraşmaya başladıklarını göstermiştir. İki tarafı da okyanuslarla çevrili bulunan Amerikan devletinin dışarıdan bir saldırı ile karşılaşması mümkün değil gibi görünürken, asıl saldırının içeriden ve devletin içindeki gizli örgütlerden ortaya çıktığı görülebilmiştir. Yıllarca dünya egemenliği doğrultusunda kendisine karşı çıkan devletler ve güçlerle boğuşarak gelen Amerikan devleti, sahip olduğu büyük gücü eskisi gibi dışa dönük kullanamayınca, bu kez o emperyal gücün devletin içinde patlama yaratarak yeni dönemde gene eskisi gibi etkin olabilmenin yollarını aramaya başladığını, 11 Eylül olayları ortaya koymuştur. Küresel dönemin getirdiği yeni stratejiler doğrultusunda Amerikan devleti içinde patlamalarla ortaya çıkan güç kullanımı, uydurma senaryolarla göz boyamak için kullanılmış ve bu durumun suçlusu olarak Müslüman Araplar ilan edilince, Amerikan devleti Afganistan ve Irak hattı üzerinde yer alan bütün Müslüman devletleri ve İslam dünyasını hedef alarak sıcak savaş dönemini başlatmıştır.
    İbni Haldun’un tezleri doğrultusunda aradan geçen uzun zaman dilimi içinde bazı koşulların değişmesi, devlet yönetimlerinin yozlaşmaya başlaması, toplum içinde yer alan farklılıkların bölücü bir nitelik kazanması üzerine, haksızlık ve yolsuzlukların hızla tırmanarak ülkeyi yaşanmaz bir duruma sürüklemesi ve bütün bu gelişmelere karşı devletin merkez i gücünü kaybederek, ülkede var olan kamu düzenini koruyamaması gibi olumsuz gelişmeler, devletlerin bir gerileme dönemi sonrasında çöktüğünü bilimsel olarak ortaya koymaktadır. İbni Haldun’un Endülüs devleti ile ilgili gerçekleri derleyerek ortaya koymuş olduğu çöküş teorisi, tarih içinde hemen hemen bütün büyük devletlerin yaşam süreçlerinde ortaya çıkarak tarihsel gelişmeler açısından belirleyici olmuştur. Ne var ki, Haldun’un tezi açısından büyük devletler incelendiğinde Endülüs devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Hazar İmparatorluğu gibi büyük devletlerin, yaklaşık olarak yedi yüzyıllık zaman dilimlerinde var olabildikleri anlaşılmaktadır. Eskiden kendi çağının devleti olarak süper güç konumuna gelen siyasal yapıların yedi yüzyıl etkinliklerini sürdürebildikleri görülürken, Amerika Birleşik Devletleri gibi kendi çağının devleti olan süper güçlerin bu ağırlıklı konumlarını sonraki dönemlerde bir yüzyıl bile sürdüremedikleri ortaya çıkmaktadır. Eski bir İngiliz sömürgesi olarak yola çıkmış olan ABD’nin Britanya imparatorluğunun beş asırlık hegemonyası sonrasında devreye girerken, bir anlamda Atlantik düzeninin bekçiliğini de üstlenmiştir. İngiltere’nin bir Atlantik gücü olarak başlattığı bu hegemonya düzeni birinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin eline geçmiştir.
    Amerikan devletinin tarihsel süreç içerisindeki yerini belirlerken, İbni Haldun’un görüşlerinin yanı sıra Medeniyetler Teorisinin kurucusu olan Oswald Spengler’in ortaya koymuş olduğu varsayımı da dikkate almak gerekmektedir. Spengler tarihin tekerleği biçiminde özetlenebilecek görüşlerinde her büyük devletin ya da medeniyetin önce bir noktada ortaya çıktığını, zamanla büyüyerek ve güçlenerek geniş alanlar üzerinde kendisinin merkezinde yer aldığı bir medeniyet düzeni kurduğunu ama bu aşamadan sonra değişim sürecinin yeni medeniyet merkezi olan bu ülkeyi de sarsmaya başladığını ve bu yüzden devlet düzeninin sarsılma sürecine doğru kayarak, gerileme ile yok olma aşamalarını birbiri ardı sıra izlediğini öne sürmüştür. Spengler’e göre, her devlet böylesine bir dairevi süreç yaşayarak sonunda kurulmuş olduğu noktaya geri dönerek ortadan kalktığı için, her medeniyet düzeni için bir tekerlek benzeri çizginin ortaya çıktığı söylenebilmektedir. Medeniyetler Teorisi bu açıdan medeniyet tekerleği olarak adlandırılan bir siyasal bilim kuramı haline zamanla gelmiştir. Bu teoriye göre her devlet ya da medeniyet tarihin belirli bir noktasında ortaya çıkar, büyür, gelişir, duraklar ve gerilemeye başladıktan sonra da yok olur. Roma, Bizans, Hazar, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının tarihleri incelendiği zaman, tarih biliminin medeniyet tekerleklerinin ortaya çıktığını ve zaman içinde dönerek çıkış noktasında yok olma aşamasına geldiğini, önemli bir ders olarak insanlığa aktardığı görülmektedir. İnsanlık tarihi içinde yer alan devletler ve medeniyetlerin tarihsel gelişim süreci bu açıdan medeniyet tekerleğinin dönüşü çizgisinde belirginlik kazanmıştır. Bu teori doğrultusunda dünya durdukça ve insanlık yaşadıkça medeniyet tekerleği dönmeye devam edecek ve her dönemde yeni büyük devletler ortaya çıkarak kendi medeniyet düzenlerini kuracaklardır. Bu teori doğrultusunda, bugünkü dünya düzeninde süper güç konumuna gelen Amerika Birleşik Devletleri, yirminci yüzyıla girerken bitmiş olan Britanya İmparatorluğundan görevi devralarak, yeni yüzyılın süper gücü olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
    Paul Kennedy isimli bir siyaset bilimcisi, yirminci asrın sonlarına doğru yayınlamış bulunduğu “Büyük Güçlerin yükseliş ve çöküşleri“ adını taşıyan kitabında, büyük güç kavramı üzerinden giderek emperyal devletlerin ya da süper güç konumuna gelen yeni yapılanmaların tarihsel incelemesini, büyük güçlerin yükseliş ve çöküşleri başlığı altında incelemeye çaba göstermiştir. Paul Kennedy, kitabında Çin’den başlayarak tarih içinde Orta Doğu, Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarında ortaya çıkmış olan büyük medeniyetleri incelerken, bunların kurucusu olan büyük devletler üzerinden gitmiş ve devletler ile medeniyetler arasında çok sıkı bağlantılar bulunduğunu gözler önüne sermeye çalışmıştır. Onun teorik yaklaşımı doğrultusunda bütün büyük medeniyetlerin arkasında çağının süper gücü konumunda büyük devletler bulunmaktadır. Güçlü devletlerin gelişmiş bir düzen kurmalarından sonra yeni medeniyetlerin çıkabileceği öne sürülürken, bir anlamda Spengler’in medeniyetler teorisine dönük bir bağlantı kurulmaktadır. Tarihin tekerleği dönerken dünya farklı dönemlere doğru yol almakta ve her yeni dönem insanlığın içinde bulunduğu konuma göre ayrı bir medeniyeti gündeme getirmektedir. İnsanlık bir medeniyetten ötekisine geçerken, yeryüzü haritasında da bu doğrultuda değişiklikler olmakta ve eski devlet yapılarının yerini yenisi alarak tarihin eskisinden daha farklı bir biçimde dünya haritaları gündeme getirilmektedir. Batı dünyasının yükselişi ile başlamış olan tarihin medeniyetler teorisi biçiminde incelenişi, bugünün koşullarında tarih ötesi bir bakış açısı ile de değerlendirilerek bu anlamda bir gelecek okuması yapılmaya çalışılmaktadır. Medeniyetler teorisine göre bütün büyük devletler kurulma, yükselme, duraklama, gerileme ve çöküş dönemleri yaşadıklarına göre, Amerika Birleşik Devletleri de duraklama ve gerileme dönemlerinden sonra bir çöküş aşamasına geçerek dağılacaktır.
    Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık adı ile bilinen İngiliz hegemonyasını on dokuzuncu yüzyılın ortalarından sonra devralmaya başlamış, Japonya ve Osmanlı Devletinin sınırları içine girerek Asya kıtasının doğusu ve batısında yer alan iki ülkeye nüfuz ederek bu ülkeler üzerinden yirminci yüzyıl hegemonya planlarını devreye sokmuştur. Kırım savaşı ortaya çıkarılarak Osmanlı devletinin içine girilmiştir. Japon Krallığı ise içeriden ele geçirildikten sonra, Japonlar Rusların üzerine sürülmüş ve 1905 yılına gelindiğinde Rus Çarlığı içeriden çökertilmiştir. Böylece Kırım savaşı ile Osmanlı devleti ile kapıştırılan Rus İmparatorluğu, daha sonraki aşamada da arkadan Japon saldırısına uğratılarak ortadan kaldırılmıştır. Rusya’nın çökertilmesi planında Avrupalı emperyalistleri geride bırakan ABD yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, İngiltere ve Fransa gibi batılı emperyal güçlerin yapamadığını yaparak, dünyanın anakarasını kuzeyden işgal eden Rus hegemonyasına son vermiştir. Japonya ve Osmanlı devletlerinin içine okullar ve dini cemaatler aracılığı ile giren Amerikan emperyalizmi aynı oyunu Rusya’da da tekrarlayarak, Çarlık sonrası farklı bir Rusya yaratmanın planlarını uygulama alanına getirmiştir. Böylece Rusya gibi geri kalmış bir büyük ülkede sosyalist devrime giden yol açılmıştır. Sovyet devrimi iyi incelendiği zaman, Rusların eseri olmadığı ama ABD merkezlerinden gelen desteklerle oluşturulan Bolşevik hareketinin bir ürünü olarak gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Çarlık rejimini Japonları destekleyerek arkadan çökertilmesini sağlayan ABD, Kırım savaşı sırasındaki merkezi coğrafya örgütlenmesini de iyi kullanarak, Avrupa kıtasını dünyanın yönetiminden uzak tutacak bir karşı blok yapılanmasını, Bolşevik hareketi üzerinden sağlayarak yirminci yüzyılda kendisinin egemen olacağı yeni bir dünya düzeninin önünü açmıştır. Birinci dünya savaşı sırasında İngiltere ve Fransa açıktan bütün cephelerde savaşırken, ABD Rusya’nın içlerine girerek, kendisini kapitalist blokun patronu yapacak biçimde bir karşı kutbu sosyalist ideolojiyi kullanarak ve Troçki’ye New York borsası üzerinden büyük miktarlarda para aktararak, bu yoldan kendi kurduğu kızıl orduyu yönlendirerek, bir ideolojik devrimi Rusya üzerinden dünyanın doğu yakasında oluşturuyordu.
    “Büyük Güçlerin yükseliş ve çöküşleri“ isimli kitabında Paul Kennedy eski çağ uygarlıkları ile yeni dönemin büyük devletlerinin hem incelemesini hem de karşılaştırmasını yaparken, büyük devletleri ortaya çıkaran tarihsel kesişme noktasının çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. Devletlerin ortaya çıkışı ile birlikte başlayan yeni düzen ve onun uzantısı olarak belirginlik kazanan süreçler insanlık tarihinin yazımında önemli yansımalar yaratmıştır. Batının Hrıstıyan dünya olarak ele alınmasıyla birlikte İslam dünyasının biçimlenişi, merkezi alanda yer alan büyük devletler ile birlikte Rusya ve Japonya gibi kenar bölgelerde kalmış olan devletlerin yaratmış oldukları siyasal birikim de dünya tarihinin biçimlenişinde etkili olmuştur. Batının tarihi Avrupa kıtası merkezli olarak ele alındığı zaman, on beşinci yüzyıl sonrasında Avrupa’nın büyük devletlerinin denizlere açılarak bütün dünya ülkelerine ayak basmaları sağlanmış ve bu aşamadan sonra da, kara kıtalarının bütün bölgeleri Avrupa’nın emperyal devletlerinin merkezlerine bağlanarak, büyük bir küresel yayılma planı kara parçalarının bulunduğu her yerde gerçekleştirilmiştir. Mal ve maden ticareti doğrultusunda gelişen savaşlar, beraberinde mali birikimleri ortaya çıkarmış ve bundan sonra da oluşan zengin hazineler, Avrupa devletleri arasındaki çekişmeler ile birlikte ulus devletleri yaratınca büyük güçlerin hegemonya düzeni kurma doğrultusundaki girişimlerinden beklenen sonuçlar alınamamıştır. Sömürgeciliğin getirdiği zenginlikler sanayileşmeye giden yolları açınca, en büyük sanayi devrimini yapan batılı ülkeler yeni zengin ülkeler olarak kendi hegemonya düzenlerini kurmuşlardır. İngiltere sanayi devrimini ilk yapan ülke olarak batı kapitalizminin başını çekerken Fransa onu izlemiş ve arkadan da İspanya, Hollanda ve İtalya gibi Avrupa devletleri gelerek batı blokunun kapitalist hegemonya düzeni kurma süreci içinde yerlerini almışlardır.
