KAHRAMAN ALBAYIMA SONSUZ MİNNETTARLIKLA

Milliyet gazetesinde çalıştığım sırada Aydın Doğan ve Coşkun Kırca ile birlikte bana da koruma polisi verilmişti. Yiğit, vakur bir kişiydi. Özel harekâtçıydı, Güneydoğu’dan yeni gelmişti. Bir gün yardımcım ona takıldı, polislerin işkenceci filan olduklarını söyledi. Polis bir süre sabırla dinledi. Sonra dedi ki, “Bak sen gazetecisin, söyleyeceklerimi adımı da vererek yazabilirsin, ama biliyorum yazamazsın, yazsan da yayımlamazlar. Ben, yaşamım boyunca kimseye işkence yapmadım, ama şu kadar PKK’lıyı gözümü kırpmadan öldürdüm. Çünkü, ellerine düşen arkadaşlarımızın cesetlerini bulduğumuzda onlara inanılmaz işkenceler yapıldığına tanık oluyorduk.” PKK’lıların ellerine düşen polislere yapılan işkenceleri anlattı. Burada bunları yazmaya kalemim varmıyor. Birlikte bulunduğumuz süre boyunca da neredeyse haftada bir arkadaşının şehit olduğu haberini aldığına tanık olduğum bu yiğit insan bunları anlatırken gözleri yaşarmıştı.

Çoğu kişi bilir, Güneydoğu’da görev yapmış olan polislerin bir bölümü, bir çeşit hava değişimi olsun diye Antalya’ya gönderiliyor, bunların kimileri de Akdeniz Üniversitesi’nde görevlendiriliyordu. Halen de öyle. Bunlardan biri de bir sohbet sırasında tanık olduğu bir olayı anlatmıştı. Olay şuydu: PKK’lılar bir ilkokulun öğretmenini okulun önündeki gönderdin indirdikleri bayrağı boynuna dolayıp asarak ve boğarak öldürmüşlerdi. Bu korkunç canilerden biri yakalanmış, yargılanması sırasında yargıç, savcı, öteki görevlililer olay yerinde inceleme ve keşif yapmaya gitmişler. Katil de getirilmiş. Özel Harekâtçı polislerle birlikte askerler de güvenlik önlemleri almış bulunuyorlarmış. PKK’lı katil, cinayeti nasıl işlediklerini göstererek anlatırken bir de sırıtıp duruyormuş. Bu sırada görevli polislerden biri birden fırlayarak yargıcın, savcının ve öteki görevlilerin gözü önünde elindeki silahın kabzası ile katile vurmaya başlamış. Zor kurtarmışlar elinden. Polis ağlıyormuş.

Yayımladığım dergide ise, bir mayın patlaması sonucu şehit olan üsteğmenin otopsi raporuna yer vermiştim. Raporda şehidin kolsuz bacaksız ve yüzü parçalanmış cesedi yüzünden nasıl mutat olan kimlik tespitinin yapılamadığı, ancak üsteğmenin şehit düştüğü sırada yanında bulunan askerlerin ifadesiyle o bedenin üsteğmene ait olduğunun anlaşılabildiği belirtiliyordu.

Diyeceğim o ki, Albay Abdülkerim Kırca kaç terörist öldürdüyse bu vatanın bir evladı olarak kendisine her biri için ayrı ayrı sonsuz minnettarım.

Hain, her zaman haindir

Kahraman albayın ölümüne bir “hain”in, dolandırıcılıktan hükümlü bir hainin ve o rezil adamın saçmalamalarına mal bulmuş gibi sarılanların neden olması karşısında ise isyan etmemek olanaksız. Üstelik, o rezil adam, çifte kavrulmuş bir hain. Önce, kendi PKK’lı arkadaşlarına, sonra da saf değiştirerek güya hizmetine girdiği TSK’ya ihanet eden bir hain! Hainin her zaman hain olarak kalacağını ne zaman öğreneceğiz!..

Bilinmelidir ki, bir devlet ve hatta kimi yurttaşlar hainlerin, muhbirlerin, döneklerin sözlerine değer vermeğe başladığında, o devletin çöküş süreci başlamış demektir.

Devleti yücelten Romalı bir filozof ve hukukçu olmasına karşın Seneca, bir kişi devletin hazinesini soymaya kalkışsa dahi, bu işe girişenin oğlunun bu durumda bile babasını yetkililere ihbar etmemesi gerektiğini De Officiis (Görevler Üzerine) adlı kitabında yazar. Çünkü, ona göre, hiçbir devlet, muhbirlerin omuzları üzerinde yükselemez.

Devletimizi yönetenlere, Ergenekon savcılarına duyurulur.

Ama emperyalizmin işbirlikçisi yazarlar bunu biliyorlar zaten.