Yakınmak ve demokrasiye bağlılık

Genelkurmay Başkanı, TSK’ne karşı medya üzerinden “asimetrik psikolojik harekât” yürütüldüğünü, bu saldırının “devletin bekası” için bir tehdit olduğunu açıkladı. Bütünüyle doğru bir saptama. Gerçekten de olup bitenler tam anlamı ile bu. Genelkurmay Başkanı, ayrıca, hukuk çerçevesinde kalarak bu saldırıya karşı gerekeni yapacaklarını de söylemiş bulunuyor.

 

Saldırının “asimetrik” olmasının ise, TSK’nin kendi medyasının bulunmamasından kaynaklandığını anlıyoruz. Başka bir deyişle, böylece de TSK’nin bu saldırılar karşısında çaresiz kaldığı açıklanmış oluyor.

 

 

 

Doğrusu, bu noktada Genelkurmay’ı eleştirmemek olanaksız. Çünkü, komutanlarımız çok iyi bilirler ki, düşman bir ülkeye yalnızca tankla, topla, uçakla saldırmaz, aynı zamanda psikolojik bir savaşa da girişir. Hatta kimi zaman psikolojik savaş daha da etkili olur. Tarihte ve günümüzde bunun çok sayıda örneği vardır. Birkaç örnek vereyim: Bazı Türk boyları düşman arasında kendilerinin yamyam olduğu söylentisini yaydıklarını, bunun da düşman ordularının hemen çözülmesine neden olduğunu Fransız Türkolog Jean-Paul Roux kaydetmektedir. Sıffın Savaşı’nda ise Muaviye, askerlerinin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını taktırdığı için Hz. Ali’nin askerleri savaşmamışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nda ise Fransız ordularının Almanya karşısında tutunamayıp dağılmasında da Almanya’nın Fransız silahlı kuvvetlerine karşı yürüttüğü psikolojik harekatın rolü çok büyüktür. Subaylarımızın başına çuval geçirilmesi de bir başka örnektir. Örnekleri çoğaltmak gereksizdir. Ne ki, vatanı savunmakla görevli olan TSK, kendisine ve devlete karşı girişilecek bir psikolojik harekâta karşı da hazırlıklı olmalı, bu saldırıyı daha ilk aşamada yok etmeliydi. Anlaşılan o ki, hazırlıksız yakalanılmıştır.

 

 

 

Kuşkusuz, medyaya karşı “TSK, hukuk yoluna başvurmaktan başka ne yapabilir ?”, diye sorulabilir. Ne yapılabileceğini Genelkurmay düşünmelidir. Psikolojik harekâta karşı vatanın nasıl savunulacağının, devletin bekasının nasıl sağlanacağının eğitimini almış olanlar, subaylardır. Eğer birileri vatana ve devlete karşı savaş açmışlarsa, gereğini Genelkurmay yapmalıdır.

 

Bu söylediklerimden “darbe”, “iktidara el koyma” gibi bir sonuç kesinlikle çıkarılmamalıdır. Sıcak savaşın bile hukuku vardır. Elbette, hukuk düzeni içinde kalınmalıdır. Söylemek istediğim, yalnızca yakınmakla yetinilmemesi gerektiğidir.

 

 

 

Söz gelimi, “medya üzerinden” bu “psikolojik harekâtı” yürüten kişilerin gerçekte kim oldukları, ilişkilerinin ne olduğu, malî kaynaklarını nereden buldukları, TSK’nin içinden bunlara kimlerin bilgi sızdırdıkları v.b. kanıtlarıyla birlikte neden “medya”ya açıklanmamakta ve yetkili makamlar bunlara karşı yasal işlemlere girişmek durumunda bırakılmamaktadır? Görev ve yetkilerini bu psikolojik harekâta destek vermek üzere kötüye kullanan kamu görevlileri varsa, bunlar hakkında üst makamların gereğini yapmaları için neden kamuoyunun da bilgisi olacak biçimde yasal yollara başvurulmamaktadır?

 

 

 

Yalnızca savunmada kalarak, demokrasiye ne denli bağlı olunduğu tekrarlanarak, vatan ve devletin bekası savunulamaz. Önemli olan, bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin düşmanın saldırıya geçmesini “caydırıcı güç” olarak önlemesidir.

 

 

 

***

 

 

 

Bugünlerde TSK’nde subay olmak, en tehlikeli meslekten olmak demek. Pis bir PKK kurşunu ya da mayını ile şehit düşmek ya da gazi olmaktan söz etmiyorum. Sözünü ettiğim, kimi subayların evlerinden, işlerinden alınıp götürülüp özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları. Subaysanız, öylece bekliyorsunuz ne zaman alıp götürecekler diye. Hele PKK’ya karşı vatanı savunmuşsanız, daha da bir tedirgin olmalısınız.

 

Babam subaydı. Onun da etkisiyle olsa gerek, koleji bitirdiğimde Deniz Harp Okulu’na başvurmuştum. Ne ki, bir yıl hazırlık sınıfı ve liseyi de dört yıl (öteki liseler üç yıldı) okuduğum için, yaşımın büyük olduğu söylenerek kabul edilmedim. Genelkurmay’daki yedeksubaylık görevimin bitiminde hukuk doktoramı bitirmiştim, bu kere de yargıç olarak TSK’de kalmak için Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na başvurdum. Bu sefer kabul edildim ama doktora yaparken geçirdiğim süre rütbe süresi olarak sayılmadı. Oysa, fakülteyi bitirip de askerî yargıç olanlar benden üst rütbede idiler. Benim doktora yapmış olmam bu açıdan aleyhime oluyordu. Bu nedenle, bu girişimim de benim vaz geçmem üzerine sonuçsuz kaldı. Anlayacağınız, iki kez kapıdan dönmüş oldum.

 

Şimdi düşünüyorum da, o zaman bugünkü ortam ve koşullar geçerli olsaydı, acaba yine böyle davranır mıydım?

 

Bu soruyu kendime sorduğuma göre, medya üzerinden yürütülen psikolojik harekât, beni bile etkilemiş olmalı!...