    On beşinci yüzyılda denizlere açılan Avrupa kapitalizmi bu doğrultuda oluşturduğu hegemonya düzenini yirminci yüz yılın başlarına kadar getirebilmiştir. Ne var ki, kapitalist gelişmenin çok hızlı olması ve bunun sonucunda da batı ülkelerinin kasalarında önemli miktarda döviz ve sermaye birikmesi yüzünden, artan rekabet beraberinde hırs ve büyük hegemonya planlarını getirince Birinci dünya savaşı bu kavganın doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İngiltere’nin başını çektiği Avrupa sömürge imparatorlukları yeni gelinen aşamada cihan savaşına elverişli bir ortam yaratmıştır. Dünya savaşı sırasında ABD cephe savaşlarına girmemiş, her yerde İngiltere’yi destekleyerek, gelecekte onun sırtından batının patronluğunu alma girişimlerini hızlandırmıştır. Dışarıda ABD Büyük Britanya İmparatorluğunun arkasına saklanırken, Avrupa ülkelerini tümüyle devre dışı bırakacak biçimde Rusya’nın içinde Bolşevik hareketini örgütleyerek, Sovyet devriminin ön hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. İşçi sınıfının bulunmadığı bir ülkede sosyalist devrim yapmak gibi antika bir işi, Amerikan donanması kızıl orduyu örgütleyerek başarıyordu. Sovyetler Birliğini kurmuş olan Kızıl ordu New York borsasının sermaye desteği ile Troçki tarafından örgütleniyor, Lenin ise Masonik bir örgütlenme ile İsviçre’nin Cenevre kentinden özel tren ile Moskova’ya gönderiliyordu. Sovyet devletinin kuruluş hazırlıkları savaş yıllarında tamamlandıktan sonra, savaşın ertesinde Amerikan donanması Kızıl ordunun düzenlemiş olduğu bir tören ile Vladivostoktan resmi bir tören ile uğurlanıyordu ama bu durum dünya kamuoyundan çok dikkatli bir şekilde gizleniyordu. Her sene elli yıl sonra yayınlanan İngiliz belgeleri incelendiğinde, bu durum açığa çıkıyor ve dünya kamuoyunda tartışma konusu haline geliyordu. Kapitalizmin temsilcisi olan ABD, böylece küresel hegemonyayı İngiltere’nin elinden alırken, eski Avrupa ülkelerini devre dışı bırakacak bir emperyal hegemonya düzeni oluşturmak üzere, karşı kutup olarak kullanılacak bir sosyalist düzeni de gene kendi planları doğrultusunda kuruyordu.
    Sovyetler Birliği’ni komünizm ideolojisi üzerinden karşı kutup olarak gizlice oluşturmayı başaran Amerikan emperyalizmi, önce kendi ülkesinde Mc Carty isimli bir senatörü kullanarak Mc Cartycilik adı altında herkesi komünistlikle suçluyor ve böylece bir gergin ortam yaratarak siyasal hegemonyasını daha da artırabilmenin arayışları içine giriyordu. Amerika’dan esen komünizm suçlamaları bir rüzgâr olarak Avrupa kıyılarına gelince, bu kez ABD batı ülkelerini Sovyet tehdidine karşı kendi kontrolü altına alacak bir yeni yapılanmayı, NATO şemsiyesi altında gerçekleştirme yoluna gidiyordu. NATO’yu görünüşte Sovyetler Birliğine ve komünizm tehdidine karşı kurduğunu söyleyen Amerikan devleti, bu askeri örgüte bağlı oluşturduğu gizi kadrolar ile batılı ülkeleri ve diğer dünya devletlerini baskı ve kontrolü altına alıyordu. İngiltere bile ABD’nin bu kadar ağır bir baskı düzeni kurmasından rahatsız oluyor ve diğer Avrupa ülkeleri ile zaman zaman ortak eylem planları oluşturarak, ABD’yi sınırlamanın yollarını arıyordu. Türkiye gibi NATO şemsiyesi altına sürüklenmiş olan devletler ise, Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda gerektiğinde terör ya da askeri darbe senaryolarına sahne oluyordu. Türk devleti bu gibi emperyalist senaryolar yüzünden çok zor durumlarda kalırken, ABD istediği her türlü siyasal senaryo ya da komploları, gene NATO örgütünü kullanarak yapıyordu. Soğuk savaş sırasında baskı düzeni yüzünden pek bilinmeyen bu gibi durumlar soğuk savaşın bitmesi üzerine ortaya çıkıyor ve yirminci yüzyılın nasıl bir Amerikan hegemonyası doğrultusunda hukuk dışı olaylara ve gelişmelere sahne olduğu iyice anlaşılıyordu. Kendisinden önce Britanya İmparatorluğunun hazırlamış olduğu batı hegemonyası düzenine, ABD’nin nasıl el koyduğu görülünce, başta batılı müttefik ülkeler olmak üzere, birçok batı ülkesi ya da dünya devletinin Amerika Birleşik Devletlerine karşı bir tutum içine doğru girdiği kesinlik kazanmıştır. Kendi ortaklarına bile gerçekleri söylemeyen, kendi özel çıkarları için ortaklarını ateşe atmaktan çekinmeyen ABD, emperyalizmin süper gücü haline gelerek baskıcı hegemonya düzeni kuruyordu.
    Sovyetler Birliği varken, komünizmi öcü olarak gösteren ABD bu doğrultuda bir Mc Cartycilik olgusunu örgütleyerek, soğuk savaş döneminde dünyaya egemen olabilmiştir. Ne var ki, soğuk savaş sonrasında bütün Avrupa ülkeleri teker teker Gladio dosyalarını açarak NATO’ya karşı mesafeli bir yol izlemeye başlamıştır. Sovyet devrimi gibi bir komplo ile dünyanın doğu bölgesini Avrupalı emperyal devletlerin elinden alan ABD, Sovyet tehdidini büyüterek bütün dünya devletlerinin içine girmiş ve bu gibi gizli örgütlenmeler yolundan kendi hegemonya düzenini yeryüzünün beş kıtası üzerinde yaygınlaştırmıştır. İki büyük cihan savaşı yaşayan dünya ulusları, Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek kalıcı bir barış ortamı gerçekleştirebilmenin çabalarını gösterirken, ABD eski örgütlenmeleri üzerinden dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyordu. Bütün dünya ülkelerinden sağlanan beyin göçü oluşumları ile yeterli kadroları devşiren Amerikan devleti, bildiği yolda devam ederek bütün dünyayı Sam amcanın çiftliğine dönüştürmeye öncelik veriyordu. Bu gibi olumsuz girişimleri yüzünden müttefikleri ile arası açılan Amerikan devleti, bazı olumsuz gelişmeleri değerlendirerek daha yumuşak ve medeni yolları siyaset sahnesinde deneyeceğine, gene eskisi gibi bildiği sert yollardan gitmeye ısrar etmesi yüzünden, hem devletlerarası yeni sorunların doğmasına hem de belirli bölgelerde sıcak çatışmaların çıkmasına neden oluyordu. Küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte, soğuk savaştan kalma bazı siyasal gerçekler ortaya çıkınca, ABD’ye olan güven iyice sarsılmış ve bu yüzden de ABD merkezli bir küresel yenidünya düzeni, çok büyük zorlamalara rağmen bir türlü kurulamamıştır. Soğuk savaşın korku ve baskı dönemleri geride kalınca insanlar ABD emperyalizmini daha dengeli bir biçimde değerlendirerek karşı çıkmışlardır.
    Yirminci yüzyılın kralı olan ABD, bu konumunu tek merkezli bir küreselleşme süreci ile iyice pekiştirebilmek üzere var gücü ile iplere asılarak, Amerika Birleşik Devletleri yapılanmasını kendisinin merkezinde yer alacağı Dünya Birleşik Devletlerine dönüştürebilmenin çabası içine girmiş ama bunu bir türlü başaramamıştır. Bu durumu en açık örnekleriyle kamuoyuna taşıyan bir Amerikalı iktisatçı olarak William Engdal, “Kaybolan Hegemonya“ isimli kitabında ABD’nin nasıl gerilediğini ve bir çöküş aşamasına geldiğini açıkça dile getirmiştir. Engdal’a göre, yirminci yüzyılın hegemonu olan ABD hızla çöküşe geçtiği için, yirmi birinci yüzyılın hegemonu olmaktan giderek uzaklaşmaktadır. ABD’li olmasına rağmen Almanya’da yaşayan yazar Frankfurt gibi bir sermaye merkezinden dünyayı ve ABD’yi gözleyerek Amerikan devletinin çok hızlı bir çöküş sürecine girdiğini ve bu yüzden yirmi birinci yüzyılda dünyaya eskisi egemen olamayacağını açıkça vurgulamaktadır. Kendi merkez bankasına sahip olamayan ABD’nin, küresel sermayeyi denetlemesi ya da bir düzen içerisinde yönlendirmesinin artık mümkün olamayacağını yazar açıkça ifade etmektedir. ABD’yi Amerikalıların değil ama bir avuç zenginin yönettiğini, Federal Rezerv denilen merkez bankasının tamamen onların kontrolü altında olduğunu, bu yüzden de Amerikan devletinin güçlü bir merkezi yönetimden uzak olduğunu belirten yazar, kendi devletine ve halkına hükmedemeyen bir siyasal yapının emperyal hegemonya düzeni oluşturamayacağını söylemektedir. İki kutuplu dünya düzeninden yararlanarak eski hegemonları devre dışı bırakan ABD’nin, eskiden yaratmış olduğu Amerikan yüzyılı efsanesi tam bir çöküş içerisine düşmüştür. Kendi müttefiki olan devletlere danışmadan Kudüs gibi tartışmalı bir kentin hiç ilgisi yokken ABD başkanı tarafından İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesiyle , Birleşmiş Milletler örgütü çatısı altında bütün dünya devletleri ABD’yi teslim alan Siyonizm’e karşı çıkışı gerçekleştirmişlerdir. Amerika’nın böylesine büyük bir karşı çıkış ile karşı karşıya kalması da, hem çöküşün hem de şimdiye kadar uygulanan politikaların iflas ettiğinin tam bir göstergesi olmuştur. Kuzey Kore gibi küçük ülkeler ile savaşmayı düşünen, Türkiye gibi yarım asırlık müttefikleriyle karşı karşıya gelen, ittifak içinde olduğu ülkeleri korumayan, onlara karşı terör örgütlerine silah dağıtan bir devletin eskisi gibi bir hegemonik güç olarak yola devam etmesi mümkün değildir.
    Amerikan gücünün süper devlet olma çizgisinde ikinci bir yüzyıl için yeterli olmadığı ortaya çıkınca, bütün dünya ülkeleri ve kamuoyu Amerikan hegemonyasının konumu üzerine tartışmaya başlamışlardır. Bu çerçevede, küreselleşmenin öncülerinden ABD emperyalizminin örgütleyicisi konumundaki bir siyaset bilimcisi olarak Prof.Dr.İmm Anuel Wallerstein, Amerika’nın geleceği ile ilgili olarak yeni teoriler oluşturmaya çalışmıştır. Dünya siyasal sistemi üzerine çeşitli eserleri bulunan bu bilim adamı, gelecekte nasıl bir dünya düzeni sorusuna yanıt ararken, aynı zamanda Amerika’nın yeryüzündeki konumunu yeni yüzyıl açısından ele alarak değerlendirmiştir. Çok yönlü bir bilim adamı olarak Wallerstein, ABD’nin yirmi birinci yüzyılda nasıl ayakta kalabileceğini ve eskisi gibi süper güç konumunu koruyarak nasıl bir hegemonyanın öncüsü olabileceğini tartışmıştır. Dünya siyasal sistemi üzerine çalışırken, jeopolitik konulara da girmek zorunda kalan Wallerstein “Jeopolitik ve Jeokültür “ isimli kitabında çöküş sorusuna yanıt ararken, Amerika’dan sonra neyin geleceğini ve nelerin olabileceğini belirli öngörüler üzerinden tespit etmeye çalışmıştır. Küresel emperyalizmi, ABD merkezli tek kutuplu dünyada gerçekleştirmek için yola çıkanlardan birisi olan Wallerstein, bunun olamayacağını gördüğü noktada, Amerikan hegemonyasının bitişinden sonra ne gibi gelişmelerin olabileceğini belirleyerek, dünya kamuoyuna bu tespitlerini aktarabilmenin çabası içine girmiştir. Amerika yüzyılının çöküşündeki kendisi gibi emperyalist bilim adamlarının suçlarını ört bas etmek için aslında Kuzey Atlantikçiliğin çöktüğünü öne sürerek, bu doğrultuda ABD’nin kusurlarını İngiltere ile paylaştırmaya çalışmaktadır. İngilizlerin dünya devleti oluşumuna esas olmak üzere, Birleşik Krallık oluşumunu gündeme getiren yaklaşımlarından herhangi bir geri adım atmak söz konusu olmamış, aksine Büyük Britanya İmparatorluğu biçimindeki Birleşik Krallık devlet düzeni bugünlere kadar devam edip gelmiştir. Küreselleşme sürecine girilmesiyle çeyrek asır ABD’nin dünyayı toparlamasını bekleyen İngiltere, sonradan Brexit kararını alarak Avrupa Birliğinden çıkmış ve eski sömürgeleri ile oluşturduğu Ortak Refah düzeni doğrultusunda yoluna devam edeceğini açıklamıştır.
    Wallerstein, ABD’nin yirmi birinci yüzyılda süper güç olarak kalabilmesi için, dünyanın merkezi coğrafyası olan Orta Doğu bölgesine gelmesini ve bu bölgede bir büyük savaşı başlatmasını çözüm olarak gördüğünü, dolaylı yollardan ifade etmekten çekinmemiştir. Wallerstein’a göre ABD büyük ordusu ile Orta Doğu’ya gelecek, önce bu bölgenin Asya ülkelerine saldıracak, daha sonra da bu bölgenin yanı başında yer alan Balkan ülkeleri üzerinden Avrupa ülkelerine de saldıracaktır. Asya ve Avrupa ülkelerine aynı zaman dilimi içinde saldırarak bütün merkezi bölgeye savaşın yayılması sağlanacak ve daha sonra da Amerikan ordusu bölgede savaşan ülkeleri kendi haline bırakarak geri çekilecek ve son aşamada da Amerika’ya geri dönerek dünyanın merkezi coğrafyasında Asya ve Avrupa ülkelerinin karşılıklı olarak savaştığı bir ortamı yaratarak üçüncü dünya savaşını başlatacaktır. ABD politikalarında etkin olan Siyonist lobilerin istediği bir biçimde, kıyamet senaryolarına konu olabilecek derecede bir üçüncü dünya savaşı, kutsal kitaplardaki Armegeddon efsanesinin somut biçime dönüşmesi biçimindeki kıyamet savaşı senaryosu böylece ABD’nin öncülüğünde gerçekleşecektir. ABD ordularının saldırıları üzerine savaşa sürüklenmiş olan Asya ve Avrupa ülkelerinin merkezi alanda Avrasya üzerinden bir üçüncü dünya savaşını çıkartmasıyla, ABD’nin yeni yüzyıldaki süper güç rakipleri sonunda birbirleriyle tutuşacak, Almanya, Rusya, İran, Hindistan ve Çin karşılıklı savaş oyunları ile savaşarak birbirlerini bitirecekler ve böylece ABD’nin yeni yüzyıldaki rakiplerinin hepsi savaş süreci içinde yok olma yoluna doğru sürükleneceklerdir. Asya ve Avrupa güçleri merkezi coğrafyadaki üçüncü dünya savaşında birbirlerini yok ederken, ABD kendi ülkesinden bu durumu izleyerek önlemlerini alacaktır. Yirminci yüzyılda hegemon olarak ortaya çıkan ABD’nin bu konumunu koruyabilmesi için böylesine bir felaket senaryosuna ihtiyaç duyulması şaşırtıcıdır.
    Orta Doğu bölgesinin, ABD’nin küresel hegemonyasını yirmi birinci yüzyılda koruyabilmesi açısından kilit bölge olarak sunulması, Wallerstein gibi önde gelen bir Amerikalı bilim adamının önemli bir çıkışıdır. ABD gibi jeopolitik bir yapıya sahip olan ülke açısından, Amerikan kıtasına saldırabilmek açısından bir okyanus geçme zorunluluğunun bulunması nedeniyle, ABD açısından saldırı tehdidi dışarıdan mümkün değildir ama her aşamada bir iç tehdit ile ABD karşı karşıya bulunmaktadır. ABD dış dünyada egemen oldukça kendi iç politikasına yönelik saldırılar geride kalmakta ama ABD güç kaybetme noktasına geldiğinde dışarıdan gelen rüzgârlar sayesinde bu dev ülkenin iç politikası alt üst olmaktadır. Ülkenin iç ve dış istihbarat servisleri birbirine düştüğü gibi, ordunun merkezi olan Pentagon da devlet bürokrasisi, dışişleri bakanlığı ya da devlet başkanlığı ile ters düşerek siyasi mücadele içinde bir kargaşa ortamına doğru sürüklenmektedirler. Son ABD başkanı seçilirken öne çıkan Pentagon ve iç istihbarat birliğinin karşı çıktığı, dış istihbaratın askeri-endüstriyel lobi üzerinden küresel sermayenin kontrolü altına girmesiyle, dünyayı yönetmesi beklenen Amerikan devletinin merkezi disiplininin ortadan kalktığını açıkça göstermiştir. Bugün böyle bir kaotik ortama sürüklenen ABD’nin, Orta Doğu’ya binlerce TIR dolusu silah göndermesi, ülkede başlayan iç gerginlik ortamının arkada bırakılabilmesi için önemli bir dış mesele yaratma yolunun açılmasıdır. Tarih boyunca görüldüğü gibi büyük devletlerin iç istikrarları bozulduğunda hemen bir dış mesele yaratarak içeride yeniden disiplin sağlama gayreti içine girdikleri görülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri de son yıllarda giderek güçlenen İsrail lobilerinin baskıları altında hareket etmeye başlayınca, ülke içinde önemli ağırlığa sahip olan Hrıstıyan lobiler devreye girmekte, Katolik lobisi Kennedy’lerin öldürülmesi ile tasfiye edildikten sonra, ABD içindeki Anglo-sakson gruplar İsrail merkezli Siyonist lobilere karşı, Hrıstıyan Avrupa devletlerinin desteği ile mücadeleye girerek, dünyanın süper gücü olan ABD’nin küçük İsrail’in etkisi altına girmesini önlemektedir. İki bin yıl önce gündeme gelen Romalıların Yahudi devleti olan İsrail’i yıkması senaryosunun devamı olan olaylar zinciri bugüne kadar devam edip gelmiştir. Roma İmparatorluğunun bir Avrupa gücü olarak gelip Orta Doğu’daki Yahudi devletini yıkmasını bir türlü kabül edemeyen Yahudi ve Musevi lobilerinin, dünya üstünlüğünün Avrupa kıtasından Amerika kıtasına geçmesinden yararlanarak, yeniden dünyanın merkezi bölgesinde bir Yahudi devleti olarak İsrail’i üçüncü kez kurma başarısını küresel düzeyde örgütlenmiş bulunan Siyonizm sayesinde sağladıkları bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir. Amerikan vatandaşı olan ve ABD’de devlet görevi yapan Siyonistlerin Büyük İsrail projesi doğrultusunda hareket ederek, Amerikan devletini bu aşamada Kutsal kitaplardaki kıyamet senaryosu olan Armegeddon’a zorlamaları, yirmi birinci yüzyılın başlarında dünyayı ve insanlığı üçüncü bir büyük savaş tehdidi ile karşı karşıya getirmiştir. ABD’nin küresel hegemonyasını koruyabilmesi için Orta Doğu’da bir büyük savaşa girişmesi gerektiği gibi bir tehlikeli düşünceyi, gene Yahudi asıllı bir bilim adamı olan Wallerstein’ın savunması, üzerinde durulması gereken bir durumu gündeme getirmektedir. Bu aşamada ABD’ye Orta Doğu’da bir üçüncü dünya savaşını öneren Wallerstein’ın Yahudi asıllı olması, küreselleşme kadrolarının da Siyonist kökenli olduklarını hatırlatmakta ve böylesine bir komployu Amerikan devletinin başına musallat ederek, Büyük İsrail’in kurulması sürecinde Amerikan devletini iç bölünme sonrasında büyük bir savaş senaryosu üzerinden yok olmaya doğru götürecektir. Bir anlamda Tanrı kıyamete doğru zorlanmaktadır.
    Bir asırdır dünyayı yöneten Amerikan gücü, kendi içinden çıkan bir başka kimliğin, etnik ya da dinsel yapılanmanın geleceği senaryosunda Siyonizm üzerinden kullanılmak istenmektedir. Dünya siyasal sistemi üzerine geniş araştırmalar yapmış bir bilim adamının, yazdığı kitaplarda Amerika’dan sonra ne olacak, ABD ile birlikte kuzey Atlantikçiliğin çöküşü, ABD’nin böylesine olumsuz bir süreçten kurtulabilmek için gerçekleştirdiği yeniliklerin sonuçsuz kalması, devletlerarası sistemin geleceği açısından ABD’ye rakip olabilecek güçlerin değerlendirilmesi ve özellikle bu süreçte Avrupa Birliği’nin ele alınması, 1968 gençlik olayları ile dünyanın eskisinden farklı bir noktaya doğru sürüklenmesi, Wallerstein açısından ele alındığında bütün bu gibi gelişmelerin Amerikan üstünlüğünün korunabilmesi çizgisinde bir büyük dünya savaşı ile aşılabileceği gibi bir yaklaşımı öne çıkarmaktadır. Küresel Siyonizm tam olarak hedeflediği Büyük İsrail İmparatorluğu’nu büyük bir savaş aracılığı ile kurma noktasına geldiğinde, ABD’nin küreselci ve Siyonist bir bilim adamı tarafından merkezi coğrafya da üçüncü bir büyük savaşa yönlendirilmesi, dünya güvenliği açısından ele alınarak tartışılması gereken bir acil durumu gündeme getirmektedir.
    Orta Doğu bölgesi, tarihin ilk dönemlerinden bu yana bütün büyük siyasal gelişmelere alan olarak hizmet ettiği gibi, üç büyük dinin ortaya çıkmış olduğu bölge olarak da dinler arası savaşların uygulama alanı olmuştur. ABD gibi bir süper gücün dünya hegemonyasını ikinci bir yüzyıl daha devam ettirebilmesi için önerilen büyük savaşın İsrail’i büyütecek Armegeddon senaryosu olması, Siyonist kadroların içinden çıkmış oldukları Amerikan toplumuna ve devletine karşı hazırlanmış bir büyük komplo olarak görünmektedir. Dünyayı yönetmekte süper güç olan ABD’nin kendi içinden çıkmış olan bir Siyonist komploya kurban gitmesi dünya kamuoyunda serbestçe ele alınarak tartışılamamış, Siyonist lobilerin kontrolü altındaki basın ve medya organları gerçekleri yazarak Amerikan halkını ve devletini zamanında uyaramamıştır. Son ABD seçimlerinde küresel sermayenin desteklediği kadın adayın seçimleri kazanması için bütün medya organları seferber olmuş ama Siyonizmin küresel sermaye üzerinden uygulama alanına getirmiş olduğu böylesine büyük bir komplo, Amerikan genelkurmay merkezi olan Pentagon aracılığı ile bozularak, Amerikan devletini yeniden güçlü bir duruma getirecek başka bir aday başkanlığa seçilmiştir. Küresel sermaye Amerikan devleti üzerinden dünya hegemonyasını Amerikan devletinin elinden almaya çalışırken, İsrail’i büyütecek ama ABD’yi tehlikeye atacak ya da küçültebilecek bir takım siyasal oyunlara girebilmiştir. Siyonistler Amerikan merkez bankasını tekellerine alan küresel sermaye temsilcileri ile birlikte hareket ederek, ABD’yi Orta Doğu’da İsrail’in planları doğrultusunda kullanılmasına öncelik vermişlerdir. Bu durum nedeniyle de ABD ve bütün dünya bir kıyamet senaryosu ile karşı karşıya getirilmiştir.
    Genel olarak bütün devletler sıkışınca savaş yoluna gitmeyi tercih edebilirler. İç meseleleri aşmak isteyen siyasal rejimler otoriter yöntemler ile devletlerini yönetemeyince, bir dış mesele icat ederek savaşlara kalkışabilirler. Roma İmparatorluğundan başlayarak Britanya İmparatorluğu, Moğol İmparatorluğu ve de Osmanlı İmparatorluğu gibi küresel güçler sürekli savaşarak üstünlüklerini koruyabilmişlerdir. Amerikan devleti de cihan savaşları sonrasında yeryüzü kıtalarının belirli bölgelerinde genel hegemonyasını koruyabilmek için süper güç olarak bölgesel savaşlara girmek zorunda kalmıştır. Ne var ki, ABD’nin küresel üstünlüğünü koruyabilmesi doğrultusunda önerilen Orta Doğu savaşı, ABD hegemonyasına yardımcı olacak gibi gösterilirken aslında içeriden bölünmüş olan Amerikan devletinin, zaman içinde iyice ayrışmasına ve eyaletlerin bağımsızlığa yönelmelerine ve böylece ABD’nin iyice zayıflatılarak çöküşüne giden yolu açacağı görülmektedir. Orta Doğu’da gerçekleşecek bir üçüncü dünya savaşı Amerikan İmparatorluğunun sonunu getirirken, Amerikan gücünü kullanan Siyonist lobilerin yönlendirilmesi doğrultusunda, ABD sonrasında yirmi birinci yüzyıl için Büyük İsrail projesini devreye sokacak gibi görülmektedir. Tarihteki büyük devletlerin içeriden çökertilmesi gibi ABD’de kıyamet savaşı senaryosuyla içeriden çöküşe zorlanmaktadır.
    Tarihsel konjonktürün gündeme getirmiş olduğu olaylar dizisi çerçevesinde, Amerika Birleşik Devletlerinin geleceği, merkezi coğrafyadaki olaylara gelip kilitlenmiştir. Bir tarafta yeni kıtanın tam ortasında Amerika Birleşik Devletleri, diğer yanda ise dünya karalarının kesişme noktası olan merkezi coğrafyanın konumu, bugünün koşullarında birlikte değerlendirilir bir aşamaya gelmiştir. ABD bugünün süper gücü olarak kendisine rakip konumda tek bir ülkeyi görmektedir ki, bu da son yıllarda bir yenidünya devi olarak tarih sahnesine çıkmış olan Çin Halk Cumhuriyetidir. ABD, Çin’e karşı hareket ederken kendisinin eskisi gibi süper güç konumunda kalmasını sağlayacak bir açılım içerisinde hareket etmekte ve kendisinden önce batı uygarlığı adına küresel imparatorluklar kurmuş olan İngiltere, Fransa, İspanya ve Hollanda gibi batı Avrupa ülkelerinin yeniden devreye girmesini önleyerek, sosyalist sistem bahanesi ile kurmuş olduğu NATO düzeni çerçevesinde bunları kendi kontrolü altında tutmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, Avrupa Birliğinin ordu kurmasına izin verilmemiş ve muhtemel bir üçüncü dünya savaşı ihtimali hesaplanarak Kosova gibi Balkanların en tartışmalı ülkesi işgal edilerek, dünyanın en büyük nükleer silah deposuyla birlikte askeri üssü de Balkanların tam ortasında oluşturulmuştur. ABD’nin Balkanlar üzerinden Karadeniz açılımına kalkışmasının nedeni de, gene eskisi gibi dünyanın süper gücü konumunu muhafaza ederek, yeni dünya düzenini Amerika Birleşik Devletleri merkezli olarak devam ettirme çabasıdır. Dünyanın kuzey yarıküresinin Rusya’nın kontrolü altında bırakılması, ABD’nin süper güç stratejisine ters düşmektedir.
    Bugünün koşullarında ABD’nin yeryüzündeki konumu ele alındığında, hızlı bir çöküş süreci ile birlikte bütün dünyaya taşınan bir kaotik gidiş süreci de dünya barışını tehdit ederek, kontrol dışı bir dünya ortaya çıkarmaktadır. Herkese sözünü dinletebilen, dünya dengelerinde merkezi konumu ile belirleyici olan, yeryüzü barışını siyasal, sosyal ve ekonomik ağırlığı ile tesis edebilen bir süper güç konumundan hızla uzaklaşmakta olan Amerika Birleşik Devletleri; ileriye dönük bir süreç içerisinde Brezilya, Almanya, Fransa, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeler ile geleceğin önderliği için rekabet edeceğine, kendi içinde yer alan küçük bir etnik grubun ve bunu destekleyen diğer dini grupların yönlendirilmesiyle, Orta Doğu bölgesine gelerek bu bölgenin yeniden yapılandırılması doğrultusunda bir oluşuma kendi güvenliğine ters düşen bir biçimde odaklanmış durumdadır. ABD için gerçek nükleer tehdit Kuzey Kore olmasına rağmen, İsrail’in çıkarları doğrultusunda bir Siyon planına dünyanın dev süper gücü ABD alet edilmektedir. İki dünya savaşı sonucunda kurulabilmiş olan Siyonist devletin, hızla büyüyerek merkezi coğrafyada dünyanın en büyük süper gücü konumuna gelebilmesi ve üçüncü bir cihan savaşının kutsal kitaplar doğrultusunda gündeme gelmesi için çalışan Amerikan Siyonist lobileri, ABD’yi böyle bir maceraya atarak kendi süper güç konumun koruması ve ABD merkezli bir yeni dünya düzeni kurulması çabalarının önünü kesmektedir. Amerikan politikalarının İsrail’in güvenliği ve geleceği için Orta Doğu merkezli bir duruma getirildiği aşamada, ABD için ciddi bir tehdit süreci başlamakta ve ABD içinde Siyonist lobilere Amerikan devletinin alet olmasına karşı çıkan Hrıstıyan lobiler ve diğer gruplar Amerikan iç politikasında bu duruma karşı çıkan etkin çalışmalar yaparak, çağımızın süper gücü konumundaki ABD’nin bu konumuna kaybetmesine giden yolu açmaktadırlar. İngiltere’den kovulmuş olan aşırı dinci Yahudilerin Britanya İmparatorluğu üzerinden Amerikan devletini kurmaları gibi, bugün de Amerikan Siyonistleri Amerika’nın süper gücünü kullanarak önce küçük İsrail’i kurmuşlar, şimdi de bu süper gücün olanaklarından yararlanarak ve bir kıyamet senaryosunda bu büyük devleti üçüncü dünya savaşına zorlayarak, Büyük İsrail devletini kurma çabası içindedirler. Siyonistlerin planları ile Wallerstein gibi Amerika’nın devlet çıkarları doğrultusunda hazırladığı dünya hegemonya planları günümüzde çarpıştığı için Amerikan devleti son derece karışık bir kaosun ortasında bocalayarak çöküşe doğru hızla sürünmektedir.
    İki kutuplu dünya düzeni ile üstünlüğü Avrupa’lı dev ülkelerin elinden alan Amerika Birleşik Devletleri, ikinci kutbun çöküşe geçmesinden sonra kendisinin merkezinde yer aldığı bir tek merkezli yeni dünya düzeni kuramadığı için bugün geçen yüzyıldan kalma dünyanın süper gücü olma konumunu giderek elinden kaçırmaktadır. Geleceğin büyük devletleri olmaya hazırlanan on civarındaki büyük devlet. ABD sonrası için birbirleriyle hızlı bir rekabet yarışına kalkıştıkları için, küreselleşme döneminde geleceğe dönük bir yeni bir dünya düzeni kuramamışlardır. ABD’nin kendi süper gücünü koruma noktasında gereken adımları atamaması, Amerikan devlet gücünün Yahudiler ve Hristiyanlar arasında bir çekişme konusu haline gelmesi yüzünden, ortaya kargaşa öncesi bir karışıklık dönemi gelmiştir. Bu doğrultuda hareket eden lobiler hem ABD içinde kendi güçlerini artırmak hem de diğer dünya devletlerini kontrol altına almak için birbirleriyle mücadele ederken, İsrail sonrası Orta Doğu’da öne çıkan yeniden yapılanma sürecinin giderek savaş konjonktürüne dönüşmesi gibi olumsuz durumlar doğmuştur. Bu doğrultuda izlenen politikalarda her zaman çifte standartlar uygulanmış ve önemli siyasal gerçekler küresel sermayenin güdümündeki medya ve basın organları aracılığı ile halk kitlelerinden saklanarak, kamuoyu kutsal kitapların yönlendirmesi doğrultusunda tarikatların siyasete yönelmesi gibi bir olumsuz durum ile karşı karşıya bırakılmıştır.
    Amerika’nın süper güç olarak yola devam edebilmesi bir anlamda Siyonist lobilerin takdirine bırakılmıştır. Medya ve ekonomi üzerinden siyaseti finanse ederek yönlendirme durumunda olan Siyonistler, istihbarat örgütleri aracılığı ile hem Amerikan devletini içeriden teslim almışlar, hem de İsrail’in çıkarları ve beklentileri doğrultusunda Amerikan parlamentosunu yönlendirerek çağımızın süper gücünü; gelecekte Siyonist bir süper güç ortaya çıkarmak doğrultusunda kullanmışlardır. Bu duruma karşı çıkan ABD başkanı John Kennedy ile Amerikan adalet bakanı Robert Kennedy böylesine bir çekişme süreci içerisinde öldürülerek, Katolik lobisi Amerikan siyaset sahnesinden dışlanmıştır. İsrail’in atom santralına karşı çıkmak ve ABD merkez bankasını Amerikan parlamentosunun denetimine bağlamak gibi iki suç işleyen Amerika’nın ilik Katolik başkanı bu girişimlerinin sonucun hayatı ile ödemiş ve kardeşi adalet bakanının önü de başkan adaylığını açıkladığı gün silahlı bir saldırı ile önlenmiştir. Amerika kendi başkanını koruyamaz bir duruma geldiği aşamada, gelecekte yeni bir dünya devletini Orta Doğu’da oluşturmaya çaba gösteren Siyonist lobiler, Amerikan devletini kendi ulusal çıkarlarına aykırı bir biçimde yönlendirerek Büyük İsrail projesinin gerçekleştirilmesi hedefi doğrultusunda kullanmaya çalışmışlardır.
    Bugün gelinen aşamada, geçmişin süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu bölgesindeki Büyük İsrail projesi yüzünden bu konumunu yitirme noktasına gelmiştir. İsrail’in üçüncü dünya savaşı planı için merkezi coğrafyaya sürekli olarak askeri birlikler gönderen ve sınırsız sayıda silah dağıtan Amerikan devleti, bu davranışları ile Siyonist kıyamet senaryolarına alet olurken aslında kendi gücünün ve sahip olduğu merkezi insiyatifin dibini kazmak gibi ters bir duruma düşmüştür. İngiltere’nin içinden çıkarak ABD’yi kuranlar Puritanlar gibi, Amerika’nın içinden çıkarak İsrail’i kuranlar senaryosu eskinin bir tekrarı olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. ABD, Orta Doğu’ya gönderdiği silahları ve askerleri İsrail’in çıkarları doğrultusunda kullanırsa, o zaman çağımızın büyük gücü olmaktan çıkacaktır çünkü ABD’nin merkezi alandaki savaşa taraf olması demek, bu süper gücün artık eski konumunu yitirmesi anlamına gelmektedir. Savaşa taraf olan bir büyük devlet olarak ABD, her kesimin saygı duyduğu bir büyük devlet olmaktan çıkacak ve üçüncü dünya savaşı sürecinde giderek eriyecektir. Savaşı kimin kazanacağı önceden belli olmadığı için, uzun sürecek böylesine bir savaş sonrasında, yeni Orta Doğu savaşını kazanan tarafın çıkarları doğrultusunda yenidünya düzeni biçimlenecektir. Tanrının kıyamete zorlandığı bir savaş oyununa alet olmak, ABD üstünlüğünün de sonu olacak ve Büyük İsrail Devleti savaş sonrasında kurulursa, süper güç hegemonyası Siyonistlerin eline geçecek ve dünyayı Büyük İsrail İmparatorluğu yönetecektir. Bugünün ABD yönetimi böyle bir oyuna alet olmazsa o zaman ABD merkezli dünya düzeni devam edebilecek ve İsrail küçük kalacaktır.